Resul-i Ekrem Efendimizin Pak Nesebleri

Cenab-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem’i yaratmıştı.

Başını kaldırıp bakan Âdem (a.s.), Arş-ı Âlâ’da muazzam bir nurla bir isim yazılı gördü: “Ahmed”

Merak edip sordu: “Yâ Rabbi! Bu nur nedir?”

Allah Teâlâ buyurdu: “Bu, senin zürriyetinden bir peygamberin nurudur ki onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed’dir. Eğer o olmasaydı, se­ni yaratmazdım!”[1]

İmanımızla kabul ettiğimiz bu muazzam gerçeği, milyarlarca sene sonra gelen o nurun sahibi de, bütün açıklığıyla ifade buyurmuşlardır.

Bir gün ashaptan Abdullah b. Câbir (r.a.), “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Ba­na, Al­lah’ın her şeyden evvel yarattığı şey ne­dir, söyler misin?”

Şu cevabı verdiler:

“Her şeyden evvel senin Peygamberinin nurunu, Kendi nurundan yarattı. Nur, Allah’ın kudretiyle dilediği gibi gezerdi. O zaman ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne cehennem, ne melek, ne semâ, ne arz, ne güneş, ne ay, ne insan ve ne de cin vardı.”[2]

Semâyı bütün haşmetiyle aydınlatan nur, sonra ilk olarak Hz. Âdem’in al­nında parladı. Sonra peygamberden peygambere geçerek Hz. İbrahim’e (a.s.) ka­dar geldi. Ondan da oğlu Hz. İsmail’e intikal etti.

“Peygamberlerin Babası” olarak anılan Hz. İbrahim’in iki oğlu vardı: İshak ve İsmail (a.s.). O, oğlu İshak’ın neslinden birçok peygamberin geleceğini Ce­nab-ı Hakk’ın ilhamıyla bilmişti. Ancak çok sevdiği Hacer’den dünyaya gelen oğlu İsmail’in (a.s.) neslinden peygamber gelip gelmeyeceği meçhul idi.

Bununla birlikte, ahir zamanda büyük bir peygamberin gönderileceğini de biliyordu. Bu sebeple de, Son Peygamberin, çok sevdiği oğlu İsmail’in neslin­den gelmesini şiddetle arzu ediyordu.

İlk bânisi Hz. Âdem olan yeryüzünün ilk mâbedi Kâbe, uzun zamanın geç­me­siyle yıkılmış, adeta yerle bir olmuştu. Hz. İb­rahim, bu mukaddes bina­nın tek­rar inşası için Cenab-ı Hak’tan emir aldı ve oğlu İsmail’le birlikte derhal ça­lışmaya koyuldu.

Kâbe’nin inşası tamamlanınca, baba oğul ellerini dergâh-ı İlâhî’ye açarak şöyle yalvardılar:

“Ey Rabbimiz! Neslimizden gelen Müslüman ümmet içinden bir peygam­ber gönder; ki o, onlara ayetlerini okusun, kitabı ve hükümlerini öğretsin, on­ları günahlardan te­mizlesin!”[3]

İşte, Cenab-ı Hak, yapılan bu samimi duayı cevapsız bırakmadı ve Hz. İs­mail’in neslinden, Peygamberlerin Reisi Hz. Muhammed’i (a.s.m.) göndererek kabul etti. Bu gerçeği bizzat Kâinatın Efendisi, “Ben, babam İbrahim’in duası­yım”[4]diyerek ifade buyurmuşlardır.

Hz. İsmail’in evlat ve torunları gittikçe çoğaldı ve Arap Yarımadası’nın her tarafına dağıldı. İçlerinden Adnanoğulları, onlar içinden Mudaroğulları ve on­lar içinden de Ku­reyş kabilesi diğerlerinden üstün ve farklı oldu. Ku­reyş ka­bilesi içinde ise, Hâşimîler kolu, hepsinden daha çok fazilet ve şeref buldu.

Bu gerçeği de bizzat kendileri şu şekilde ifade buyurmuşlardır:

“Allah, İbrahimoğullarından İsmail’i, İsmailoğullarından Ki­nâ­neoğullarını, Kinâneoğullarından da Ku­reyş’­i, Ku­reyş’­ten de Benî Hâşim’i, Benî Hâşim’den de beni seçmiştir.”[5]

Bütün kaynakların ittifakla belirttikleri, Kâinatın Efendi­sinin yirmi dedesine kadar uzanan neseb silsilesi şöyledir:

“Muhammed (a.s.m.), Abdullah, Ab­dül­mut­ta­lib (asıl is­mi Şey­be), Hâşim, Abdi Menaf [Muğîre], Kusayy, Kilab, Mür­re, Kâb, Lü­eyy, Galib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Hu­zey­me, Müd­rike [Amir], İlyas, Mudar, Nizar, Maad, Ad­nan.”[6]

İşte, Fahr-i Kâinat Efendimizin büyük dedeleri, bu zâtlardı. Her bi­rinin zür­riyeti çoğalmış ve her biri pek çok cemaatin reisi, birçok kabile ve aşiretin de­desi ve babası olmuşlardır.

