Bedir Muharebesi

(Hicret’in 2. senesi 17 Ramazan / Milâdî 13 Mart 624 Cuma)

Ku­reyş’in Ticaret Kervanı

Hicret’in 2. senesinde Ku­reyş müşrikleri, bir ticaret ker­vanı hazırlamışlardı. Şam pazarına gönderilen kervana, Mekke’den kadın erkek hemen hemen her­kes hisselerine göre ortak idiler. Bin deveden meydana gelen ve serma­yesi elli bin dinar olan bu büyük ticaret kervanının satılan malları karşılığında harbe hazırlık için silah alınacaktı. Ker­vanın yola çıkarılmasındaki asıl maksat buy­du. Ku­reyş­li­ler ayrıca kervanla birlikte Ebû Süfyan başkanlığında otuz, kırk ki­şi kadar muhâfız da göndermişlerdi.[1]

Pey­gam­be­ri­mizin Durumu Haber Alması

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu durumu haber aldı. Ebû Süfyan başkanlığın­daki bu büyük ticaret kervanının Mekke’ye dönmesine mani olmaya karar verdi. Teşkil ettiği 300 kişiyi aşkın (305-315) sahabeyle yola çıkmaya hazırlandı.

Sa’d ve Babası

Sahabeler, Bedir Seferi’ne katılmayı şiddetle arzu ediyorlardı. Hatta bu hu­susta kur’a çekenler bile vardı. Ensardan Sa’d, babası Hayseme’ye, “Eğer bu seferin mükâfatı cennetten başka bir şey olsaydı, senden geri kalırdım! Ben, bu seferde bana şehitlik nasip olmasını umuyorum” diyerek sefere katılma arzu­sunu izhar etmişti. Babası ise ona, “Sen, rahatsız olan hanımının yanında kal da ben gideyim” diye cevap vermişti. Ama Sa’d bunu kabul etmemiş ve arala­rında kur’a çekilmesine karar vermişlerdi. Çekilen kur’a Sa’d’a çıkmış ve sefere o iştirak etmişti. Bedir’de şehit düşerek bu yüksek arzusuna da nâil oldu.[2]

Ümmü Varaka

Sefere çıkmak için yalnız erkeklerde değil, kadınlarda da büyük bir istek ve arzu vardı. Sefer hazırlıkları yapılırken Ümmü Varaka bint-i Abdullah, Re­sû­lul­lah’ın huzuruna vararak, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bana müsaade et de sizinle birlikte ben de çıkayım. Yaralarınızı tedavi eder, hastalananlarınıza bakarım. Olur ki Allah, bana şehitlik nasip eder” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu fedakâr ka­dına, “Sen evinde otur, Kur’an oku! Muhakkak ki Allah, sana şehitlik nasip eder” diye cevap verdi.

Bu hadiseden sonra Resûl-i Kibriya Efendimiz, onu hep “şehide” diye anar­dı.

Nitekim hâfız olan Ümmü Varaka, Hz. Ömer devrinde biri erkek, diğeri ka­dın iki uşağı tarafından geceleyin üzerine kadife örtü basılarak şehit edildi. Ka­tiller, yakalanarak, asılmak suretiyle cezalandırıldılar. Medine’de, asılmak su­retiyle cezalandırmanın ilkini bu hadise teşkil eder.[3]

Medine’den Hareket

Peygamber Efendimiz, yerine mescitte namaz kıldırmakla Abdullah İbni Ümmî Mektum’u vazifelendirdi. Ensardan Ebû Lü­ba­be Hazretlerini ise, şehre nâib [vekil] tayin etti. Ramazan ayın­dan on iki geceyi geride bıraktıkları, ol­dukça sıcak bir Cumartesi gününde mücahitlerle Medine’den hareket etti.[4]

Resûl-i Ekrem Efendimizin beyaz sancağını Mus’ab b. Umeyr (r.a.) taşı­yor­du. İki siyah bayraktan Ukab adındaki Hz. Ali’nin, diğeri ise ensardan Sa’d b. Muaz Hazretlerinin elindeydi.[5]

Kervan, Bedir[6]mevkiinde karşılanacaktı. Çünkü burası, Mekke, Medine ve Suriye’ye giden yolların birleştiği stra­tejik önemi olan bir nok­taydı.

Mücahitler, yazın en sıcak günlerinin birinde Medine’den yola çıkmışlardı; üstelik, Ramazan ayı olduğu için oruçlu bulunuyorlardı. Kavurucu sıcaklar al­tın­da, alev saçan çöl üstünde, oruçlu halde yol almak oldukça güçtü. Bu se­bep­le, Resûl-i Ekrem Efendimiz, orucunu açtı, mücahit­lere de açmalarını emir bu­yur­du.[7]

Yaşları Küçük Olanların Geri Çevrilmesi

Henüz Medine’den fazla uzaklaşılmamıştı. Resûl-i Ekrem, küçük yaşta olanları ordudan ayırarak geri çevirdi. Sayıları sekiz olan bu küçük mücahitler, ordudan geri kalmaktan fazlasıyla üzüldüler. Bunun üzerine Pey­gam­be­ri­miz, bir ikisine tekrar orduya katılma izni verdi. Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas der ki:

“Re­sû­lul­lah’ın küçüklerimizi geri çevirmesinden biraz önce, kar­de­şim Umeyr’in göze görünmemeye çalıştığını gördüm.

“‘Kardeşim, sana ne oldu?’ diye sordum.

“‘Re­sû­lul­lah’ın, beni küçük görüp geri çevirmesinden korkuyorum! Hâl­bu­ki, ben sefere çıkmak istiyor, Allah’ın bana şehitlik nasip etmesini umuyo­rum’ diye cevap verdi.

“Kendisi Re­sû­lul­lah’a arz edilince Re­sû­lul­lah onu küçük görüp, ona, ‘Sen ge­ri dön’ dedi.

“Umeyr ağlamaya başladı. Bunun üzerine Re­sû­lul­lah da müsaade etti. Umeyr’in boyu kısa olduğu için kılıcını bağlayamamış, ben yardım ederek bağ­­lamıştım.”[8]

Allah yolunda savaşıp şehitlik mertebesine ulaşmak isteyen Umeyr, harp esnasında müşriklerin oklarına hedef olup bu yüksek gayesine ulaştı.

Develere Nöbetleşe Binilmesi

Müslümanlarla beraber iki at, yetmiş deve vardı. Develere nöbetleşe binili­yordu. Peygamber Efendimiz de bu hususta, diğer Müslümanlar­dan kendisini farklı görmek istemiyordu. Hz. Ali ve Mersed b. Ebî Mersed ile bir deveye nö­betleşe biniyorlardı. Yürüme sırası Efen­dimize geldiğinde, diğer iki sahabe, “Yâ Re­sû­lal­lah! Sen bin; biz, senin yerine yürürüz” diyorlardı. Ancak Peygam­ber Efendimiz bunu ka­bul etmiyor, “Siz yürümekte benden daha kuvvetli ol­ma­dığınız gibi, ecir ve mükâfat hususunda da ben sizden daha müs­tağnî ve ih­tiyaçsız değilim”[9]diye cevap veriyordu.

Bu hareketiyle Resûl-i Kibriya, İslam’ın getirdiği adalet ve müsavat düstu­runu, her şeyden önce bizzat şahsında tatbik etmiş oluyordu.

Ku­reyş Kervanının Yol Değiştirmesi

İslam ordusu, kavurucu sıcaklar altında yoluna devam ediyordu. Henüz Bedir mevkiine varmadan, Ebû Süfyan, başından beri endişe duyduğu hususu haber aldı: “Müslümanlar, kervanı ele geçirmek için yola çıkmışlar!”

Mekke’ye derhal bir haberci gönderirken, kendisi de hiç konaklamadan kervanın istikametini değiştirerek Kızıldeniz sahilinden Bedir’e uğramadan Mekke’ye doğru yol aldı.

Ku­reyş’in Harbe Hazırlanması

Ebû Süfyan’dan önce Mekke’ye varan haberci Damdam, acayip bir kılıkla, de­vesinin üzerinde bağıra bağıra haberi duyurdu: “Ey Ku­reyş topluluğu! Tica­ret kervanınıza, Ebû Süf­yan’ın yanındaki mal­larımıza Muhammed ve ashabı saldırdılar! Ona ulaşabileceğinizi sanmıyorum. İmdat! İmdat!”

Haliyle, bu haber Ku­reyş’in infiâline sebep oldu. Zira, kervanda hemen he­men her ailenin malı vardı. Ku­reyşliler derhal toplandılar. Süratle hazırlığa baş­ladılar. Alelacele ha­zırlanan müşrik ordusu­nun mevcudu 950’yi buldu. Bun­ların yüzü atlı, yedi yüzü develi idi. Bu rakam sayıca, kervanı takibe çıkan Müslümanların üç katı demekti. Aynı zamanda, Ku­reyş ordusu, silah bakı­mından da Müslü­man­lardan çok daha üstündü.

Bu arada, müşrik ordusuna katılmak istemeyenler de çıktı. Fakat Ebû Cehil ve diğer ileri gelenlerin baskısı karşısında onlar da iştirak etmek zorunda kal­dılar. Buna rağmen Ebû Leheb, hasta olduğunu bahane etti ve yerine bedelle bi­rini göndererek Mekke’de kaldı.

Hazırlanan müşrik ordusu, muganniyelerin söylediği şarkılar, kadınların çaldığı deflerin coşkun havası içinde Mekke’den Bedir’e doğru hareket etti.

Yolda, kervanını Bedir’den arızasız geçiren Ebû Süf­yan’dan ken­di­lerine şu haber geldi:

“Siz kervanınızı, kervan üzerindeki adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza et­mek için yola çıkmıştınız. Allah onları kurtarıp selamete erdirdi. Artık dönü­nüz!”

Ancak Ebû Cehil dönmek niyetinde değildi. Başkalarının da geri dönmesine rıza göstermeyerek şöyle konuştu:

“Vallahi, Bedir’e varmadıkça dönmeyiz. Orada üç gün kalırız. Develer bo­ğazlayıp yemekler yeriz. Şaraplar içeriz. Cariyelere şarkılar söyleterek eğleni­riz! Başımıza toplanacak Araplar bizi dinler ve seyrederler. Bundan sonra hep bizden korkar dururlar. Haydi, ilerleyiniz!”[10]

Müşrik ordusu Bedir’e doğru ilerlemeye başlarken, haberci de Ebû Süf­yan’ın yanına dönüp durumu kendisine anlattı. Ebû Süfyan bu haberden mem­nun olmadı: “Yazık oldu kavmime! Bu, Amr b. Hişam’ın, Ebû Cehil’in işi­dir! Dönmek istemedi. O, bunu halka baş olmak sevdasıyla yaptı. Azgınlık, ek­sik­lik ve uğursuzluk getirir” dedi.

Endişesini ise son cümlesiyle şöyle dile getirdi:

“Eğer Muhammed’in ashabı onlara rastlarsa, işleri tamamdır!”[11]

Ebû Cehil’in bütün şirretliğine ve kışkırtıcılığına rağmen, ordudan ayrılan­lar da oldu: Ahnes b. Şerîk, müttefiği bulunan Zühreoğullarını ikna ederek be­ra­berce Mekke’ye döndüler. Daha sonra bunları, Hz. Ömer’in kabilesi Adiyy b. Ka’boğulları takip etti.

Müşrik ordusuna Hâşimoğulları da katılmıştı. Ku­reyş’ten bazıla­rı kendile­rine, “Vallahi, ey Hâşimoğulları! İyi biliyoruz ki sizler, her ne kadar bizimle se­fere çıkmışsanız da, kalbiniz Muhammed’­le­dir” deyince, Ebû Tâlib’in oğlu Tâlib de bir grupla birlikte ge­ri dön­dü.

İslam Ordusu, Zefiran Mevkiinde

Peygamber Efendimiz, mücahitlerle Safra yakınındaki Ze­firan mevkiine vardığında, Ku­reyş’in büyük bir orduyla gelmekte olduğunu haber aldı. Böyle bir hareketle kar­şıla­caklarını tahmin etmediklerinden bir anda ne yapmaları ge­rektiği hususunda karar vere­me­diler. Zira, niyetleri harp etmek değildi. Bu­nun için bir hazırlıkları da yoktu. Üs­telik, alınan istihbarata göre, müşrik or­dusu hem sayıca çok, hem silahça onlardan üstün idi.

Mücahitlerle İstişâre

Resûl-i Ekrem, ashabını topladı. Kervanın takip edilme­sinin mi, yoksa müş­rik ordusuna karşı çıkmanın mı daha uygun olacağı husu­sunda onlarla istişa­rede bulundu. Bir kısım mücahit, kervanın takip edilmesinin uygun olacağını ifade etti. Resûl-i Ekrem, bundan hoşlanmadı. O sırada Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer söz alıp, müş­riklerin üzerine yürümenin, onlarla harbe girmenin daha mu­va­fık ola­cağı hususunda konuşunca, Pey­gam­be­ri­miz bundan memnun ol­du.

Daha sonra, ensardan Mikdat b. Esved Hazretleri, “Yâ Re­sû­lal­lah! Rabbin sana neyi emrettiyse onu yap! Vallahi, biz, İsrailoğullarının Hz. Mûsa’ya de­diği gibi ‘Git, Rabbinle beraber düşmanlara karşı çık! Biz buradan kımıldama­yız’ tarzında bir söz söyleyecek değiliz. Biz sana tâbiyiz”[12]diye konuştu.

Feragat ve cesaret timsâli bu sahabenin sözlerinden memnun olan Resûl-i Ekrem, kendisine hayır duada bulundu.

Bu konuşmalardan sonra, kararın ne mahiyette verileceği artık anlaşılmıştı. Fakat ensarın da bu hususta görüşünü almak gerekiyordu. Çünkü onlar Me­di­ne dâhilinde Pey­gam­be­ri­mizi ve Müslümanları koruyacaklarına dair söz ver­mişlerdi. Şimdi ise şehrin dışında bulunuyorlardı. Resûl-i Ekrem, onların bu konudaki görüşlerini sordu.

Ensar nâmına Sa’d b. Muaz Hazretleri söz aldı ve şöyle konuştu:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Biz sana iman ve seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin de hak olduğuna şehâdet ettik. Bu hususta dinlemek ve itaat etmek üzere sana ke­sin sözler de verdik.

“Yâ Re­sû­lal­lah! Nasıl bilirsen öyle yap; biz, seninle beraberiz. Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin olsun ki sen bize şu denizi gösterip dalarsan biz de seninle birlikte dalarız! Bizden bir kişi dahi geri kalmaz. Biz düşmana karşı varmaktan çekinmeyiz. Muharebe ânında geri dönmeyiz. Allah’ın bereketiyle yürüt bizi!”[13]

Karar artık kesinlik kazanmıştı: Bir avuç mücahit, her şeye rağmen, kendile­rinden gerek sayıca ve gerekse silahça kat kat fazla olan müşrik ordusuna karşı koyacaklardı. Onların sayıca çokluğu, silahça üstünlüğü kahraman sahabelerin gözünü korkutmadı. Kur’an’ın ifadesiyle, “ölümün ağzına girmeyi”[14]seve se­ve göze alıyorlardı. Onlar, Allah’ın yardımına güveniyorlardı. Allah için mü­ca­de­le verecek­lerinin idrakinde olarak, Din Sahibinin yardımını esir­ge­meyece­ği­ne gönülden inanıyorlardı.

Mücahitlerin sayısı az, ama imanları ve cesaretleri sıradağlar gibiydi. İsti­nad noktaları Kâinatın Sahibi idi, reisleri Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.) idi. Böyle bir ordu, elbette her şeyi göze alarak, müşrik ordusuna karşı koymaktan çekinmeyecek ve korkmayacaktı!

Sa’d b. Muaz’ın (r.a.) konuşmasından fevkalâde memnun olan Resûl-i Ek­rem Efendimiz, sevinç içinde, ümit dolu bir seda ile mücahitlere, “Yürüyün ve Allah’ın lût­fuyla şâd olun! İşte, Ku­reyş’­in tek tek düşüp uzanacağı yer­leri şim­diden görür gibiyim!”[15]diye hitap etti.

Bu konuşma mücahitler üzerinde derin bir tesir icra etti ve heyecanlarını kat kat artırdı. Bedir’e doğru şevkle yol almaya başladılar.

Düşman Ordusu Sayısının Tahmin Edilmesi

İslam ordusu, Cuma gecesi yatsı vakti Bedir yakınına geldi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Şu küçük tepe yanındaki kuyu başında birtakım bilgiler elde edeceğimizi umarım” buyurduktan sonra, Hz. Ali, Zübeyr b. Av­vam ve Sa’d b. Ebî Vakkas gibi bazı sahabeleri o tarafa gönderdi.

O sırada müşriklerin sucuları, su taşıyan develeriyle birlikte kuyunun ba­şında bulunuyorlardı. Mücahitler onlardan bazılarını ele geçirdiler.

Huzura getirildiklerinde Efendimiz kendilerine, “Bana Ku­reyş hakkında malumat veriniz!” dedi.

Onlar, “Vallahi, şu gördüğün kum tepesinin en yüksek, en uzak tarafında­dırlar” dediler.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, “O topluluk ne kadar vardır?” diye sordu.

“Pek çok” diye cevap verdiler.

Efendimiz tekrar, “Onların sayıları ne olabilir?” dedi.

“Bilmiyoruz” cevabını verdiler.

Bu sefer Peygamber Efendimiz, “Onlar, her gün kaç deve kesiyorlar?” diye sor­du.

“Bir gün dokuz, bir gün on…” dediler.

Sonra, “İçlerinde Ku­reyş eşrafından kimler var?” diye sordu.

Müşrik sucuları, Ku­reyş ileri gelenlerinden birçoğunun ismini sıralayınca, Re­sûl-i Ekrem Efendimiz, ashabına dönerek şöyle buyurdu:

“İşte Mekke, ciğerpârelerini size feda etti!”

Sonra, yine adamlara, “Gelirken, Ku­reyş’ten geri dönenler oldu mu?” diye sordu.

“Evet” dediler. “Benî Zühreler, Ahnes b. Şerîk’le geri dön­düler.”

O zaman Peygamber Efendimiz, “O, doğru yolda değilken, ahiret, Allah ve kitabı bilmezken, Zühreoğullarına doğru yolu gös­termiştir” buyurdu.[16]

Müşrik İleri Gelenlerin Vurulacakları Yerler

Bedir’e vardığı gece Peygamber Efendimiz, “İnşallah, yarın sabah filanın vu­rulup düşeceği yer şurasıdır! İnşallah, yarın sabah filanın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İşte şurasıdır, şurasıdır!” buyurdu ve elini o yerlere koyarak müş­rik Ku­reyş reislerinden her birinin nerede katledileceğini birer birer gös­terdi.

Hz. Ömer der ki:

“Onlardan hiçbirisi de, Nebiyy-i Ekrem’in elini koyduğu yerlerin ne ileri­sinde, ne de gerisinde vurulup düşmediler!”[17]

İslam Ordusunun Bedir’e Önce Gelişi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahitlerle, müşriklerden önce Bedir’e vardı ve Bedir kuyusuna en yakın bir yere indi. Karargâhın nerede kurulmasının daha uygun olacağını ashabıyla görüştü.

O zaman, otuz üç yaşlarında bulunan Hubâb b. Münzir ayağa kalktı ve “Yâ Re­sû­lal­lah! Biz harpçi kimseleriz. Ben, bütün suları kapatıp, bir tek su menbaı üzerine karargâh kurmayı uygun görürüm” diye konuştu. Sonra da, “Yâ Re­sû­lal­lah! Burası, sana Allah’ın inmesini emrettiği, bizim için ileri gidilmesi veya geri çekilmesi câiz olmayan bir yer midir? Yoksa, şahsî bir görüş neticesi, bir harp tedbiri olarak mı seçildi?” diye sordu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Hayır! Şahsî bir görüş neticesi, bir harp tedbiri icabı olarak seçildi” buyurdu.

Bunun üzerine Hubab, “Yâ Re­sû­lal­lah! Burada karargâh kurmak pek muva­fık değildir. Siz, halkı hemen buradan kaldırınız! Ku­reyş kavminin konacağı yerin yakınındaki su başına gidip konalım. Ben orayı bilirim. Orada suyu bol ve tatlı bir kuyu vardır. Onun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. Sonra bir havuz yapıp onu suyla dolduralım. Sonra da müşriklerle çarpışalım. Biz, susa­dıkça havuzumuzdan içeriz. Onlar su bulup içemezler, zor duruma düşerler” diye konuştu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ey Hubab! Doğru olan görüş, senin işaret etti­ğin­dir” buyurarak hemen ayağa kalktı. Mücahitler de derhal ayağa kalktılar. Ku­reyş müşriklerinin konacakları yerin yakınındaki suyun yanına kadar gitti­ler.

Sonra, Peygamber Efendimizin emriyle kuyular kapatıldı. Bir havuz yapılıp içerisi kuyu suyuyla dolduruldu ve içine de bir kap ko­nuldu.[18]

Pey­gam­be­ri­miz İçin Gölgelik Yapılması

Bu arada, Sa’d b. Muaz Hazretlerinin teklifiyle, Resûl-i Ekrem Efen­dimiz için, hurma dallarından bir gölgelik, yani çadır yapıldı. Peygamber Efendimiz, gölgeliğin altına Hz. Ebû Bekir’le birlikte girdi.

Sa’d b. Muaz Hazretleri de, kılıcını takınıp, ashab-ı kiramdan birkaç zâtla birlikte, gölgeliğin kapısı önünde nöbet beklemeye başladı.[19]

Ordunun Harp Nizamına Sokulması

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir’e gelir gelmez ordusunu harp nizamına soktu. Ordu saf ve hatlarını dikkatle kontrol etti. Müslüman kuvvetler; muha­cirler, Evsliler ve Hazreçliler olmak üzere üç kısma ayrılmışlardı. Her biri aç­tıkları kendi sancakları altında toplanmışlardı. Muhacirlerin sancağını Mus’ab b. Umeyr, Evslile­rin­kini Sa’d b. Muaz, Hazreçlilerinkini ise Hubâb b. Münzir Hazret­leri tu­tuyordu.[20]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün bunlardan sonra ordusuna şu tâlimatı verdi:

“Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız! Bir yere kımıldamadan yerlerinizde sebat ediniz. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. Ok­larınızı, düşman size yak­laşmadan kullanıp israf etmeyiniz. Düş­man kalkanını açtığı zaman oku­nu­zu atınız. Düşman iyice sokulunca elinizle taş atınız. Daha da yaklaşırsa mız­rak ve kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonunca düşmanla göğüs göğüse gelin­diği vakit kullanılacaktır.”[21]

Mücahitlerin her biri, bulunduğu yere taş yığınakları yapmıştı. Müdafaa harbinde bulunacakları için, bu, çok işe yarayacaktı. Düş­man bundan mah­rum­du; çünkü taarruz taktiğini uyguluyordu. Do­layısıyla, hücum esnasında çok çok birkaç taş taşıyıp atabilirlerdi.

Dua ve İbâdet ile Geçirilen Gece

Harpten bir önceki gece idi.

Peygamber Efendimiz, kendisi için yapılan gölgelikteydi. Bütün gecesini Kadîr-i Zülcelâl’e ibadetle geçirmişti. Arkasından, Rabb-i Rahîm’ine ellerini açarak, kâinatı ağlattıracak kadar hazin, arz ve semâya gözyaşı döktürecek ka­dar tesirli şu duasını yaptı:

“Allahım! Bana yaptığın vaadini yerine getir!

“Allahım! Bu bir avuç Müslüman mücahit helâk olursa, artık sana yeryü­zünde ibadet edecek kimse kalmaz.”[22]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, vakit namazlarında da aynı duayı tek­rarlıyordu. Bu duayı duyan mücahitler ise, heyecanlarından yer­lerinde duramaz hale gel­mişlerdi.

İki Ordu Karşı Karşıya

Resûl-i Ekrem, ordusuna âit hazırlıkları tamamlamıştı. O sırada, müşrik or­dusu da Bedir mevkiine çıkıp geldi.

Manzara oldukça düşündürücü ve ibretli idi. Zira, birbirleriyle amansızca çarpışacak olanların çoğu akraba idi. Kardeş kardeşle, ba­ba oğulla, dayı ye­ğenle kıyasıya vuruşacaktı.

Düşman ordusu artık saf bağlamıştı.

Peygamber Efendimiz de, gölgeliğinden çıkarak, ordusunu son bir defa dik­katle teftişten geçirdi. Her şey istediği gibi düzgün ve intizamlı idi. Ne var ki düşman sayıca ve silahça üstündü. Zâhire bakılırsa, müsâvî bir mücadele ve­ri­le­meyeceği kanaatini uyandırıyordu. Ama mücahitler, asla ümitlerini yi­tir­mi­yor, harbin her şeye rağmen lehlerinde neticeleneceğine gönülden inanı­yor­lar­dı.

Muhacirlerden İlk Şehit

Harp âdeti üzere, önce her iki taraftan teke tek çarpışacaklar ortaya çıka­caktı. Fakat müşrikleri heyecana getirmek için ortaya atılan Amir b. Hadremî, harp usûlüne muhalefet ederek, mücahitlere doğru bir ok attı. Ok, muhacir Müslümanlardan Mihca Hazretlerine isabet etti ve orada İslam ordusu ilk şehi­dini verdi. Resûl-i Ekrem, “Mihca, şehitlerin efendisidir” buyurarak İslam’ın bu ilk şe­hidini tebcil etti.

Mihca Hazretlerinin şehâdeti havayı birdenbire elektriklendirdi. Bu sırada müşrik ordusundan, Rabiaoğulları Utbe ve Şeybe ile Ut­be’­nin oğlu Velid or­taya atılarak er dilediler.

Benî Neccâr’dan Afra isminde bahtiyar İslam kadınının yedi oğlu vardı ve yedisi de Bedir’de hazır bulunuyordu. Onlardan ikisi, Mu­az ve Avf ile Re­sû­lul­lah’ın şâiri Abdullah b. Ravaha Hazretleri onlara karşı çıktılar.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Müslümanlarla müşrikler arasındaki bu ilk çar­pışmada, ensarın müşriklerle karşılaşmasını arzu etmiyordu.

Müşrikler, “Siz kimlersiniz?” diye sordular.

Onlar, “Ensardan filan ve filanız” diye cevap verdiler.

Müşrikler, “Bizim sizinle işimiz yok. Biz, Ab­dül­mut­ta­liboğullarından, am­ca­larımızın oğullarıyla çarpışacağız” dediler. Sonra da Peygamber Efendimize hitaben, “Yâ Muhammed! Sen, bizim karşımıza, kavmimizden den­gi­miz olanı çıkar!” diye konuştular.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, ensar gençlerine saflarına dön­me­le­rini emir buyurdu ve kendilerine dua etti. Sonra da, “Kalk yâ Ubeyde! Kalk yâ Hamza! Kalk yâ Ali!” diye emretti.[23]

Müşriklerin Yere Serilmeleri

Resûl-i Kibriya Efendimizden emir alan adı geçen üç kahraman sahabe, derhal kalkıp meydana çıktılar. Miğferli oldukları için, Utbe onları tanıyamadı.

“Kendinizi tanıtınız da, dengimiz olup olmadığınızı bilelim! Dengimiz ise­niz sizinle çarpışalım” diye seslendi.

Üç kahraman sahabe de isim ve şöhretlerini söyleyince, müşrikler, “Evet, sizler bizim şerefli denklerimizsiniz. Buyurun!” deyip kılıçlarını sıyırdılar.

Ubeyde b. Hâris, Utbe b. Rabia’yla; Hz. Hamza, dengi Şeybe b. Rebîa’yla ve Hz. Ali ise, Velid b. Utbe’yle çarpışacaktı.

Böyle Ku­reyş ileri gelenlerinden bahadırlıklarıyla meşhur olan altı büyüğün mübarezeleri, o vaktin hükmüne göre seyre değer hadiselerden sayılırdı. Buna bi­naen, iki taraf, cenge hazır, kiminin ok yayı elinde ve kiminin eli kılıcının kab­zasında olduğu halde, bu bahadırların vuruşmasına göz dikip temâşâya dur­dular.

Teke tek vuruşma şimşek süratiyle başladı. Hz. Hamza ile Hz. Ali, birer ham­lede hasımlarını yere serip öldürdüler. Hasımlarını bir hamlede öldüren Hz. Hamza ile Hz. Ali, bu sefer dönüp Hz. Ubey­de’nin yardımına koştular. Ut­be’nin de işini bitirerek, Ubeyde Hazretlerini alıp Resûl-i Kibriya Efendimizin huzuruna getirdiler.

Ayağından yaralı, kanlar içinde olan Hz. Ubeyde, Peygamber Efen­dimizin huzuruna geldiğinde, “Yâ Re­sû­lal­lah, ben şehit miyim?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Evet, şehitsin” buyurdu ve yerinin Cennetü’l-Firdevs olduğunu müjdeledi.[24]

Bu müjdeyi alan Ubeyde Hazretleri, ayağının kesilmesini hiçe saydı ve memnun olup, din-i İslam uğrunda çektiği eza ve cefalardan dolayı asla üzül­mediğine dair güzel beyitler söyledi. Yarası fazlasıyla ağır olduğundan, Be­dir’den dönülürken yolda vefat etti. Ora­ya defnedildi.[25]

Adamlarının bir bir yere serildiğini gören müşrikleri, büyük bir dehşet sar­dı. Birdenbire ne yapacaklarını şaşırır hale geldiler. Ebû Cehil ise, onları te­selli etmeye, toparlamaya çalışıyordu.

Allah yolunda çarpışmayı “en büyük şeref” telâkki eden Müslüman müca­hitler ise, adeta heyecanlarından yerlerinde duramaz hale gelmişlerdi. Bir an evvet muharebeye başlamak, müşriklere had­lerini bildirmek istiyorlardı.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, adeta mücessem iman halini almış bu bir avuç mücahidin haline bakarak, Cenab-ı Hakk’a şöyle içli niyazda bulundu:

“Allahım! Onlar yaya ve yalın ayaktırlar; Sen, onlara binecek ver!

“Allahım! Onlar çıplaktırlar; Sen, onları giyindir.

“Allahım! Onlar açtırlar; Sen, onları doyur!

“Allahım! Onlar fakirdirler; Sen, onları fazlın ve keremin ile zengin eyle!”[26]

Sonra da, dilinden düşürmediği duasını tekrarladı: “Allahım! Bana yaptığın vaadini yerine getir! Allahım! Bu bir avuç mücahidi he­lâk edersen, artık Sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmaz!”

Hz. Ebû Bekir ile Oğlu

Manzara oldukça ibretli idi.

Mus’ab b. Umeyr Müslümanlar safında muhacirlerin sancaktarı iken, kar­deşi Ebû Azîz İbni Umeyr ise müşrik ordusunun birinci bayraktarıydı.

Daha garibi de vardı: Hz. Ebû Bekir, oğlu Abdullah’la Müslümanlarsafında bulunurken; diğer oğlu Abdurrahman ise, Ku­reyş müşrikleri arasındaydı. Ce­sareti ve keskin ok atıcılığı ile meşhur olan Abdurrahman, bir ara ortaya atılıp er dileyince, Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı; Hz. Re­sû­lul­lah’tan, oğluyla çarpışmak üzere müsaade istedi.

Fakat Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Yâ Ebâ Bekir! Bilmez misin ki sen, benim görür gözüm ve işitir kulağım yerindesin!” buyurarak izin vermedi ve yanın­dan ayırmadı.

Hz. Re­sû­lul­lah’tan, oğluyla kılıç kılıça dövüşmek için izin alamayan Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.), hiddetli hiddetli oğ­luna, “Ey Abdurrahman! Bana olan mü­nâsebetin nerede kaldı?” diye seslendi.

Abdurrahman ise, “Aramızda silahtan, uzun, yüğrük at­tan ve kılıçtan başka bir şey kalmadı”[27]diye cevap verdi.

Harp Başladı

Tarih, 17 Ramazan Cuma günü sabah saatleri…

Artık iki ordu, olanca güç ve kuvvetleriyle birbirine saldırmaya geçmişti.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, mücahitleri Allah yolunda cihada teşvik eden konuşmalar yapıyor, şehit düşenlerin makamlarının cennet olacağını müjdeli­yordu. “Zafer bizimdir!” diyerek de, her zaman mücahitlerin gayret ve ümitle­rini hep aynı canlılıkta tutma­ya ihtimam gösteriyordu. Zaman zaman da ordu­nun önüne geçip bilfiil cesaretini göstererek, mücahitlerin de cesaretini artırı­yordu.

Hz. Ali der ki:

“Bedir günü harp şiddetlendiği zaman, Re­sû­lul­lah’a sığın­mıştık! O gün, halkın en cesaretlisi, en kahramanı o idi! Müşriklerin saflarına ondan daha ya­kın kimse yoktu!”[28]

Hâris b. Süraka’nın Şehit Düşmesi

Hazreç kabilesinden Hâris b. Süraka adındaki genç, or­dunun gerisinde su ha­vuzunun başında bulunuyor ve vuruşmayı temâşâ ediyordu. Düşman tara­fından atılan bir ok, ön saftaki mücahitlerin üzerinden geçerek ona isabet etti ve orada şehit oldu. İşte, ensar­dan ilk şehit düşen, bu zâttır.

Harp safında bulunan mücahitleri aşıp giden bir okun, gerideki Haris’e isa­bet edip onu şehit etmesi, hepsi için bir ibret dersi oldu.

Pey­gam­be­ri­mizin Mücahitleri Harbe Teşviki

Harp bütün şiddetiyle devam ediyordu. Resûl-i Ekrem ise, durmadan mü­cahitleri harpte sebat etmeye çağırıyordu: “Muhammed’in varlığı kudret elin­de olan Allah’a yemin ederim ki bugün Allah’ın rızasını umarak sabır ve sebat göstererek çarpışanları ve arkasına dönmeden ilerlerken öldürülenleri, Allah muhakkak cennetine koya­caktır!”

Umeyr’in Şehit Düşmesi

Ensardan Umeyr b. Humam Hazret­leri, elinde hur­masını yerken Re­sû­lul­lah’ın bu müjdesini işitti ve “Ne iyi, ne iyi! Cennete girmek için, şu heriflerin elinde öl­mekten başka bir şey lâzım değilmiş” diye konuşarak elindeki hur­maları yere attı ve hemen kılıcını sıyırarak, şehâdetin faziletine ve ahiret haya­tının ehem­miyetine dair müessir beyitler söyleyip düşmanın üzerine hücum etti. Gidiş, o gidiş oldu. Bir daha geri dönmeyen Umeyr, birçok müşriği öldür­dükten sonra, kendisi de arzuladığı şehâdet mertebesine ulaştı.

Bir Mucize

Çarpışma bütün şiddetiyle devam ederken, Resûl-i Kibriya Efendimiz, yer­den bir avuç ince kum alıp küffar ordusunun üzerine attı ve “Yüzleri kara ol­sun! Allahım, kalplerine korku sal, ayaklarına titreme ver!” diye dua etti.[29]

“Yüzleri kara olsun!” sözü bir kelâm iken, onlardan her birinin kulağına gitmesi gibi, o bir avuç kum dahi her bir müşriğin gözüne gitti. Hücumu terk edip gözleriyle meşgul olmaya başladılar.

Kur’an-ı Azîmüşşan, bu mucizeyi şu ayetiyle ilan eder:

“Onları siz değil, Allah öldürdü! Onları (kumları) attığın zaman da, sen at­madın, Allah attı!”[30]

Evet, Resûl-i Kibriya’nın avucunda küçücük taşlar zikir ve tes­bih ettiği gibi, aynı avucuna alıp attığı kum ve küçücük taşlar da düşmana el bombası hük­müne geçiyor ve onları dehşete düşürüyordu!

Pey­gam­be­ri­mizin Münâcâtı ve Meleklerin Yardıma Gelmesi

Peygamber Efendimiz, bir taraftan mücahitler arasında dolaşıp cihada olan aşk ve şevklerini artırıcı konuşmalar yapıyor, bir taraftan da kıbleye yönelerek Yüce Mev­lâ­sına yalvarıyordu: “Allahım! Bana vadettiğin yardımı lût­fet!”

Bu münâcâtı esnasında bir ara öylesine kendinden geçti ki ridâsı mübarek omuzlarından kayıp düştüğü halde farkına varmadı. Yanından ayrılmayan Hz. Ebû Bekir, ri­dâsını yerden alıp mübarek omuzlarına koydu ve “Yâ Re­sû­lal­lah! Rabbine ettiğin niyaz yetişir. Şüphesiz, O, sana olan vaadini yerine getirecek­tir” diye konuştu.[31]

Bir müddet sonra Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Müjde ey Ebû Bekir! Sana Al­lah’ın yardımı geldi. İşte, şu, Cebrail’­dir. Kum tepeleri üzerinde atının diz­ginini tutmuş, silahlan­mış, emir bekliyor!” diye buyurdu.

Kur’an-ı Azîmüşşan, bu vak’ayı da şöyle hatırlatır:

“Siz, (sayı, silah ve binekçe düşmandan çok) az ve zayıf iken, Allah, size Bedir’de kat’î bir zafer verdi. Allah’tan sakı­nın; ta ki şükret­miş olasınız!

“O vakit sen, mü’minlere, ‘İndirilen üç bin melekle Rabbini­zin si­ze imdat etmesi yetişmez mi?’ diyordun.”[32]

Rivayet edilmiştir ki o esnada, benzeri görülmedik, gayet şiddetli bir rüzgâr çıktı. Göz gözü görmez oldu. Sonra geçip gitti. Arkasından ikinci bir rüzgâr daha çıktı ve o da geçip gitti.

Bu, Cebrail (a.s.) emrindeki üç bin meleğin gelip Resûl-i Kibriya Efendimi­zin yanında, sağında ve solunda yer alışının tezahürü idi.

Melekler, başlarına beyaz sarıklar sarmışlar, sarıkların uçlarını ise arkala­rına salıvermişlerdi. Yalnız, Hz. Cebrail’in (a.s.) sarığı sarı idi. Meleklerin hepsi alaca renkte atlara binmişlerdi.

Mücahitlerin Kahramanca Çarpışmaları

Parolaları “Yâ Mansur! Emit” olan mücahitler, düşmanla kahramanca çar­pışıyor, hücum ve hamleleriyle düş­man saflarını yarıyor­lardı.

Hususan Hz. Hamza ile Hz. Ali (r.a.), son derece kahramanca ve cesurca müş­riklere hücum ediyorlar ve düşmanın hangi koluna hücum etseler yarıp geçiyorlardı. Hz. Hamza, iki elinde iki kılıç önüne geleni bir hamlede yere se­ri­yordu. Bu iki kahraman sahabe, müşrik ileri gelenlerinden birçok kimseyi kı­lıç­larıyla öldürdüler.

Ebû Cehil’in Öldürülmesi

Müslümanların büyük düşmanı olan Ebû Cehil’i öldürmek bir iftihar vesi­lesi olacağından, mücahitlerden her biri onu bulup öldürmek istiyordu. Hatta Ebû Cehil zannıyla, Hz. Hamza, müşriklerin reislerinden, Mahzumoğulla­rın­dan Hâlid b. Velid’in biraderi olan Ebû Kays İbn Velid’i ve Hz. Ali yine Benî Mahzum’dan Abdullah İbni Münzir’i öldürmüşlerdi.

Ebû Cehil, yetmiş yaşında, korkunç yüzlü, inatçı ve mü­te­mer­rid bir İslam düşmanıydı. “Anam beni bugün için doğurmuş!” diyerek cesaretini izhar edi­yor ve askerini harbe sürüyordu.

Mahzumoğulları, müşriklerden birçok kimsenin öldürüldüğünü görünce, Ebû Cehil’in etrafını deve sürüsü gibi sarmışlardı. Ne pahasına olursa olsun onu koruyacaklardı.

Harp bütün şiddetiyle devam ediyordu.

Hz. Abdurrahman b. Avf, harp safında sağına soluna bakınca, ensar gençle­rinden iki delikanlıyı gördü.

Onlardan biri kendisine yaklaşarak, “Ey amca! Sen Ebû Cehil’i tanır mısın?” diye sordu.

Abdurrahman b. Avf, “Evet, tanırım. Ne yapacaksın onu?” deyince, genç şu cevabı verdi:

“Allah’a söz verdim: Ebû Cehil’i gördüğüm gibi üzerine yürüyüp, ya onu öl­düreceğim yahut bu uğurda şehit olacağım!”

Abdurrahman b. Avf Hazretleri, gencin bu azim ve kahramanlığını hayretle takdir ederken, diğer genç de yanına yaklaşıp aynı şeyleri söyledi.

Abdurrahman b. Avf, önceleri kendi kendine, “Harp safında iki çocuk ara­sında kaldım!” derken onların bu cesurca sözlerine hayret etti.

Bu iki genç, Afra Hâtun’un harbe iştirak etmiş yedi oğlundan ikisi olan Muaz ve Muavviz idiler.

O sırada Abdurrahman b. Avf’ın (r.a.) gözü, müşrikler arasında dolaşıp du­ran ve Mahzunoğulları yiğitleri tarafından korunan Ebû Cehil’e ilişti. Soran gençlere göstererek, “İşte, aradığınız Ebû Cehil!” dedi.

İki kahraman fedai, derhal kılıçlarını sıyırıp, Ebû Cehil’in bulunduğu tarafa doğru yürüdüler.

Bu iki genç gibi birçok mücahit de Ebû Cehil’i öldürme fırsatını kolluyordu. Gençlerin Ebû Cehil’e yetişmesinden önce, onu başından beri gözetleyip du­ran, ensardan Muaz b. Amr b. Cemûh, o esnada bir fırsatını bulup Ebû Ce­hil’in ayağına bir kılıç darbesi indirdi. Ebû Cehil’in oğlu İkrime de kılıcıyla onun eli­ni kolunu yaraladı. Bu kahraman sahabe der ki:

“Elim, derisinde sallandı kaldı. Çarpışmanın şiddeti bana onu unutturdu. O gün kesik elimi arkama atıp, hep çarpıştım durdum. Bana fazla zahmet verince de, ayağımla üzerine bastım, sallanan ko­lumu koparıp attım!”[33]

Muaz b. Amr b. Cemûh’un yaralanmasından sonra iki genç kardeş olan Muaz ile Muavviz de, Ebû Cehil’in yanına vardılar. Üzerine hücum ederek kı­lıç darbeleriyle yere serdiler, öldü zannıyla da bırakıp gittiler.

“Ebû Cehil, Bu Ümmetin Firavunudur!”

O esnada Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Acaba Ebû Cehil, ne yaptı, ne oldu? Kim gidip bir bakar?” buyurarak, ölüler arasında onun araştırılmasını emretti.

Mücahitler aradılar, fakat bulamadılar.

Peygamber Efendimiz yine “Arayınız! Benim, onun hak­kında sözüm var. Eğer siz, onun ölüsünü teşhis edemezseniz, dizindeki yara izine bakınız” bu­yurduktan sonra sözlerine şöyle devam etti:

“Bir gün onunla Abdullah b. Cüd’a’nın ziyafetinde bulunuyorduk. Ben, on­dan cüssece biraz büyükçe idim. Sıkışın­ca, onu ittim. İki dizi üzerine düştü. Di­zinden birisi yaralandı ve bu yaralanmanın izi, uru dizinden kaybolmadı!”[34]

Bunun üzerine Abdullah İbni Mes’ûd Hazretleri, Ebû Cehil’i aramaya gitti. Onu son nefesinde, can çekişirken gördü. Kendisine, “Ebû Cehil sen misin?” dedi. Sonra da boynuna ayağıyla bastı ve “Ey Allah’ın düşmanı! Nihayet Allah seni hor ve hakir etti! Gördün mü?” dedi.

Bedir Savaşı Şehitliği

Bedir Savaşı’nda şehit düşenlerin medfun bulundukları kabristan

Can çekiştiği halde Ebû Cehil, “Ey koyun çobanı! Pek sarp yere çıkmışsın. Bü­yük bir kişinin, kavim ve kabilesi ta­rafından öldürülmesi, hemen şimdi olan bir şey değildir! Sen bana bugün zafer ve galebenin hangi tarafta olduğunu ha­ber ver” dedi.

İbni Mes’ûd Hazretleri, “Nusret ve galebe, Allah ve Re­sûlü tarafındadır!” di­yerek, son nefesinde onu ye’se düşürdü. Böyle bir cihetten mey’us olan Ebû Cehil, bir kere daha küfrünü kustu:

“Muhammed’e söyle ki şimdiye kadar onun düşmanı idim; şimdi düşman­lığım bir kat daha arttı!”

Bunun üzerine, İbni Mes’ûd Hazretleri, hemen başını kesti.

Böylece, Ebû Cehil, son nefeste bile imana gel­medi, küfür ve dalâlette ısrar edip cehennemi boyladı.

İbni Mes’ûd (r.a.), başını alıp huzur-u Ne­bevî’ye getirdi.

“İşte, Allah’ın düşmanı Ebû Cehil’in başı!” dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Kuluna yardım eden, dinini üs­tün kılan Allah’a hamdolsun!” dedikten sonra, “Bu ümmetin Firavunu, işte bu­dur!” buyurdu.[35]

Ebû Cehil’in öldürülmesinden sonra, müşrik ordusunda Müslümanlara kar­şı koyacak pek kimse kalmadı. Bu arada, azılı müşrik Ümeyye b. Halef de, Mek­ke’de merha­metsizce işkenceye uğrattığı Bi­lâl-i Habeşî (r.a.) tarafından yere se­rilince, Ku­reyş ordusu fena halde bozuldu. Müş­rik askerleri gerisingeri kaç­maya başladılar. Kaçanlar o anda kurtuldular, ele geçirilenler ise esir alın­dı­lar.

Netice

Birkaç saat bütün şiddetiyle devam eden kıyasıya mücadele neticesinde, Re­sûl-i Kibriya Efendimizin kumandanlığını yaptığı İslam ordusu, parlak bir mu­zafferiyet elde etmişti. Mücahitler, on dört şehit vermişlerdi; müşriklerden öl­dürdüklerinin sayısı ise yetmiş kadardı; bir o kadarını da esir almışlardı. Öl­dü­rülenlerden yirmi dört kişi, müş­riklerin ileri gelenlerindendi. Mücahitler, Pey­gam­be­ri­mizin emri gereği, müşrik ileri gelenlerinin cesetlerini toptan bir çuku­ra gömdüler.

Resûl-i Ekrem, şehit olan mücahitlerin cenaze namazını da Be­dir’de kıldı.

Bu parlak zaferle, şüphe ve tereddüt bulutları parçalandı, Müslümanların cesaretlerine bir kat daha cesaret ka­tılmış oldu. Peygamber Efendimiz, derhal yola iki haberci çıkararak, bu şanlı zaferin bir an evvel Medine’ye duyurulma­sını istedi. Habercilerden biri şehrin üst tarafında, diğeri ise alt tarafında bu muhteşem müjdeyi Müslümanlara ulaştırdı.

Esirler ve Ganimetler

Büyük bir hezimete uğrayan Ku­reyş ordusu, geride birçok mal ve yetmiş esir bırakmıştı. Ganimet malları, yüz elli deve on at, külliyetli miktarda kırmızı kadife, harp âlet ve edevatı, sahtiyan, ev ve giyim eşyasından ibaretti.

Esirler arasında, Resûl-i Ekrem Efendimizin amcası Abbas, amcası oğulla­rın­dan Ukayl b. Ebî Tâlib ve Nevfel b. Ab­dül­mut­ta­lib ile kerimeleri Hz. Zey­neb’in kocası Ebu’l-Âs İbni er-Rebî de vardı. Yine Mus’ab b. Umeyr’in kar­deşi ve müşrik ordusunun başbay­rak­ta­rı olan Ebû Azîz İbni Umeyr de esirler ara­sın­daydı.

Esirlerin kaçmaması için ellerinin bağlanmasına, Hz. Ömer memur edildi.

Abbas, hepsinin büyüğü olduğu için pek sıkı bağlanmıştı. Bu sebeple de ge­ce inlemeye başladı. Bu iniltiyi duyan Efendimizin gözüne bir türlü uyku gir­mi­yordu.

“Yâ Re­sû­lal­lah! Ne diye uyumuyorsunuz?” dediler.

“Abbas’ın inlemesi yüzünden…” diye cevap verdi.

Resûl-i Kibriya Efendimizin rahatsız ve müteessir olmasını istemeyen as­hab-ı güzinden bazıları, gidip Abbas’ın bağını çözdüler.

İniltinin kesildiğini gören Efendimiz, “Abbas’ın iniltisini ne diye işitmiyo­rum?” diye sordu.

Sahabeler, “Onun bağını çözdük” dediler.

Bunun üzerine Efendimiz, “Bütün esirlerin bağını çözünüz!” buyurduktan son­ra uyudu.[36]

Ganimet Mallarının Dağıtılması

Muharebenin bitmesinden üç gün sonra Bedir’den ayrılan Resûl-i Kibriya Efendimiz, Medine’ye doğru gelirken, Safra Boğazı’nı geç­tikten sonra, Seyer de­nilen kum tepesindeki bir ağacın altına indi. Orada ganimet mallarını mü­sâvî bir şekilde Müslümanlar arasında taksim etti.

Peygamber Efendimiz, ganimet malları arasından, Ebû Cehil’in devesini “ku­mandanlık hakkı” olarak aldı. Süvarilere ikişer hisse, piyadelere birer hisse verdi. İzinli olup veya vazifeli bulunup Medine’de kalan sekiz kişi ile Bedir’de şehit düşenlere de hisse ayrıldı.

Münebbih b. Haccac’ın kılıcı “Zülfikâr” da Peygamber Efendimizin hisse­sine düştü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Zülfikâr’ı bilâhare Hz. Ali’ye hediye et­miş­tir.[37]

Esirler Hakkında Meşveret

Esirler hakkında ne türlü muamele yapılacağına dair henüz İlâhî vahiy gel­miş değildi. Bu sebeple onlar hakkında reyle karar vermek gerekiyordu.

Reyle, yani görüş beyan etmek suretiyle karara bağlanacak meselelerde as­habıyla meşveret etmesi, Resûl-i Ekrem Efendimizin mübarek âdetlerindendi. Meşveret meclisinde herkes fikrini serbestçe ve açıkça beyan ederdi.

Esirler hakkında ne yapmak gerektiğine dair, Peygamber Efendimiz, saha­belerle istişare buyurdu.

Hz. Ebû Bekir, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bunlar bizim akrabamızdırlar. Be­nim reyim, onlardan fidye-i necat alarak affedip serbest bırakmandır. Onlardan alacağımız fidye-i necatlar, kâfirlere karşı bizim için bir kuvvet olur. Allah’ın onları hida­yete erdirip, bize yardımcı yapmaları da umulur” diye fikir beyan etti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer’e, “Ey Hattab’ın oğlu! Senin fikrin ne­dir?” diye sordu.

Hz. Ömer, “Yâ Re­sû­lal­lah! Onlar, seni yalanladılar, seni memleketinden çı­kar­dılar. Hepsinin boynunu vurdur!” cevabını vererek görüşünü açıkladı.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, şefkat ve merhameti bu şekil bir muameleye rıza göstermediğinden, sualini tekrarladı. Ancak Hz. Ömer, aynı fikrinde ısrar etti ve “Onlar, müşriklerin reislerindendir. Hepsinin boynunu vurmalı!” dedi.

Peygamber Efendimiz, hiçbirine cevap vermeden sustu, sonra da kalkıp ça­dırına girip bir müddet orada durdu.

Sahabelerin bir kısmı Hz. Ebû Bekir’in görüşüne, diğer bir kısmı ise Hz. Ömer’in fikrine iştirak ediyordu.

Bir müddet sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz çadırından çıktı ve Hz. Ebû Be­kir’e hitaben, “Yâ Ebâ Bekir!” dedi. “Senin halin, Hz. İbrahim’in haline benzer: O, Allah’a, ‘Kim bana uyarsa, işte o benden­dir. Kim de bana karşı gelir­se, şüp­he yok ki Sen istediğin kimseyi mağfiret edersin. Zira sen, Gafûr ve Ra­hîm’sin’ demişti. Ey Ebû Bekir! Senin halin, Hz. İsa’nın haline de benzer: Hz. İsa, Al­lah’a, ‘Eğer, onları azaba uğratırsan, onlar Senin kullarındır. Eğer onları affe­dersen, şüphe yok ki kudretiyle her şeye üstün gelen, hik­metiyle her yaptı­ğını yerli yerinde yapan Sensin’ demişti.” Sonra Hz. Ömer’e dönerek, “Ey Ömer!” dedi. “Senin halin de, Hz. Nuh’­un haline benzer: O, Allah’a, ‘Ey Rab­bim! Yer­yüzünde kâfirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma!’ demişti. Senin halin, ey Ömer, Hz. Mûsa’nın haline de benzer: ‘Yüreklerini şiddetle sık; ki on­lar, inleti­ci azabı görünceye kadar iman etmeyeceklerdir!’ demişti.”

Bu konuşmalardan sonra Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’in görü­şünü kabul etti. Esirlerden dörder bin dirhem bedel alınarak salıverilmelerini emretti. Bu ara­da, durumlarına göre, kendilerinden bedel olarak üç bin, iki bin ve bin dirhem alınması kararlaştırılanlar da ol­du.

En mühimi de şu idi:

Fidye-i necat vermeye gücü yetmeyip de okuma yazma bilen esirlerin, en­sar­dan onar çocuğa yazı öğretmek şartıyla serbest bırakılacakları, Resûl-i Kibri­ya Efendimiz tarafından kararlaştırıldı.[38]Zeyd b. Sâbit Hazretleri, bu su­retle oku­ma yazma öğrenen çocuklar arasında idi. Bu sâyede Medine’de de okuma yaz­ma bilenlerin sayısı çoğaldı.

İnen Ayetler

Esirler hakkında bu kararın alınması üzerine şu ayet-i kerimeler nâzil oldu:

“Hiçbir peygamberin, bulunduğu yerde düşmanlarını ağır bir mağlubiyete uğratıp kımıldanamaz bir hale getirmedikçe, onlardan esirler alması lâyık ve vâkî değildir.

“Siz dünyayı (düşmanı ezmeden esirler tutup onlardan faydalanmayı) isti­yorsunuz. Allah ise, sizin için ahiret sevabını ister.

“Allah, kudretiyle her şeye üstün gelen, hikmetiyle her yaptığını yerli ye­rince yapandır.

“Eğer, (Levh-i Mahfuz’da) Allah’ın geçmiş bir yazısı olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka bir azap do­kunurdu.

“Artık aldığınız o ganimetten helâl ve temiz olarak yiyiniz. Allah’tan kor­kunuz. Şüphe yok ki Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.”[39]

Hz. Ömer, konuyla ilgili bir hatırasını şöyle anlatır:

“Sabahleyin Re­sû­lul­lah’ın huzuruna geldiğim zaman, onu ve Hz. Ebû Be­kir’i oturmuş, ağlıyor gördüm.

“‘Yâ Re­sû­lal­lah! Sen ve arkadaşın, niçin ağlıyorsunuz? Sizi ağlatan şeyi ba­na söyler misiniz? Eğer ağlanacak bir durum varsa ben de ağlayayım! Ağla­nacak bir durum yoksa, ikinizin ağlamasına yine katılırım!’ dedim.

“Re­sû­lul­lah, ‘Senin arkadaşlarının esirlerden aldıkları fidye-i necattan do­layı vay benim başıma gelene! Uğrayacağınız azabın, şu yakınınızdaki ağaçtan daha yakın olduğu, bana gösterildi’ buyurdu.”[40]

Pey­gam­be­ri­mizin Esirler Hakkında Müslümanlara Tavsiyesi

Peygamber Efendimiz mücahitlerle, esirlerden bir gün önce Medine’ye gel­di.

Bir gün sonra Medine’ye gelen esirleri, ashabı arasında dağıttı ve onlara, “Siz esirler hakkında birbirinize iyilik ve hayır tavsiye ediniz” buyurdu.

Esirler arasında bulunan Mus’ab b. Umeyr’in (r.a.) kar­de­şi Ebû Azîz der ki:

“Esirler Bedir’den Medine’ye getirildikleri zaman, ben de ensar­dan bir aile­nin yanına düşmüştüm. Re­sû­lul­lah, biz esirler hakkında Müslümanlara tavsi­yelerde bulunmuştu. Bu sebeple de onlar, sabah ve akşam yemeklerinde ek­meği bana verirler, hurmayı kendileri yerlerdi. Onlardan birinin eline bir ek­mek parçası geçse, onu bana verirdi. Ben de, utandığımdan, o ekmek parçasını, veren kimseye iade ederdim. Fakat o yine ekmeğe dokunmadan tekrar ba­na verirdi!”[41]

Pey­gam­be­ri­mizin, Sakladığı Altınları Abbas’a Haber Vermesi!

Esirler arasında bulunan, Pey­gam­be­ri­mizin amcası Hz. Ab­bas, oldukça zen­gin bir zâttı.

Resûl-i Ekrem, “Ey Abbas! Kendin, kardeşinin oğlu Akîl b. Ebî Tâlib ile Nevfel b. Hâris için fidye-i necat öde! Çün­kü sen, servet sahibisin” dedi.

Hz. Abbas, müşriklerle Bedir’e çıkıp gelirken beraberinde asker için sarfet­mek üzere sekiz yüz dirhem altın alıp getirmişti. Harp esnasında bu da elinden alın­mış ve ganimet malları arasına katılmıştı. Bunun için Peygamber Efendimi­ze, “Bâri, harp esnasında elimden alınan o altınları, fidye-i necatlara say” diye teklif etti.

Peygamber Efendimiz, “Hayır… O, bizim aleyhimizde sarf­etmek için taşıdı­ğın ve Allah’ın sonunda bize nasip ettiği bir maldır. Onu sana geri veremeyiz” buyurdu.

Hz. Abbas, “Benim ondan başka param yok! Beni avuç açtırıp da dilendire­cek misin?” dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Ey Abbas! Ya o altınlar nerede kal­dı?” diye sordu.

Hz. Abbas, “Hangi altınlar?” dedi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz ferman etti:

“Hani senin, Mekke’den çıkacağın gün, zevcen Ümmü Fadl’a teslim ettiğin al­tınlar! Onları teslim ederken, yanınızda ikinizden başka da kimse yoktu. Sen, Ümmü Fadl’a, ‘Bu seferde başıma ne geleceğini bilmiyorum. Şayet herhan­gi bir felâkete uğrayıp da dönemez­sem, şu kadarı senin içindir, şu kadarı Fadl içindir, şu kadarı Abdullah için­dir, şu kadarı Ubeydullah içindir, şu kadarı da Kusem için­dir!’ demiştin. İşte o altınlar!”

Hz. Abbas, hayretle, “Bunu sana kim haber verdi?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz, “Allah haber verdi!” buyurdu.

Bunun üzerine Hz. Abbas, şehâdet getirerek kemâl-i imanı kazanıp Müslü­man oldu. Fidye-i necatını ödedikten sonra da Mekke’­ye döndü.

Hz. Abbas, Mekke’ye dönünce Müslümanlığını izhar et­me­yip hep gizli tu­tum ve davranışları Peygamber Efendi­mi­ze yazar ve Mek­ke’­deki Müslüman­lara yardım ederdi.[42]

Hz. Zeyneb’in Gerdanlığını Göndermesi

Bedir esirleri arasında, Peygamber Efendimizin damadı Hz. Zey­neb’in ko­cası Ebû Âs b. Rebi de vardı.

Hz. Zeyneb (r.a.), kocası Ebû Âs’ın fidye-i necatı olmak üzere boynundaki gerdanlığı çıkarıp Medine’ye gönderdi. Bu gerdanlığı Hz. Zeyneb’e, evlendiği sırada annesi Hz. Hatice hediye etmişti.

Resûl-i Kibriya’nın bu güzide kerimesinin gerdanlığını fidye-i necat olarak göndermesi, ashab-ı kirama fazlasıyla tesir etti.

Peygamber Efendimiz de onu görünce son derece rikkate geldi ve “Eğer münasip görürseniz, Zeyneb’in esirini salıveriniz, bedelini de geri çeviriniz” bu­yurdu.

Bunun üzerine sahabeler, Ebu’l-Âs’ı serbest bırakıp gerdanlığı da geri çevi­rerek Resûl-i Kibriya Efendimizin mübarek kalbini mem­nun ettiler.[43]

Bedir Zaferi’nin Akisleri

Bedir Zaferi, gerek Medine içinde ve gerekse dışında müspet-menfi akisler uyandırdı. Her şeyden önce Medine içindeki Yahudi ve putperestlerin gözleri yıldı. Hatta Yahudilerden bazıları, “Evsafını kitaplarımızda okuduğumuz zât budur. Artık ona karşı durulamaz. Galip olacak hep odur” diyerek imana gel­diler. Bir kısmı ise, korkularından iman etmiş gibi göründüler. Ama fitne ve fe­sat çıkarmaktan yine de vazgeçmediler.

Habeş Necâşîsi de, Pey­gam­be­ri­mizin bu muzafferiyetini haber alanlar arasın­daydı. O da ülkesinde bulunan muhacir Müslümanlara, “Allah, Resû­lüne Bedir’de yardım etmiştir. Bundan dolayı ham­de­derim” diyerek memnu­niyet ve sevincini izhar etti.

Medine’de Müslümanlar arasında bayram havası yaşanırken, Mekke’de müşrikler ise tam bir mâtem havasına bürünmüşlerdi.

Bedir galibiyetiyle civarındaki kabilelere de gözdağı verilmiş oldu.

Ebû Leheb’in Ölümü

Ebû Leheb, Bedir’e katılmamış ve yerine Âsî b. Hişam’ı göndererek Mek­ke’de kalmıştı.

Ku­reyş ordusu, İslam ordusu karşısında büyük bir hezimete uğrayıp Mek­ke’ye dönünce, Ebû Leheb, Ebû Süf­yan b. Haris’i yanına çağırarak, “Ey kar­deşimin oğlu! Hal­kın işi nasıl oldu? Bana anlat” dedi.

Ebû Süfyan İbni Haris, “Vallahi” dedi. “Biz o cemaatle karşılaşınca boz­gu­na uğradık. Onlar da kimimizi öldürdüler, kimimizi de esir ettiler. Fakat ben hal­kı kınamam ve ayıplamam; zira, kır atlara binmiş, ak benizli bir alay süva­riy­le karşılaştık ki onlara karşı koymak mümkün değildi!”

O sırada Hz. Abbas’ın zevcesi Ümmü Fadl ile kölesi Ebû Refi de orada bu­lu­nuyorlardı. Ebû Refi, “Vallahi, o gör­düğün süvariler, melekler idi!” de­yince, Ebû Leheb, hiddetlenip yüzüne şiddetli bir to­kat indirdi, sonra da üze­rine çö­küp dövmeye başladı.

Ümmü Fadl, gayrete geldi.

“Biçare köleyi, efendisi burada yok diye dövüyorsun!” di­yerek bir çadır di­reğiyle Ebû Leheb’in başını yardı.

Ebû Leheb, zelil ve perişan bir halde kalkıp gitti.

Gam ve kederinden ağır hasta oldu. Bir hafta sonra da Re­sû­lul­lah­’a ve Müs­lümanlara yaptığı şiddetli düşmanlığın hesabını vermek üzere ölüp gitti.

Oğulları ölüsünü, iki veya üç gün beklettiler. Evinde cesedi kok­maya baş­ladı. Hastalığının bulaşmasından korktukları için kim­se yanına yaklaşmak is­temiyordu.

Ku­reyşlilerden biri bir gün oğullarına, “Yazıklar olsun size! Babanız evinde koktuğu halde, onun yanına uğrama­mak­tan utanmıyor musunuz?” dedi.

Onlar, “Biz, onun hastalığından korkuyoruz!” deyince, adam, “Hay­di, ge­lin! Ben size yardım edeyim” diyerek gittiler.

Fakat yanına yaklaşılacak gibi değildi.

Onu ne yıkadılar ve ne de ona el sürdüler. Uzaktan üzerine su serptiler. Sonra sürükleyerek götürüp Mekke’nin yu­karı taraflarında bir yere gömdüler. Üzerini taşla kapattılar.


___________________________________________________________

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 257; İbn Sa’d, Tabakat, c. 11, s. 11.
[2] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 482.
[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 457; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 6, s. 405.
[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 12; İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 263.
[5] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 264.
[6] Bedir, Medine’den 120 fersah (takriben 145 km) uzaklıkta, Medine’nin güneybatı yönüne dü­şen bir ovanın adıdır. Etrafı yüksek dağlarla çevrilir. Câhiliyye devrinde burası bir panayır yeri olarak kullanılıyordu. Akar suyu ve muz, üzüm gibi meyveleri bol olan bir yerdi.
[7] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 149-150.
[8] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 21.
[9] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 21.
[10] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 270
[11] Vakidî, Megazi, s. 30
[12] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 266.
[13] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 267; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 14.
[14] Enfâl, 5-6.
[15] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 267.
[16] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 268; Vakidî, a.g.e., s. 37-38.
[17] Müslim, Sahih, c. 5. s. 170.
[18] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 272; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 567-568.
[19] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 15.
[20] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 14.
[21] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 15; İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 272; İbn Hacer, el-İsabe, c. 2, s. 235.
[22] Taberî, Tarih, c. 2, s. 269.
[23] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 277; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 17.
[24] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2. s. 17.
[25] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 3, s. 1021.
[26] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 20.
[27] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 291.
[28] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 23.
[29] İbn Hişam, a.g.e., c. 2. s. 280.
[30] Enfâl, 17.
[31] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 601-602; Müslim, Sahih, c. 5. s. 156-157.
[32] Âl-i İmrân, 123-124.
[33] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 287-288; Taberî, Tarih, c. 2, s. 284.
[34] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 288; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 284.
[35] Zehebî, A’lâmü’n-Nübelâ, c. 1, s. 346.
[36] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4. s. 13; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 288.
[37] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 286.
[38] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 22; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 1, s. 246.
[39] Enfâl, 37-39.
[40] Müslim, Sahih, c. 5. s. 157.
[41] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 300.
[42] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 13-15; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 112.
[43] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 308.
[44]İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 74; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 288.

Münafıkların Ortaya Çıkması

Peygamber Efendimiz, Medine’ye teşrif ettiklerinde, ora­da başlıca Müslü­man Araplar, müşrik Araplar, ehl-i kitap olan Yahudiler ve çok az sayıda da Hı­ristiyan vardı.

Resûl-i Ekrem Efendimizin yerleşmesinden sonra, İslamiyet Me­dine’de da­ha yaygın bir hale geldi. Medineliler grup halinde Müs­lüman oldular. Bu ara­da Peygamber Efendimiz, Müslümanları si­yasî ve idarî bir teşkilâta kavuş­tur­du.

İşte bu sırada, yeni bir zümre daha ortaya çıktı: Kalben inanmadıkları halde Müslüman gözüken bir grup münafık!

Pey­gam­be­ri­mizin Medine’ye teşriflerinden az önce, ara­larında senelerce sü­ren dâhilî çarpışma ve kavgalardan bitkin düşen Medine’nin yerli kabileleri Evs ve Hazreç, aralarında anlaşarak Abdullah b. Übey b. Selûl’ü kendilerine hü­kümdar yapmaya karar vermişlerdi. Hatta başına giy­direcekleri hükümdar­lık tacını bile sipariş etmiş­lerdi.[1]

Fakat Abdullah b. Übey’in hükümdar olma hayalleri, Re­sûl-i Ek­rem Efen­dimizin Medine’ye teşrifleriyle suya düşmüştü. Zira, Evs ve Hazreçlilerin he­men hemen hepsi Müslüman olmuşlardı ve imanlarının icabı olarak Peygam­ber Efendimizin etrafında toplanmışlardı.

Bu durum, reislik hayalleri suya düşen Abdullah b. Übey b. Se­lûl’­ün fazla­sıyla ağırına gitti. Çevresinde fazla kim­senin de kalmadığını görünce, istemeye istemeye Müs­lü­man olmuş gözüktü.[2]

Zâhiren Müslüman olduğunu, bunda etrafının psikolojik baskısı bulundu­ğunu, bizzat kendisi de ifade etmiştir. Müreysi Gazâsı esnasında muhacirle en­sarı birbirine düşürmek için olanca gayreti sarfetmiş ve “Bir Medine’ye dö­ner­sek, izzetli ve kuvvetli olan, zelil ve zayıf olanı oradan muhakkak sürüp çı­ka­racaktır” diyecek kadar da ileri gitmişti. Bunun üzerine münafıklar hak­kında Münafıkûn Suresi nâzil olmuştu.

Surenin nâzil olması üzerine Abdullah b. Übey’e, “Ey Ebû Hu­bab![3]Senin hakkında pek şiddetli ayetler nâzil oldu. Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) git de, senin için Allah’tan af dilesin!” denilince şu cevabı vermişti:

“Benim iman etmemi emrettiniz, iman ettim. Malımın zekâtını vermemi em­rettiniz, verdim. Muhammed’e secde etmemden başka hiçbir şey kal­ma­dı!”[4]

Abdullah b. Übey’in reislik tasavvurunun suya düşmesinden ne kadar mü­teessir olduğunu ve bunu bir türlü hazmedemediğini şu hadise de açıkça gös­terir:

Bir gün Peygamber Efendimiz, evinde hasta yatan Sa’d b. Ubâde Hazretle­rini ziyarete gidiyordu. Yolda, Abdullah b. Übey’in, evinin gölgesinde, Müs­lüman, müşrik Araplardan ve Yahudilerden birtakım kimselerle oturmakta ol­duğunu görünce, selam verip yanlarına oturdu. Onlara Kur’an’dan bir parça okudu; iyi hareketlerden dolayı cennete kavuşulacağını müjdeledi, kötü hare­ketlerden dolayı da cehenneme girileceğini anlatarak korkuttu.

Peygamber Efendimiz sözlerini bitirince, Abdullah b. Übey, “Ey konuşan kişi! Eğer söylediklerinde doğru isen, onlar­dan daha güzel bir şey olmaz. Fakat sen evinde otur! Onları, sana gelenlere anlat. Sana gelmeyenlerin, söyledik­le­rinden hoşlanmayanların toplantılarına gelip de onları rahatsız etme!” dedi.

Peygamber Efendimiz bundan müteessir oldu. Kalkıp oradan ayrıldı. Yo­luna devam ederek Sa’d b. Ubâde Hazretlerinin evine gitti. Üzüntüsünün se­bebini anlatınca, Sa’d b. Ubâde Hazretleri, “Yâ Re­sû­lal­lah! Sen İbni Übey’­in kusurunu affet. Hem onu mâzur gör. Sana Kur’an’ı indiren Allah’a yemin ede­rim ki Allah’ın iradesi sana pey­gam­berlik vermek suretiyle tecelli etti. Hâlbuki, şu beldenin halkı, İbni Übey’in başına taç giydirmeye, hükümdarlık sarığı sar­maya ve onu kendilerine hükümdar yapmaya ha­zırlanmıştı. Yüce Allah, size ihsan buyurduğu peygamberlikle onların bu tasavvurunu gerçekleşe­mez hale getirince, İbni Übey bundan son derece müteessir olmuş, o gördüğün çir­kin hareketi bunun için yapmıştır.[5]

Münafıkların reisliğini Abdullah b. Übey b. Selûl yapıyordu. Etrafında bir­çok avanesi vardı. Bunun yanında, akrabalık ve müttefiklik gibi sebeplerden dolayı körükörüne bunlara uyan, sıradan birçok kimse de vardı. Sayıları hak­kında elbette kesin bir rakam söylemek mümkün değildir. Ancak Uhud Harbi sırasında Abdullah b. Übey’e uyarak ayrılanların sayısı, üç yüz kadardı. Yani, bin kişilik İslam ordusunun üçte biri kadar… Bu, elbette küçümsenecek bir ra­kam değildi ve bu, Medine siyasî hayatında ağırlıkları bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir Harbi’nden muzaffer olarak Me­dine’ye dö­nünce, İslam dini fazlasıyla kuvvet bul­du. Düşmanların gözü ise yıldı. Bunun üzerine Medine’deki bir kısım Yahudi, “Tev­rat’ta sıfatlarını bulduğumuz zât budur! Artık bundan sonra, ona karşı durulmaz! Hep o galip gelir!” diyerek iman ettiler. Bazıları ise zâhiren Müslüman oldu. Böylece, Yahudilerden de münafıklar türedi. Yahudi münafıklarının çoğu, Yahudi âlimlerindendi. Şey­ta­nî bir zekâya sahiptiler. Diğerlerine nisbetle de daha dessas ve hi­lekâr idiler. Bunlar, İslam’ı küçük düşür­mek, Müslümanların mo­rallerini bozmak, müş­rik­lerin ih­ti­da etmelerine mani olmak için gayret gösteriyorlardı. Pey­gamber Efen­dimizi meşgul etmek, akıllarınca müşkil du­ruma düşürmek, sıkıntıya sok­mak maksadıyla bir­çok ka­rışık ve dolaşık soru sorarlardı.[6]

“Bedevî” diye adlandırılan çöl Arapları arasında da münafıkların bulundu­ğunu Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz: “Çevrenizdeki bedevîlerden ve Medine ahalisinden birtakım münafıklar vardır ki onlar nifak üzerinde idman yap­mışlardır. Sen, bunları bilmezsin. Onları biz biliriz.”[7]

Bütün bu münafıkların içtimaî seviyeleri, yaşayışları farklı, hatta ırken ayrı olmalarına rağmen, aynı vasıfları taşıyorlardı: Birinci vasıfları, “kalplerinde ol­mayanı ağızlarıyla söylemekti.”[8]Yani, içten inanmadıkları halde, inan­mış gibi görünmeleriydi. Böyle görünerek Müslümanlar arasına sokuluyorlar, on­larla düşüp kalkıyorlar, suret-i haktan görünerek onları şüpheye düşürecek şeyler soruyorlardı. Böylece, Müslümanların birbirlerine karşı olan itimatlarını sars­mak, aralarını açmak, onları birbirine düşürmek suretiyle zaafa uğratmak ga­yesini güdüyorlardı.

Bütün maksat ve gayeleri, Müslümanlar arasına fesat ve tefrikaya götürecek fikirler atmak, Peygamber Efendimizi yalan dolan ve bin bir türlü iftirayla Müslümanlar na­za­rında küçük düşürmekti! Bu menhus emellerinin gerçek­leş­mesi için her türlü yola başvuruyorlar, her şeyi mü­bah sayıyorlardı. Bu uğurda tevessül etmeyecekleri âdilik ve sahtekârlık yoktu.

Resûl-i Ekrem Efendimizin bunlara karşı takındığı tavır ve takip ettiği siya­set ise, oldukça düşündürücü ve ibretlidir. İslam kalesini içten sarsmak sinsi gayesine mâtuf faaliyetleri Peygamber Efendimize birçok defa intikal etmiştir. Peygamber Efendimiz derhal harekete geçip bu tür faaliyetlerde bulunanları huzuruna celbederek sorguya çe­ki­yordu. Fakat onlar, her defasında, hiçbir za­rarlı faaliyet­te bulunmadıklarını, suçsuz olduklarını söylüyorlardı. Arkasından da kelime-i şehâdet getirerek mü’min ve Müslüman olduklarını tekrarlıyor­lar­dı. Nitekim Abdullah b. Übey’in, “Medine’ye varırsak, en şerefli ve kuvvetli olan, en zelil ve güçsüz olanı oradan sürüp çıkaracaktır” sözünü Hz. Zeyd b. Erkam, Peygamber Efendimize nakledince, Efen­dimiz, İbni Übey’i huzuruna ça­ğırmış ve “Bana haber verilen sözleri sen mi söyledin?” diye sormuştu.

Abdullah b. Übey’in cevabı aynen şu olmuştu:

“Hayır! Sana kitabı indirmiş olan Allah’a yemin ederim ki ben, o sözlerin hiçbirini söylemedim. Zeyd, muhakkak yalancıdır!”

Kur’an-ı Kerim, münafıkların bu tarz davranışlarına şu ayetiyle işaret eder:

“Münafıklar, sana geldikleri zaman ‘Şehâdet ederiz ki sen muhakkak ve mutlak Allah’ın peygamberisin’ dediler. Allah da bilir ki sen elbette ve elbette O’nun peygamberisin. (Fakat) Allah, o münafıkların hiç şüphesiz, yalancılar olduğunu da biliyor!”[9]

Onlar suçlarını inkâr ederken inen vahiy, bu suçları işlediklerini ve yalan söy­leyerek bu suçlarını inkâr etme yoluna gittiklerini Peygamber Efendimize bil­diriyordu. Buna rağmen Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara karşı sabır, mü­sa­maha ve af ile mukabele ediyordu.

Daha önce de bahsettiğiniz gibi, Peygamber Efendimiz, Abdullah b. Übey’le birlikte oturan bir kısım kimseye Kur’an-ı Kerim’den bir parça okuyup onlara nasihat edince, Abdullah b. Übey buna dayanamamış ve “Sen bunları, git, sana gelenlere anlat. Bizi rahatsız etme!” demişti.

Peygamber Efendimiz bu sözlerden fazlasıyla rahatsız olmuştu. Bu durumu ziyaretine gittiği Sa’d b. Ubâde Hazretlerine anlatmış, Hz. Sa’d da “Yâ Re­sû­lal­lah, sen onun ku­surunu affet” deyince, Peygamber Efendimiz de affetmişti.[10]

Münafıklar zümresinin belli başlı vasıflarından biri de, Müslümanlara rast­gel­dikleri zaman riyakârlık ederek ve yaltaklanarak, “İman ettik” demeleri, şey­tanlarıyla başbaşa kaldıkları zaman ise, “Emin olun ki biz sizinle beraberiz. Biz ancak (onlarla) alay edicileriz” demeleriydi.[11]Yaptıkları bu ikiyüzlülük ve ah­lâksız davranışlarıyla iftihar ederlerdi.

Bu vasıflarını apaçık gösteren bir misâli, bizzat reisleri olan Abdullah b. Übey göstermiştir. Bir gün avanesiyle sokağa çıkmışlardı. Ashab-ı kiramdan bir­kaç kişinin karşıdan gelmekte olduğunu görünce İbni Übey, “Bakınız, ben bu gelenleri başınızdan nasıl savacağım” der. Yaklaştıkları zaman da, Hz. Ebû Be­kir’in elini tutar, “Mer­haba Benî Tamim Efendisi! Re­sû­lul­lah’ın mağarada ar­kadaşı olan, nefs ve malını Re­sû­lul­lah uğrunda seve seve sarf etmiş bulunan sıd­dık!” der. Sonra Hz. Ömer’in elini tutar, “Merhaba Benî Adiyy Efendisi! Di­nin­de kuvvetli, nefis ve ma­lını Re­sû­lul­lah uğrunda esirgememiş bulunan Hz. Faruk!” der.

Hz. Ali bu riyakârlığa dayanamayıp, “Abdullah! Allah’tan kork, münafıklık etme! Çünkü münafıklar Allah’ın en şerir mahlûklarıdır” diye konuşur.

Bunun üzerine İbni Übey, “Ey Ebu’l-Hasan! Benim hak­kımda böyle mi söylüyorsun? Vallahi, bizim imanımız sizin imanınız gibi ve bizim tasdikimiz sizin tasdikiniz gibidir” deyip ayrılır.

Sonra Abdullah b. Übey arkadaşlarına dönerek, “Gördü­nüz mü nasıl yap­tım? İşte, siz de bunları görünce benim gibi yapınız!” der.[12]

Bir rivayete göre, Bakara Suresi’nin 14. ayeti, bu hadise üzerine nâzil ol­muştur.[13]

Münafıklar, Müslümanların ibadetlerine ve dinî hayatlarına âit bütün hu­suslara zâhiren iştirak ederlerdi; fakat el altından da entrika çevirmeye çalışır­lardı. Dikkati çeken bir husustur ki bu zümre küfrün icabı olan şeyleri göster­memeye gayret ederler ve zâhirde Müslüman göründüklerinden İslam cemaa­tinden tard olunamazlardı. Bu sebeple kâfir ve müşriklerden ziyade, bu dâhilî düşmanlara karşı İslam’ın tesanüt ve umumî emniyetini muhafaza çok daha mühimdi. Çünkü dâhilî düşmanın zararı daha şiddetli olur. Zira, iç­teki düş­man, kuvveti dağıtır, cesareti azaltır; hâriçteki düşman ise, aksine tesanüt ve sa­lâ­beti artırır. Bu sebeple Kur’an-ı Azîmüş­şan, münafıklar üzerinde çokça dur­muştur. Mü’min ve Müslümanların onlara karşı daima uyanık bulunmaları ve onların oyunlarına gelmemeleri hususunda birçok ikaz yapılmıştır.

Cenab-ı Hakk’ın bildirmesiyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz onları tanıyor ve bazı sahabelere de bildiriyordu. Fakat umuma açıklanamıyordu. Kabahatlerini de açıktan açığa yüzlerine vurmuyordu.

İslam’ın ve Müslümanların menfaatine bu daha uygun­du. Ayrıca Pey­gam­be­ri­mizin bu tarz davranmasında göz önünde bulundurduğu mühim bir husus daha vardı. O da, onların işledikleri kötülüklerden, fesat ve nifak hareketlerin­den tedricen vazgeçmeleri ihtimali idi. Çünkü bazen kötülük açığa vurul­maz­sa, zamanla ortadan kalkması ihtimali vardır; fakat teşhir edildiği tak­dir­de, kö­tülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrik eder, fenalığı daha fazla yap­ma­sına se­bep olur.[14]

Bütün bu sebeplerden, Peygamber Efendimiz, Kur’an’­ın bu hususta ortaya koyduğu, münafıkları açığa vurmayıp, onlara dünyada Müslümanlar gibi mu­amelede bulunup, İslam cemaati hâricinde tutmamasında şu hususları da göz önünde bulundurmuş olduğu söylenebilir:

1) İslam muhitinde ve İslamî hükümler altında büyüyecek olan evlatların­dan ciddi mü’minlerin yetişmesine imkân bırakmak.

2) Onları, kalben inanmadıkları İlâhî hükümleri zâhiren yaşamak suretiyle duydukları mânevî sıkıntıyla başbaşa bırakmak ve bundan pişman olup halis mü’minlerin safına geçmelerini temin edebilmek.[15]

Münafıklar, Peygamber Efendimizin yüce şahsiyetini mü’­min ve Müslü­manlar nazarında küçük düşürmek için olmadık yollara başvurmuşlar, karşıla­rına çıkan her fırsatı değerlendirme cihetine gitmişlerdir. Bu hususta birçok hadise cereyan etmiştir.

Mirba b. Kayziyy’in küstahlığı buna bir misâl gösterilebilir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Uhud’a ordusuyla giderken bu azılı münafık onu bostanından geçirmek istememiş ve “Yâ Muhammed! Şayet sen bir peygam­bersen, bostanımı çiğneyip geçmek sana helâl olmaz” demiş, sonra da yerden bir avuç toprak alarak ilave etmişti: “Vallahi, bu toprağın başkalarını rahatsız etmeyeceğini bilseydim, onu sana atardım!”

Azılı münafığın bu küstahça hareketine sabredemeyen bir­kaç Müslüman, onu öldürmek istedilerse de, Peygamber Efendimiz, “Bırakınız onu! O, bir kör­dür. Kalbi kör, kalp gözü kördür.”

Peygamber Efendimizin bu müdahalesinden önce, bu azılı münafık, Saîd b. Zeyd’den de bir darbe yer.

Münafıkların bu çeşit faaliyetlerine verilebilecek bir misâl de, Tebük Harbi esnasında cereyan eder.

Bir konaklama ânında Peygamber Efendimizin devesi kaybolur. Bütün ara­malara rağmen bulunamaz. Münafıklar derhal harekete geçerek, “Eğer Mu­hammed gerçekten bir peygamber olsaydı, devesinin nerede olduğunu bi­lir­di!” derler.

Bu sözlerini duyan Efendimiz, “Evet… Vallahi, ben ancak Allah’ın bana bil­dirdiğini bilebilirim. Şimdi, devenin nerede olduğunu bana gösterdi. Deve fi­lanca vadide, yuları bir ağaca takılı vaziyettedir. Gidip arayın” buyurur.

Resûl-i Kibriya Efendimizin dediği vadide ve tarif ettiği şekilde deve bulu­nur.[16]

Pey­gam­be­ri­miz zamanındaki münafıklar zümresinin göze çarpan belli başlı muzır bir faaliyetleri, en kritik anlarda Müslümanları terk etmeleridir. Böylece onları sayıca zayıf ve güçsüz durumda bırakmak, morallerine de menfi yönde tesir etmek emelini güdüyorlardı. Bunun apaçık bir örneği, Uhud Harbi esna­sında İslam ordusunu terk etmeleridir. Baş münafık Abdullah b. Übey’in reis­liğinde İslam ordusunu terk eden bu münafıklar, üç yüz kadar idiler. Yani, İs­lam ordusunun üçte biri. Münafıklar bu hareketleriyle, düşmana karşı Müslü­manların sayılarını azalttıkları gibi, mücahitlerin moralleri üzerinde de tesir etmişlerdir. Bu hareketleri üzerine Müslümanlardan bazılarında harbe karşı bir gevşeme hasıl olmuştu; hatta geri dönmeye bile niyetlenmişlerdi. Ancak Re­sûl‑i Ekrem Efendimizin dirayeti ve Cenab-ı Hakk’ın da inayetinin eseri olarak bu kararlarından sonradan vazgeçmişlerdi.[17]

Aynı şekilde, Hendek Harbi’nin en kritik ânında bu münafıklar, “Bize izin ver, evlerimize gidelim; çünkü evlerimiz müdafaasızdır” diyerek Pey­gam­be­ri­mize müracaat et­mişlerdi.

O sırada Sa’d b. Muaz Hazretleri, Peygamber Efendimi­zin huzuruna gele­rek, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bunlara izin verme! Vallahi, biz ne zaman bir musibete uğrasak, sıkışık bir durumla karşı karşıya kalsak, onlar hep böyle yaparlar” di­ye konuşmuştu.

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, münafıklar en kritik anlarda Re­sû­lul­lah’ı ve Müslümanları bir nevi zor durumda bırakmak için İslam ordusunu terk et­me yoluna gitmişlerdir.

Tebük Seferi’nde de aynı şeyi yapmışlardır. Sefer için hazırlıklar yapıldığı sırada, onlardan bir cemaat, “Bu sıcakta sakın cihada çıkmayın!” diye konuşa­rak Müslümanların morallerini bozmaya ça­lıştıkları gibi, Peygamber Efendi­mize de müracaat ederek sefere katılmamak için izin istediler. Seksen kadarına izin verildi. Kur’an-ı Kerim, onların bu durumlarından şöyle bahseder:

“Tebük Savaşı’na iştirak etmeyip geri kalan münafıklar, Re­sû­lul­lah­’a mu­halefet ederek oturup kalmalarıyla sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve can­larıyla mücadele etmeyi çirkin gördüler ve ‘Bu sıcakta harbe çıkmayın’ de­diler. De ki: ‘Cehennemin ateşi daha sıcaktır. Fakat gidecekleri yeri bilseler!’ Artık kazandıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar!”[18]

Yine aynı seferde Abdullah b. Übey, münafıklar ve Yahudi müttefikleriyle birlikte İslam ordusuna katılıp Se­niy­ye­tü’l-Veda tepesine kadar gelip orada ka­rargâh kurduğu halde, sonradan İslam ordusuyla gitmekten vazgeçti ve bera­berindekilerle Medine’ye dön­dü. Kendisine tâbi olan münafıklar ve Yahudi müttefikleriyle dön­düğü yetmi­yor­muş gibi, mücahitlerin de cihat aşkını ak­lınca gevşetmek için şöyle konuşuyordu:

“Muhammed güç durumda, şiddetli sıcaklarda ve çok uzak diyarlarda Benî Asfarlarla [Bizanslılarla] savaşacak! Herhalde o, Benî Asfarlarla çarpışmayı oyuncak sanıyor! Val­lahi, onun ashabını, bir sabah, ikişer ikişer iplere bağlan­mış olarak görür gibiyim sanki!”

Bütün bu yıkıcı, Müslümanları birbirine düşürücü, onların arasına fesat to­humu atıcı, Müslümanları ve Resûl-i Ekrem’i küçümseyici muzır davranışlara rağmen Peygamber Efendimiz bunlara, müşrik ve Yahudilere karşı takındığı tavırdan farklı bir muamele, bir siyaset takip etmiştir. Çoğu zaman Abdullah b. Übey’i toplantılara çağırmış ve onunla istişare etmiştir.

Onlara karşı muamelesi hemen hemen her zaman af ve müsamaha çerçeve­sinde olmuştur. Ancak bu af ve müsamahalı davranışına rağmen, ihtiyatı da hiçbir zaman elden bırakmamıştır. Onlara hissettirmeyecek şekilde, hareket ve davranışlarını daima kontrol ve teftiş etme cihetine gitmiştir.

Benî Müstalık Gazâsı’nda, reisleri Abdullah b. Übey, Re­sû­lul­lah ve Müslü­manları kastederek hakaretvârî konuşunca, bu duruma dayanamayan Hz. Ömer, “Yâ Re­sû­lal­lah! Müsaade buyur da İbni Übey’in boynunu vurayım!” de­diği zaman, Re­sû­lul­lah’ın cevabı şu olmuştu:

“Hayır! Olmaz yâ Ömer! İşin iç yüzünü bilmeyen halk, ‘Muham­med, asha­bını öldürüyor!’ diye konuşmaya başladıkları zaman hal nice olur?”

Bir başka rivayette ise, Re­sû­lul­lah’ın şu cevabı verdiği kaydedilir:

“Öldürülmesini emredecek olursam onu öldürürler. Fakat çok geçmeden de Yesrib (Medine) onun yüzünden pek çok sarsıntılara uğrar!”

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Peygamber Efendimiz, küçümsenmeye­cek bir sayıda olan münafıkların Müslümanlar arasında dâhilî bir çarpışmaya meydan verebilecekleri ihtimalini her zaman göz önünde bulunduruyordu. Bunun için de, yaptıklarına sabır ve tahammül gösteriyordu.

Yine Benî Müstalık Seferi esnasında İbni Übey’in oğlu samimi Müslüman Hz. Abdullah, Re­sû­lul­lah’ın huzuruna gelip, “Yâ Re­sû­lal­lah! Babamı öldürece­ğini haber aldım! Eğer bu işi gerçekten yapacaksan, bırak, onu ben öldüreyim!” diye teklifte bulunduğu zaman da Efendimizin cevabı şu olmuştu:

“Hayır… Ona karşı yumuşak davranırız. Aramızda olduğu müddetçe de ona iyi arkadaşlık ederiz.”

Gerçekten de, Resûl-i Ekrem Efendimiz, ölümüne kadar bu adama son de­rece müsamahalı ve kadirşinas davranmıştır. Hatta ölü­mü ânında bile, ona iyi­lik etmekten geri durmamış, gömleğini kefen olarak sarılmak üzere vermiştir. Başta Hz. Ömer olmak üzere bir kısım sahabe­nin itirazlarına rağmen cenaze na­mazını da bizzat kıl­dır­mış­tır. Ve Resûl-i Kibriya Efendimiz, hem Abdullah b. Übey’­e, hem de sâir münafıklara karşı takip ettiği bu af, müsamaha ve iyilik yapma siyasetinin neticesini de almıştır. Peygamber Efendimizin İbni Übey’in cenaze namazını kıldırdığını gören bine yakın münafık, hulûs-ı kalple ger­çek Müslümanlar safına geçmiştir.

Peygamber Efendimiz, münafıklar zümresini cemiyet içinde ser­best bırak­makla beraber, her zaman psikolojik bir baskı altında tut­mayı da asla ihmâl etmemiştir. Teşebbüs etmek istedikleri komp­lolar vahiyle bildirilince, yapmak istediklerini hemen kendile­ri­ne haber veriyor, böylece her davranışlarının kontrol altında tutul­duğu korkusunu veriyordu.

Bir seferinde, onlardan bir grubun aralarında toplanıp gizlice konuştukla­rını gören Efendimiz, hemen yanlarına varıp, “Siz, şu şu maksatla bir araya geldiniz, şunları söylediniz. Kalkın, Allah’tan af dileyin. Ben de sizin için af di­liyorum” demişti.

Bu sebeple onlar, hilelerini Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlüne bildirecek diye her zaman korku içinde bulunuyorlardı. Ordu içinde çıkan en ufak bir gürül­tüyü bile bu sebeple aleyhlerinde zannedecek kadar endişe ve korkulu yaşı­yorlardı. Kur’an-ı Kerim, onların bu durumlarını da bize haber verir:

“Sen o münafıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider ve söz söylerse, de­diklerine kulak verirsin. Sanki onlar, duvara dayanmış idraksiz odun kü­tük­leri gibidirler. Her gürültüyü (korkularından) kendi aleyhlerinde sanır­lar.”[19]

Peygamber Efendimizin bu zümreye gösterdiği bir başka tavır da, onların nerede olursa olsun Müslümanlardan ayrı olarak bir ara­ya gelmelerine mani olmaktı. Bu da, onların müşterek bazı fikirleri geliştirmelerine imkân verme­mek gayesine mâtuftu.

Mescid-i Dırâr’ın yıktırılması, buna güzel bir örnektir. Onlar, bu mescidi as­lında içinde ibadet etmek için değil, İslam cemaatinin aley­hinde bazı fikirlerin geliştirilmesi, bazı plânların serbestçe kurulması için inşa etmişlerdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu gayelerini bildiği için, derhal yıktırılmasını emretmişti. Emir, ânında yerine getirilmişti.

Hülâsa olarak denebilir ki: Peygamber Efendimiz, münafıklar zümresine karşı takip ettiği müsamaha ve ihtiyat esasına dayanan siyasetinin meyvelerini aldı. Bu tarz davranışı sâyesinde, onların İslam cemaatinden koparak müşrik­lerin safına iltihaklarına mani ol­du. Müslümanların birliğini korudu. Onların da teşkilâtlanarak, Müslümanlara karşı başkaldırmalarını önledi.


____________________________________________________________________

[1]Müslim, Sahih, c. 5. s. 182-183.
[2]İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 540.
[3]Hubab, Abdullah b. Übey’in samimî Müslüman olan oğlunun ismi idi. Peygamber Efendimiz, “Sen Abdullah’sın; Hubab, Şeytan ismidir” diyerek, onun ismini “Abdullah” diye değiştirmişti.
[4]Taberî, Tefsir, c. 28, s. 116.
[5]Müslim, Sahih, c. 5. s. 183; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 5. s. 203.
[6]İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 174-175; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 174; Müslim, Sahih, c. 8, s. 128-129; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 4, s. 239-240.
[7]Tevbe, 101.
[8]Âl-i İmrân, 167; Bakara, 8-9.
[9]Münafıkûn, 1.
[10]Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 5. s. 203.
[11]Bakara, 14.
[12]M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 237-238.
[13]M. Hamdi Yazır, a.g.e., c. 1, s. 238.
[14]Bediüzzaman Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz, s. 35.
[15]M. Hamdi Yazır, Tefsir, c. 1, s. 241.
[16]İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 1, s. 289.
[17]Taberî, Tefsir, c. 4. s. 73.
[18]Tevbe, 81-82.
[19]Münafıkûn, 4

Benî Kaynuka Gazâsı

(Hicret’in 2. senesi Şevvâl ayı / Milâdî 624)

Müslümanların Bedir Harbi’nden parlak bir muzafferiyetle çıkmaları, Me­dine’deki Yahudilerin endişelerini büsbütün ar­tırdı. Pey­gam­be­ri­mizle arala­rında sulh antlaşması bulunmasına rağmen gizliden gizliye bozgunculuğa ve kış­kırtıcılığa başladıkları göze çarpıyordu. Peygamber Efen­dimiz, her şeye rağ­men, ehl-i kitap oluşlarından dolayı kendilerine müsamahalı davranıyordu. An­cak onlar hal ve hareketleriyle bu insanî muamelelere lâyık olmadıklarını açık­ça gösteriyorlardı. Şâirleri, Pey­gam­be­ri­mizi hicvediyor, Müslümanları kü­çük düşürücü mısralar düzüyorlardı.

Daha önce bahsi geçtiği gibi, Medine’de üç Yahudi kabilesi vardı: Benî Ku­rayza, Benî Nadîr ve Benî Kaynuka… İç­lerinde en çok fitne ve fesat çıkaran ve en cür’etkârı olan, Benî Kaynuka idi. Kuyumculukla meşgul olurlardı. Bu ba­kım­dan oldukça da zengin sayılırlardı. Bunların da diğer Yahudi kabileleri gibi Pey­gamber Efendi­miz­le anlaşmaları vardı. Müslümanlara karşı herhangi bir harekete kalkışmayacaklarına, bir dış taarruz karşısında Müslümanlarla be­raber Medine’yi müdafaa edeceklerine ve ne suretle olursa olsun birbirlerinin düşmanlarına yardım etmeyeceklerine dair sözleşmişlerdi. Ancak onlar, gözle görülür tarzda açık açık kışkırtıcılık, Müslümanlar arasına fitne fesat düşür­meye çalışma, her vesileyle Ku­reyş müşrikleriyle iş birliği yapma gibi uygun­suz hareketleriyle bizzat anlaşmayı bozmuş oluyorlardı. Bu arada meydana ge­len çirkin bir hadise ise, bardağı taşıran son damla oldu. Şöyle ki:

Medineli ensardan bir zâtın hanımı, yüzü örtülü olduğu halde, bir Yahudi kuyumcunun dükkânına ziynet eşyası almak maksadıyla girer. Yahudiler, ka­dının yüzünü açmaya çalışırlar, ancak kadın kapalı oturmakta ısrar eder. Der­ken, Yahudinin biri, kadına hissettirmeden, arkasından, elbisesinin eteğini bir dikenle beline iliştirir. Kadın ayağa kalkınca eteği açılıverir. Hazır bulunan Ya­hudiler eğlenerek kahkahayla gülerler. Bu hal karşısında kadın feryadı basar. Oradan geçmekte olan bir Müslüman, çığlığı duyunca kadının imdadına koşar. Müslü­manla Yahudi boğaz boğaza gelirler ve sonunda Müslüman, Yahudiyi öldürür. Bunu gören oradaki Yahudiler de Müslü­manın üzerine çullanarak onu şehit ederler.[1]Böylece, Yahudilerle Müslümanlar arasında kan dökülmüş olur. Hadiseye sebebiyet verenler, Yahudilerdi. Haliyle, verdikleri sözlere ay­kırı hareket ederek bizzat kendi elleriyle yapılan anlaşmayı da ihlâl etmiş olu­yorlardı.

Şehit edilen Müslümanın akrabaları, bu hususta yardım talebinde bulu­nun­ca, Peygamber Efendimiz, Benî Kaynuka Yahudilerini bir araya topladı. Ken­di­le­rini İslam’a davet etti. Şımarık hareketlerine son vermeleri gerektiğini, aksi tak­dirde Bedir’de müşriklerin uğradıkları âkıbete kendilerinin de uğraya­bi­le­ceklerini anlattı. Fakat dessas Yahudiler, Efendimizin bu konuşmasını ala­ya alıp, “Ey Muhammed! Sen muharebe nedir bilmeyen kimselerle çarpışıp ga­lip gel­mene aldanıp güvenme! Biz onlar gibi değiliz; savaşmayı çok iyi bili­riz. Eğer bizimle çarpışmayı göze alırsan, o zaman bizim nasıl adamlar oldu­ğu­mu­zu anlardın!”[2]diye küstahça cevap verdiler, sonra da dağıldılar.

Benî Kaynuka Yahudilerinin bu kibir ve gurur dolu sözleri üzerine inen ayet-i kerime, âkıbetlerini şöyle ilan etti:

“Ey Resûlüm! O kâfir olan Yahudilere de ki: ‘Siz muhakkak mağlup olacak­sınız ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz. O cehennem ne kötü bir yer­dir!’”[3]

Aynı hadiseyle ilgili olarak nâzil olan bir başka ayet-i kerime ise, Pey­gam­be­ri­mize, ahdini bozan bu Yahudilerle çarpışmaya izin verdi: “Eğer seninle muahede yapan bir kavimden de sözleşmeye aykırı bir hainlik alâmeti duyar­san, savaş yapmadan önce ahitlerini reddettiğini doğruca kendilerine ilan et. Çünkü Allah hainleri sev­mez!”[4]

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, kesin kararını verdi: Benî Kaynuka Yahudileri üzerine gidilecekti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu kararını verdikten sonra Medine’de yerine Lü­bâbe b. Abdi’l-Münzir’i vekil tayin etti ve beyaz sancağını da Hz. Hamza’ya vererek Kaynukaoğulları üzerine yürüdü.

Bu Yahudilerin, kuvvetli ve sağlam bir kalesi vardı. Pey­gam­be­ri­mizin üzer­lerine gelmekte olduğunu duyunca oraya çekildiler. Resûl-i Ekrem onları mu­hasara altına aldı. On beş gün süren muhasara sonunda teslim olmaya mecbur kaldılar. Peygamber Efendimiz, tek tek ellerinin bağlanmasını emir buyurdu. Elleri bağlandı.[5]

Abdullah b. Übey’in Pey­gam­be­ri­mize Müracaatı

O sırada Kaynukaoğullarının müttefiki bulunan münafıkların reisi Abdul­lah b. Übey b. Selûl çıkageldi. Pey­gam­be­ri­mizin yanına vararak, “Yâ Muham­med! Benim müt­tefiklerime lütuf ve iyilik et” diye konuştu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu münâfığın sözlerini duymaz­lıktan geldi. Bu­nun üzerine Abdullah b. Übey aynı sözlerini tekrarladı:

“Yâ Muhammed! Benim müttefiklerime lütuf ve iyilik et!”

Peygamber Efendimiz bu sefer yüzünü çevirdi.

Fakat Abdullah b. Übey, aynı şeyleri tekrarlamaya devam etti.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

“Çözün onları. Allah, onlara ve onlarla birlikte olanlara lânet etsin!” bu­yur­du ve Kaynukaoğullarının öldürülmelerinden vazgeçip Medine’den Şam’a sü­rülmelerini emretti.[6]

Ubâde b. Sâmit’in Sözleri

Avfoğullarından Ubâde b. Sâmit de, öteden beri Kay­nu­kaoğulları Yahudile­ri­nin müttefiki idi. Onları bıraktır­mak için Peygamber Efendimizin yanına gelmişti. Efendi­miz­le Abdullah b. Übey arasında geçenleri görünce, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben, Allah’ı, peygamberini ve mü’minleri dost tuttum. Şu kâ­firlerin müt­tefikliğinden ve dostluğundan uzaklaştım” diyerek Benî Kaynuka Yahudi­le­riyle olan müttefikliğini ve dostluğunu bıraktığını ilan etti.

Bunun üzerine inen ayette şöyle buyruldu:

“Ey iman edenler! Yahudileri de, Nasranîleri de kendinize yâr ve dost edin­meyiniz! Onlar ancak birbirlerinin dostlarıdır.[7]İçinizden kim onları dost edi­nir­se, onlardan olur. Şüphe yok ki Allah, o zalimler gürûhunu doğru yola çı­karmaz.”[8]

Kaynukaoğullarının Medine’den Çıkıp Gitmeleri

Resûl-i Ekrem Efendimizin asıl maksadı, Yahudilerin fitne ve fesadını Me­dine’den uzak tutmak, meydana getirecekleri tehlikelere mani olmaktı. Me­dine’den sürgün edilmeleriyle de bir bakıma bu gaye tahakkuk ediyordu.

Kaynukaoğullarına Medine’yi terk etmeleri için tanınan süre üç gün idi. Üç gün mühlet bitince, Şam’a doğru yola çıktılar. Vadi’l-Kurâ’ya gelince orada bir ay oturdular. Burada oturan Yahudiler, onların yayalarına binek ve kendilerine de yiyecek verdiler. Buradan da ayrılan Benî Kaynuka Yahudileri, Ez­ruat’a ka­dar gidip oraya yerleştiler. Çok geçmeden de nesilleri kesildi.[9]

SEVİK GAZVESİ

(Hicret’in 2. senesi 5 Zilhicce Pazar)

Kaynukaoğulları Yahudilerinden yedi yüz kişinin Medine’den sürgün edilmeleri, şehri büyük bir rahatlığa kavuşturmuştu. Pey­gam­be­ri­mizin bu ha­reketi, İslam’ın inkişafı bakımından oldukça önem taşıyan bir hadiseydi. Eğer fesat şebekesi durumunda olan bu Yahudiler, İslam’ın mer­kezi Medine’de bı­rakılmış olsalardı, Müslümanlara birçok haince plân tertipleyecekleri şüphe­sizdi. Sürgün edilmeleriyle bu fırsat ellerinden alınmış oluyordu.

Şehrin dâhilinde tam bir sükûn ve huzur hâkimdi.

Ancak hâricin emniyeti pek iç açıcı değildi. Ku­reyş müş­rikleri, Bedir mağ­lubiyetinin ağır acısını unutmamışlardı, unutmak da istemiyorlardı. Nitekim Ku­reyş ileri gelenlerinden bir­çoğunun öldürülmesiyle, Ebû Süfyan kendisini adeta Ku­reyş müşriklerinin reisi makamında görmeye başlamış ve Bedir mağ­lubiyetinin intikamını almak için harekete geçmişti. Pey­gam­be­ri­miz ve Müslü­manlardan intikam almadıkça kadınlara yaklaşmayacağına, koku sü­rün­me­ye­ceğine ve yıkanmayacağına ant içmişti.[10]

Bu andını yerine getirmek için, Ebû Süfyan, iki yüz kişilik bir süvari kuvve­tiyle Medine önlerine kadar sokuldu. Aslında bu kadarcık bir kuvvetle Müs­lü­manlara karşı çıkamayacağını kendisi de gayet iyi biliyordu. Sadece, yaptığı ye­mini yerine getirmek, sözünden caymış olmamak için buraya kadar çıkıp gelmişti.

Gece vakti, henüz Medine’de ikamet eden Yahudi kabilesi Benî Nadîr rei­si­nin yanına gitti ve ondan Müslümanlar hakkında birçok gizli malumat al­dı.

Daha sonra, Medine’ye üç mil kadar uzaklıkta bulunan Urayz adın­daki mev­kiye kadar sokulan müşrik kuvveti, burada sık bir hurmalık ve iki evi ate­şe verdiler. Bu arada tarlasında işiyle meşgul, müdafaasız, ensardan bir Müs­lü­manı, işçisiyle birlikte şehit ettiler.[11]

Bunları yapmakla sözünün yerine geldiğini kabul eden Ebû Süfyan, takip edilip yakalanma korkusundan, beraberindekilerle bir­likte süratle oradan uzaklaşarak Mekke’ye doğru yol aldı.

Resûl-i Ekrem baskını haber aldı. Ensar ve muhacirlerden iki yüz kişiyle, müşrik mütecavizleri takibe çıktı. Kim­seyle karşılaşmadı. Müş­riklerin süratle kaçıp gittikleri­ni öğrendi.

Müşrikler kaçarken beraberlerinde yiyecek olarak getirdikleri “sevik” de­ni­len kavrulmuş buğday ununu, torbalarıyla birlikte, ağır­lık yaptığı ve süratle uzaklaşmalarına mani olduğu için yollarda yer yer bırakmışlardı. Mücahit­ler, bu sevik torbalarını topladılar. Gazâ da adını buradan aldı.[12]


_______________________________________________________

[1]İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 51.
[2]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 50.
[3]Âl-i İmrân, 12.
[4]Enfâl, 58.
[5]İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 29; Taberî, Tarih, c. 2, s. 297.
[6]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 29; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 297.
[7]“Gayrimüslimlerle dostluk ve münasebet kurmakta ölçü nedir? Günümüzde olduğu gibi, sa­dece aske­rî ve iktisadî sahaya dönük ittifaklar kurmanın Kur­ân’daki nehiyle ilgisi var mıdır?” gibi akla gelebilen suallere Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat adlı eserinden muknî bir izah getirmiştir. Ay­nen alıyoruz:

“Sual: ‘Yahudî ve Nasara ile muhabbetten Kur’an’da nehy vardır.

“Bununla beraber nasıl ‘Dost olunuz’ dersiniz?’

“Cevap: Evvela: Delil kat’iyyülmetin olduğu gibi, kat’iyyü’d-delâlet olmak gerektir. Hâlbuki, te’vil ve ihtimalin mecali vardır. Zira, nehy-i Kur’anî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabi­lir. Zaman, bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine ol­sa, mehaz iştikakı, illet-i hüküm gösterir. Demek bu nehy, Yahudî ve Nasara ile Yahudîyet ve Nasranîyet olan âyineleri hasebiyledir. Hem de bir adam zâtı için se­vilmez; belki muhabbet, sıfat ve­ya san’atı içindir. Öyle ise, her bir Müs­lü­ma­nın her bir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve san’atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir san’atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? ehl-i kitaptan bir ha­re­min olsa elbette seveceksin!

“Sâniyen: Zaman-ı Saadet’te bir inkılâb-ı azîm-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhanı nokta-i dine çevirdi­ğinden, bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için gay­rimüslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi âlemdeki, bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhanı zapt ve bütün ukûlü meşgul eden nok­ta-i medeniyet, te­rak­kî ve dünyadır. Zaten onların ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed de­ğildirler. Binaenaleyh, on­lar­la dost olmamız, medeniyet ve terakkîlerini is­tih­sanla iktibas et­mektir ve her saadet-i dünyevî­ye­nin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte, bu dostluk, kat’iyyen nehy-i Kuraniye dâhil değildir.” (Be­di­üz­za­man Said Nursî, Münazarat, s. 26-27)
[8]Mâide, 51.
[9]Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 309.
[10]İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 30.
[11]İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 48; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 30; Taberî, Tarih, c. 2, s. 299.
[12]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 48; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 30.

Hicretin İkinci Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri

Ramazan Orucunun Farz Kılınması

Ramazan orucu, kıblenin Kâbe tarafına çevrilişinden bir ay sonra, Pey­gam­be­ri­mizin Medine’ye hicretinin 18. ayının başlarında, Şâban ayında farz kılındı. Bu hususta indirilen ayetlerde meâlen şöyle buyruldu:

“Ey iman edenler! Sizden önceki(ümmet)lere farz kılındığı gibi, size de —takvaya eresiniz, nefsinize hâkim olasınız diye— oruç, farz kılındı.

“Ramazan ayı öyle bir aydır ki insanlara doğru yolu gösteren, açık ayetleri kendisinde toplayan, hak ile bâtılı ayırt eden Kur’an, onda indirildi.

“O halde, sizden her kim o aya erişirse, onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta olur yahut seferde bulunursa, tutmadığı günler sayısınca başka günlerde kaza et­sin.

“Allah, size kolaylık diler, güçlük dilemez. Bu da, o sayıyı ikmâl ve size olan hidayetine karşı Allah’ı tekbir etmeniz içindir. Gerek ki şükredersiniz!”[1]

Ramazan orucu, İslam dininin beş şartından birisidir.

İbni Ömer (r.a.), Re­sû­lul­lah Efendimizin bu hususta şöyle buyurduğunu bil­dirir:

“İslam beş şey üzerine kuruldu: Allah’tan başka ilâh ol­ma­dığına ve Mu­ham­­med’in O’nun Resûlü olduğuna şe­hâ­det getirmek, namaz kılmak, zekât ver­mek, haccetmek, Ra­mazan orucunu tutmak.”[2]

Sadaka-i Fıtr’ın Vacip Kılınması

Bu senenin Ramazan ayının sonlarına doğru sadaka-ı fıtr vermek vacip oldu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, küçük büyük, hür köle, erkek kadın her zengin Müslüman için kuru hurmadan bir sa’ (1040 dirhem)[3]veya arpadan bir sa’ veya kuru üzümden bir sa’ veya buğdaydan bir müd (yarım sa’) fıtır sadakası ayrılıp, bunun bayram namazından önce yoksullara verilmesini emretti.

İlk Bayram Namazının Kılınması

Şevvâl hilâli görülüp, sabahleyin güneş yükselince, Resûl-i Ekrem Efendi­miz, oruçlarını açmalarını ve bayram namazına çıkmalarını Müslümanlara em­retti. Sonra da onlarla birlikte bayram namazı kılmak üzere musallaya [namaz­gâha] çıktı. Hutbeden önce, ezansız ve kametsiz ola­rak cemaatle bayram na­mazı kılındı.

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, Medine’ye teşrif buyurdukları zaman, Me­dinelilerin iki mahallî bayramı vardı. Peygamber Efendimiz onlara, “Allah Teâlâ, size onlardan daha hayırlı olmak üzere Fıtır (Ramazan) ve Kurban Bay­ramı günlerini verdi” buyurdu.[4]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bayram namazlarını namaz­gâh­ta kılardı. Me­dine’nin namazgâhı, şehrin şark kapısı üzerindeydi.

Peygamber Efendimiz, bayram namazı kılmak üzere namazgâha yürüyerek giderdi. Bayram namazına bir yoldan gider, başka bir yoldan dönerdi. Rama­zan Bayramı namazına çıkmadan önce bir şeyler yerlerdi. Ekseriya bunlar bir­kaç hurma olurdu.

Zekâtın Farz Kılınması

Zekât, Hicret’in 2. yılında Ramazan orucunun farz kılınmasından ve fıtır sa­dakasının vacip kılınışından sonra farz kılındı.

Zekât, zengin Müslümanların yıldan yıla belli ölçüsüne göre mal­larının bir kısmını zekât niyetiyle ayırıp lâyık olanlara vermelerin­den ibaret mâlî bir iba­dettir.

Zekât, İslam dininin beş temel esasından biridir. Kur’an-ı Kerim’le (Nur, 56; Müzzemmil, 20; Hac, 78; Bakara, 110) emredilmiş­tir. Kur’an-ı Kerim’de 32 yer­de namazla birlikte zikredilmiştir.

Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Her gün, her sabah, iki melek inip birisi, ‘Yâ Rab! Zekât ve sadakasını vere­rek, malını (Allah rızası için) harcayana, harcadığının yerine yenisini ver’ der. Diğeri de, ‘Yâ Rab! Zekât ve sadaka hakkını ödemeyerek malını sıkanın da ma­lını telef et’ der!”[5]

Hz. Rukiyye’nin Vefatı

Peygamber Efendimizin Hz. Osman’la evli kerimeleri Hz. Rukiyye, Bedir Se­feri sırasında hastalanmıştı. Hz. Os­man, Peygam­ber Efendimizin emriyle ona bakmak üzere Medine’de kalmış, Bedir’e gidememişti. Zeyd b. Hârise Haz­retleri, Bedir Zaferi’nin haberini Medine’ye getirdiği sırada Hz. Rukiyye ve­fat etmişti.

Onu Ümmü Eymen yıkadı. Hz. Osman cenaze namazını kıldırdı ve Bâkî Kab­ristanı’na defnetti.

Hz. Rukiyye, Resûl-i Ekrem Efendimiz 33 yaşlarında bulundukları sırada, Hz. Zeyneb’ten sonra doğan kerimeleridir. Annesi Hz. Hatice’yle birlikte Müs­lüman olmuştu. Daha sonra Hz. Osman’la evlenmişti. Hz. Osman, onunla bir­likte Habeşistan’a hicret etmişti. Re­sûl-i Ekrem Efendimiz, onların beraber hic­ret ettiklerini görünce, “Osman, Lût’tan (a.s.) sonra, Allah yolunda, ailesiyle birlikte hicret edenlerin ilkidir” buyurmuştu.[6]

Ebu’d-Derdâ’nın Müslüman Olması

Ebu’d-Derdâ Uveymir b. Sa’lebe, Bedir Seferi sırasında Müslüman oldu. Şöyle ki:

Abdullah b. Ravaha (r.a.), öteden beri Ebu’d-Derdâ’nın kar­deşliği idi. Bir gün, eline keseri alıp Ebu’d-Derdâ’nın evindeki putunu kır­dı. Ebu’d-Derdâ evine dön­düğü zaman, hanımı durumu ona haber verdi. Bu­nun üzerine Ebu’d-Der­dâ dü­şünmeye başladı ve kendi kendine, “Eğer, bu putta bir hayır olsaydı, kendisini korurdu!” diye konuş­tu. Sonra da Müslüman olmak için Pey­gam­be­ri­mizin ya­nına git­ti.

Abdullah b. Ravaha, uzaktan geldiğini görünce, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ge­len, Ebu’d-Derdâ’dır. Herhalde bizi görmeye geliyor!” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “O, Müslüman olmak için geliyor. Çünkü Rab­bim, Ebu’d-Derdâ’nın Müslüman olacağını bana bildirmişti!” buyurdu.

Huzura varan Ebu’d-Derdâ, orada Müslüman oldu. Ev halkı, kendisinden önce Müslüman olmuşlardı.[7]

Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’nin Evlenmesi

Hz. Fâtıma, Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine’ye teşriflerinden beş ay sonra Receb ayında Hz. Ali’yle nikâhlandı. Hicret’in 2. yılında Bedir Ga­zâsı’ndan sonra Zilhicce ayında evlendiler.

Hz. Fâtıma, Resûl-i Kibriya Efendimizin en küçük kızı ve kızlarının en sev­gi­lisi idi. Peygamber Efendimiz, bir gazâdan veya bir seferden geldiği za­man ilk önce mescide gidip iki rekât namaz kılar, sonra Hz. Fâtıma’ya uğrar, daha sonra da Ezvac-ı Tâhirat’ın ya­nı­na giderdi.[8]

Hz. Âişe (r.a.) der ki:

“Ben, Fâtıma kadar, sözü ve konuşması Re­sû­lul­lah’a benzeyen bir kimse görmedim. Fâtıma girdiği zaman, Re­sû­lul­lah onu şefkatle karşılar, ‘Hoş geldin’ diyerek selamlardı. Ben, Fâtıma’dan daha doğ­ru sözlü bir kimse de gör­me­dim.”[9]

Hz. Fâtıma’nın (r.a.) yürüyüşü de Nebiyy-i Muhterem Efendimizin yürüyü­şüne pek benzerdi.

Bir gün, Hz. Âişe’ye, “İnsanların, Re­sû­lul­lah’a en sevgili olanı kim­di?” diye soruldu.

Hz. Âişe, “Fâtıma idi” dedi.

“Erkeklerden kimdi?” diye sorulunca da, “Fâtıma’nın kocası” ce­vabını ver­di.[10]

Pey­gam­be­ri­mizin, Kızı Hz. Zeyneb’i Mekke’den Getirtmesi

Bedir esirleri arasında Pey­gam­be­ri­mizin damadı ve Hz. Zey­neb’­in kocası Ebû Âs b. Rebî’de bulunuyordu. Bedir Harbi esirleri konusunda bahsettiğimiz gibi, Ebû Âs serbest bırakılınca Mekke’ye gitti. Daha önce Hz. Zeyneb’in hicret etmesine mani olan Ebû Âs, bu sefer kendisini serbest bıraktı.

Resûl-i Kibriya Efendimiz de, Bedir Harbi’nden bir ay veya bir aya yakın bir zaman sonra Zeyd b. Hârise ile ensardan bir zâtı gön­dererek Hz. Zeyneb’i Mekke’den getirtti.[11]

Muhacir Müslümanlardan Osman b. Maz’un’un Vefatı

Bâkî Kabristanı’na, muhacir Müslümanlardan ilk defnedilen bir zâttır.

İlk Kurban Bayramı Namazının Kılınması

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Zilhicce’nin dokuzunda Se­vik Gazâsı’ndan dö­nerek Medine’ye kavuşmuştu. Ertesi günü, yani Zilhicce’nin onuncu günü Müslümanlarla birlikte na­mazgâha çıktı. Ezansız ve kametsiz olarak iki rekât Kurban Bayramı namazı kıldırdı. Namazdan sonra bir hutbe irad etti. Bu hut­be­lerinde, kurban kesmelerini Müslümanlara emretti. Kendileri de iki kur­ban kesti. Satın aldığı semiz, boynuzlu beyaz koçtan birini keserken, “Allahım! Bu, senin birliğine ve senden bana gelenlere şe­hâ­det eden bütün ümmetim nâmı­nadır” dedi. İkincisini keser­ken ise, “Allahım! Bu da, Muhammed ve Mu­hammed’­in ev halkı içindir” buyurdu. Bundan, ken­dileri, ev halkı ve yoksullar yediler.[12]

İslam’da ilk Kurban Bayramı budur!




______________________________________

[1]Bakara, 183-185.
[2]Buharî, Sahih, c. 1, s. 11.
[3]Bir dirhem, üç gramdır.
[4]Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 103.
[5]Buharî, Sahih, c. 2, s. 120.
[6]İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 36-37.
[7]İbn Sa’d, a.g.e., c. 7, s. 391.
[8]İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 4, s. 1895.
[9]Taberî, Tarih, c. 2, s. 290-292.
[10]İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 248-249.
[11]Taberî, Tarih, c. 2, s. 290-292.
[12]İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 248-249.

Şâir Ka‘b Bin Eşref’in Öldürülmesi

(Hicret’in 3. senesi / Milâdî 624)

Ka’b b. Eşref, muhteris bir Yahudi, meşhur bir şâirdi. Bil­hassa muhteşem Be­dir muzafferiyetinden sonra, kıskançlık ve düşmanlığından Pey­gam­be­ri­miz ve Müslümanları hicveder dururdu. Mekke’ye giderek de müşrikleri Müslü­ma­n­lara karşı tahrikte bulunur, Bedir’de öldürülen müşrikler için mersiyeler dü­zerek onların intikam ve düşmanlık hislerini kabartmaya çalışırdı. Me­di­ne’de ise, Müslümanların kız ve hanımlarına dil uzatacak kadar küstahlık gös­terirdi.

Şiir ve hitabetin Arap hayatında büyük rol oynadığından daha evvel bah­set­miştik. O günün şiir ve hitabeti bugünün matbuatı seviyesinde tesir icra edi­yor­du. Dolayısıyla bu Yahudi şâirin İslam düş­manlığı yalnız kendisine âit kal­mı­yor, etrafa da sirayet ediyordu. Bu bakımdan, Resûl-i Ekrem, bu menhus ada­mın şiirleri üzerinde fazlasıyla duruyor, önüne geçmek için çareler arı­yor­du.

Ka’b’ın, yalnız şiirleriyle İslam düşmanlığı yapmakla iktifa etmediğini, hat­ta Pey­gam­be­ri­mizin vücudunu ortadan kaldırmak için menfur bir plânla sui­kast tertiplediğini bile, kaynaklardan öğreniyoruz.

Böyle bir adamın vücudu, İslamiyet için mahza zarardı. Bu bakımdan da yok edilmesi gerekiyordu.

Bu işi Resûl-i Ekrem’in müsaadesiyle ashaptan Muhammed b. Mes­leme, iki üç arkadaşıyla üzerine aldı. Bir ge­ce vakti evine giderek onu öldürdüler.[1]

Ka’b b. Eşref gibi şöhret sahibi birinin öldürülmesi, Yahudiler ara­sında bü­yük bir panik meydana getirdi. Kabilesinden bazıları Hz. Re­sû­lul­lah’ın huzu­runa çıkarak, Ka’b’ın masum olduğunu, öldü­rülmeyi haketmediğini şikayet suretinde arz ­edince, aldıkları cevap şu oldu:

“O, bizi hicv ve Müslümanlara (diliyle) eziyet etti; müşrikleri de bizimle har­be, bizimle uğraşmaya teşvik etti.”[2]

Bu hadiseden sonradır ki tarihte fitne ve fesat çıkarmakla meş­hur olan Ya­hudiler, bir nebze de olsa Peygamber Efendimize ve Müs­lümanlara karşı hür­metkâr ve yumuşak davranmaya başladılar. Açıktan açığa hakaret ve tahrikte bulunmadılar, ama adeta kan­larına karışmış bozgunculuk mesleklerinden gizli veya âşikâr hiçbir zaman da vazgeçmediler.

GATAFAN GAZÂSI

(Hicret’in 3. senesi Rebiülevvel ayı)

Bedir Zaferi, Pey­gam­be­ri­mizle sulh antlaşması akdetmemiş bulunan civar Arap kabilelerini de kara kara düşündürüyordu. Büyük kuvvet kazanmış bu­lunan Müslümanların bir gün kendilerinin de kapısını çalabileceği en­dişesini taşıyorlardı. Bu bakımdan, Bedir Harbi’nden sonra etraftaki Arap kabilelerinde bir ha­re­ket göze çarpar. Bu hareketlenme sonucu cereyan eden gazâlardan biri de, Gatafan veya Enmar Gazâsı’dır.

Benî Muharib yiğitlerinden sayılan Haris oğlu Du’sur (diğer nâmıyla Gav­res), Gatafan kabilesine mensup Sa’lebe ve Muharipoğullarından çok sa­yıda adam toplayarak Medine üzerine baskın düzenlemeye karar verdi. Mak­sat; gü­ya, Müslümanlara gözdağı ver­mek ve bir de Medine civarında bulabi­lirse bir şey­ler yağmalamak.[3]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, durumu derhal haber aldı. Medine’de yerine ve­kil olarak Hz. Osman b. Affan’ı bırakarak, aralarında atlıların da bulunduğu dört yüz elli kişilik bir kuvvetle çapulcu müşrikler üzerine yürüdü. Ancak Pey­gam­be­ri­mizin gelmekte olduğunu duyan yağmacılar, kaçıp tepelere sığın­mış­lardı. O anda kimse görülmedi. Sadece Sa’lebeoğullarından Cabir adında biri esir edildi. Durum kendisinden öğrenildi. Daha sonra İslam’a davet edil­di. O da icabet edip Müslüman oldu.[4]

Gavres’in Suikast Teşebbüsü

Çapulcuların tepelere sığındığını öğrenen Peygamber Efendimiz, bir müd­det burada beklemeyi uygun gördü. Bek­leme esnasında bir ara sağanak ha­linde yağmur yağdı. Efendimizin elbiseleri ıslandı. Kuruması için elbiselerini çıkarıp bir ağacın dalına astı. Kendisi de istirahat maksadıyla ağacın altına yanı üzerine uzanıverdi.

Baskın düzenlemek isteyenler, tepeden Resûl-i Ekrem’i göz­lüyorlardı. Pey­gam­be­ri­mizin, zırhını çıkarıp ağacın altına istira­hate çekildiğini, yanında da kimselerin bulunmadığını fark edince, heyecan ve sevinç içinde reisleri Gav­res’e haber verdiler:

“İşte, eline bir daha geçmez bir fırsat! Muhammed, ashabının yanından ay­rılıp tek başına kaldı. Ashabı gelip onu korumaya çalışıncaya kadar biz işini hallederiz!”

Gavres, derhal harekete geçti. Kimse görmeden, tam Peygamber Efendimi­zin başı üzerine geldi. Yalın kılıç elinde olduğu halde:

“Kim, seni benden kurtaracak?” dedi.

Resûl-i Ekrem, “Allah!” dedi; sonra da şöyle dua etti:

“Allahım! Beni onun şerrinden koru!”

Gavres, birden iki omuzu ortasına gaibden bir darbe yedi. Kılıç elinden düş­tü ve kendisi de yere yuvarlandı.

Bu sefer Fahr-i Âlem Efendimiz kılıcı eline aldı ve “Şim­di seni kim kurtara­cak?” dedi.

Gavres, “Hiç kimse!” dedi; sonra da, “Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de O’nun Re­sûlüdür. Artık bundan sonra hiçbir za­man senin aleyhinde kimseyi toplamayacağım” diye konuştu.

Bunun üzerine Resûl-i Zîşan Efendimiz, Gavres’i affetti. Gavres, giderken bir ara Resûl-i Ekrem Efendimize döndü ve “Vallahi, sen benden hayırlısın!” dedi.

Peygamber Efendimiz, “Elbette, ben buna senden daha lâyı­ğım” buyurdu.

Cesur ve pek cür’etkâr olan Gavres, kavmine dönünce, hayretler içinde, “Ne oldu sana, neden bir şey yapamadın?” diye sordular.

Gavres, onlara başından geçenleri anlattıktan sonra ilave etti: “Vallahi, ben şimdi insanların en iyisinin, en hayırlısının yanından geliyorum!”[5]

Bir ay kadar süren seferden sonra, Resûl-i Kibriya Efen­dimiz, Medine’ye ge­ri döndü.[6]

KARDE SERİYYESİ

(Hicret’in 3. senesi Cemaziyelâhir ayı)

Peygamber Efendimizin etrafa hâkim olması üzerine, müşrikler, ticaret yol­larını değiştirmek mecburiyetinde kalmışlardı. Sahil yoluyla Şam ticareti teh­li­keye düştüğün­den, Irak yoluyla Şam’a gitmeyi daha uygun ve emin bul­muş­lardı.

Hazırladıkları bir kervanı bu yolla Şam’a göndermişlerdi. Kervan­la birlikte gidenlerin içinde, Ku­reyş’in ileri gelenlerinden Saf­van b. Ümeyye ile Abdullah b. Ebî Rebîa da vardı.

Kaderin cilvesi bu… Tam o sırada müşriklerden biri Medine’ye geldi ve Ya­hu­dinin birinin evinde misafir kaldı. Kim bilir, onunla Müslümanlar aley­hinde hangi plânı kur­mak veya müşriklerin aldık­ları hangi kararı veya tertip­le­dikleri hangi plânı iletmek için gel­miş­ti? İçtiler, konuş­tu­lar, eğlendiler. Bu arada müş­rik, farkında olma­dan, bahsi ge­çen kervanın Irak yoluyla Şam’a gönderildiğini ağ­zın­dan kaçırdı. Tam bunu anlatırken oradan ashaptan Salit b. Nu­man geçi­yor­du. Haberi duydu ve derhal Hz. Re­sû­lul­lah’­ın huzuruna vara­rak durumu kendilerine arz etti.

Mevsim, kış idi.

Peygamber Efendimiz, yüz kişilik bir süvari kuvveti ha­zır­ladı. Kumanlığa Zeyd b. Hârise Hazretlerini tayin etti. Pazardan köle ola­rak satın alınan, son­ra­dan Pey­gam­be­ri­mizin evlatlık edindiği Zeyd, şimdi yüz kişilik bir sahabe müf­rezesinin kumandanı olmuştu. Bu, İslam’ın vazife ver­me­de, makam ve mevki sahibi kılmada, fa­kir zengin, köle efendi gözetmeden tatbik ettiği adalet ve liyakat pren­sibinin şaheser bir misâlidir!

Seriyyenin teşkil maksadı, kervanı yakalamaktı.

Zeyd b. Hârise, emrindeki kuvvetle yola çıktı ve Ku­reyş kervanının önünü kesti. Kervandakiler, beklemedikleri bir hadiseyle karşı karşıya kalmışlardı. Bu durumda tabana kuvvet kaçmaktan başka çareleri yoktu. Öyle yaptılar. Her şeylerini de, canlarını kurtarmak uğruna geride bıraktılar.

Zeyd Hazretleri, sahipsiz kalan malları alıp Medine’ye, Resûl-i Ekrem Efendimize getirdi. Beşte biri Beytü’l-Mâl’e ayrıldıktan sonra geri kalan beşte dördü seriyyeye katılan mücahitler arasında bölüştürüldü.

Bu arada, kervan kılavuzu Furât b. Hayyan da esir alınmıştı. Me­dine’ye ge­lince, Müslüman olduğu takdirde serbest bırakılacağı teklif edildi. Müslüman oldu ve kurtuldu.[7]

Peygamber Efendimiz, bu muvaffakiyetinden dolayı Zeyd b. Hârise’yi, “Seriyye kumandanlarının en hayırlısı, Zeyd b. Hârise’dir” buyurarak tebrik ve takdir etti.[8]

Bu seriyye, kumandanına izafeten Zeyd b. Hârise Se­riy­ye­si adıyla da anı­lır


____________________________________________________________________

[1]İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 58-59; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 33.
[2]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 34.
[3]İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 34.
[4]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 34.
[5]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 35; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 365; Kadı İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 81; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 161.
[6]İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 46; Taberî, Tarih, c. 3, s. 2.
[7]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 36.
[8]Suyutî, Camiü’s-Sağir, c. 2, s. 10.

Peygamberimizin Yeni Evlilikleri

(Hicret’in 3. senesi Şâban ayı)

Uhud Savaşı’ndan iki ay kadar önceydi.

Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer’in kızı Hz. Hafsa’yla evlendi.

Resûl-i Ekrem Efendimize peygamberlik vazifesi verilmeden önce dünyaya gelen Hz. Hafsa, daha önce Hu­neys b. Huza­fe’yle (r.a.) evlenmişti. Huneys ve­fat edince Hz. Hafsa dul kalmıştı.[1]

Hz. Ömer, kızını evvela münasip bir dille Hz. Osman’a, ondan müspet ce­vap alamayınca da Hz. Ebû Bekir’e vermek istemişti. Ancak o da bu isteğine müspet veya menfi hiçbir cevap vermemişti.

Bu durum karşısında üzülen Hz. Ömer, Resûl-i Ekrem Efendimize başvura­rak olup bitenleri anlattı. Hz. Ömer’in gönülden arzusunu fark eden Peygam­ber Efendimiz, kendisini daha fazla üzüntü içinde bırakmak istemedi ve “Ben, sana Osman’dan daha hayırlı bir damat, Osman’a da senden hayırlı bir kayın­peder söyleyeyim mi?” diye sor­du. Hz. Ömer, “Söyleyin yâ Re­sû­lal­lah!” de­yin­ce, Resûl-i Ekrem, “Sen, kızın Hafsa’yı ba­na nikâhlarsın; ben de kızım Üm­mü Gülsüm’ü Osman’a nikâhlarım!”[2]buyurdu.

Hz. Ömer’i bu teklif fazlasıyla sevindirdi ve derhal kabul etti. Böylece Pey­gamber Efendimiz, Hz. Hafsa’yı Ez­vac-ı Tâhi­rat arasına alırken, kızı Hz. Üm­mü Gülsüm’ü de Hz. Osman’a nikâhladı. Hz. Osman, daha önce de, Pey­gam­be­ri­mizin vefat eden kızı Hz. Ru­kiy­ye ile evliydi. Hz. Üm­mü Gül­süm’le ev­lenince kendisine “Zin­nu­reyn [İki Nur Sahibi]” lakabı verildi.

PEYGAMBERİMİZİN, HUZEYME KIZI HZ. ZEYNEB’LE EVLENMESİ

Huzeyme kızı Hz. Zeyneb’in kocası Ubeyde b. Hâris, Bedir Muharebesi’nde yaralanmış ve bu yaranın neticesi olarak Safra denilen mevkide vefat etmişti. Bu sebeple Hz. Zeyneb dul kal­mıştı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, kocasını İ’lây-ı Kelimetullah uğrunda şehit veren bu muhterem kadını, Hicret’in 3. senesi Ramazan ayında zevceliğe alarak şe­reflendirdi.

Hz. Zeyneb, fakirleri ve yoksulları beslediği, onlara çok acıyıp merhamet et­tiği için “Ümmü’l-Mesakin [Yoksullar Annesi]” diye ta­nınırdı.

Hz. Zeyneb, Peygamber Efendimizin yanında üç ay kadar kaldıktan sonra otuz yaşında iken vefat etti. Cenaze na­ma­zını bizzat Resûl-i Kibriya Efendimiz kıldırdı. Bâkî Kabristanı’na defnedildi.[3]

HZ. HASAN’IN DÜNYAYA GELİŞİ

Hicret’in 3. yılında Resûl-i Ekrem Efendimizi sevindiren bir hadise daha vuku buldu: Torunu Hz. Hasan dünyaya geldi. Hz. Hasan, Pey­gam­be­ri­mize to­runları arasında en çok benzeyeni idi. Bu sebeple, annesi Hz. Fâtıma onu se­ver­ken, “Re­sû­lul­lah’a benzeyen yavrum!” derdi.[4]

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, torunları Hz. Hasan ile Hüseyin’i son de­re­ce severdi. Onları zaman zaman omuzlarına alıp taşır ve “Onlar benim dün­ya­da öpüp kokladığım iki reyhanımdır (güzel kokan bir çiçek, fesleğen)”[5]bu­yur­du.

Yine Hz. Hasan’ı zaman zaman omuzuna alıp gezdirir ve “Allahım! Ben onu seviyorum; Sen de sev; onu seveni de sev!”[6]derdi.


______________________________________________________

[1]İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 81.
[2]İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 82-83.
[3]İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 296-297; İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 115; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 4, s. 1853.
[4]Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 6, s. 283.
[5]Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 323.
[6]Buharî, Sahih, c. 4, s. 217.