Ancak ne vakit birinin iki oğlu olsa veya bir kabile iki kola ayrılsa, Sevgili Peygamberimizin soyu en şerefli ve en hayırlı olan tarafta bulunur ve her asır­da onun büyük dedesi kim ise yüzünde parlayan müstesna nurdan bili­nirdi.

Yirminci Dededen Sonraki Neseb Çizgisi

Neseb âlimlerince, Peygamber Efendimizin yirminci dedesi olan Adnan’ın, Hz. İbrahim’in neslinden olduğu ittifakla kabul edilmektedir. Adnan ile İbra­him (a.s.) arasında uzun bir zaman mesafesi vardır. Bir kısım neseb âlimleri arada kırk batın [göbek] bulunduğunu belirtirler.[7]

Buna binaen, aradaki zaman biriminin ne kadar uzun olduğunu az çok ta­savvur etmek mümkündür.

Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimizin yirminci dedesi Adnan’­dan Hz. İb­rahim’e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesi, ba­samak basamak tespit edile­memiştir. Bazı neseb âlimleri yedi, bazısı da dokuz göbekte Hz. İsmail’e Pey­gam­ber Efendimizin nesebini vardırmışlardır. Haliyle bu, arada birçok basa­mağın atlandığını ortaya koyar.

Adnan’dan Hz. İbrahim’e kadar

Bazı âlimler, Peygamber Efendimizin, Adnan’dan Hz. İbrahim’e vardır­dık­ları ikinci kademe neseb silsilesini şöy­le sıralarlar:

Adnan

Udd (veya Udad)

Mukavvim

Nahur (veya Sârih)

Teyrah

Ya’ruh

Yeşcub

Nabit

İsmail (a.s.)

İbrahim (a.s.)[8]

Ayrıca İbni İshak, bundan sonra da Resûl-i Ekrem Efendimizin neseb silsi­lesini ta Âdem’e (a.s.) kadar götürür.[9]Ancak belirtelim ki diğer kaynaklar bu sil­sile üzerinde ittifak etmiş değillerdir.


_________________________________________

[1] Kastalani, Mevahibü’l-Ledünniye, c. 1, s. 6.
[2] Kastalani, a.g.e., c. 1, s. 7.
[3] Bakara, 129.
[4] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 175; Taberî, Tarih, c. 2, s. 128.
[5] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 20; Müslim, Sahih, c. 7, s. 58.
[6] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 1-3; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 55-56; Belâzurî, Ensabü’l-Eşraf, c. 1, s. 12 v.d.; Taberî, Tarih, c. 2, s. 172-180.
[7] Mevlânâ Şiblî, Asr-ı Saadet, c. 1, s. 119.
[8] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 2; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 56.
[9] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 2-4.

Peygamber Efendimizin Meşhur Dedeleri

Şüphesiz, Kâinâtın Efendisinin nurunu alnında İlâhî bir emanet olarak taşı­yan atalarının tamamı hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Atalarından en çok bilgi sahibi olduklarımız ise, ona zaman bakımından en yakın olanlarıdır. Bu­rada onların hayat ve şahsiyetlerine kısa bir göz atmak yerinde olacaktır.

Kusayy

Peygamber Efendimizin, asıl ismi Zeyd olan dördüncü kuşaktaki dedesi Kusayy, mühim bir şahsiyetti. Kendisinin sadece Zühre adında erkek kardeşi vardı.

Hz. Âdem’den beri devam edip gelen Nur-u Ahmedî’yi alnında taşıma şe­refi, bu iki kardeşten Kusayy’a ihsan edilmişti. Büyük oğul olduğu için, ailenin re­isliği vazifesi de kendisine verilmişti. Küçüklüğünden beri kabiliyetiyle dik­katleri üzerinde toplayan Kusayy, büyüyünce Mekke’nin ileri gelen şahsiyetle­rinden biri oldu. Teşkilâtçılığı, idareciliği, adaletli kararları ile kısa zamanda Mekke halkı arasında büyük bir itimat kazandı. Bu sebeple Mekke’nin idaresi ona verildi. Mekke’yi ilk defa ma­hal­lelere o böldü; her kabileyi, kendilerine ayırdığı ma­hallelere o yerleştirdi. Mekke’nin en mühim işleri onun evinde gö­rüşülüp karara bağlanırdı. Kâbe’nin perdedarlığı, hacıların su ihtiya­cının kar­şılanması, onların ağırlanması, savaşa giderken bayrak dikme ve Mekke mecli­sini idare etmek gibi mühim işler, ona emanet edilmişti. Kâbe’nin karşısında ve kapısı Kâbe’ye bakan ilk ev, onun için inşa edilmişti. Bu ev, Mekke’nin bir ne­vi hükûmet binası veya içinde Mekke şehir devletinin her türlü iş ve meseleleri­nin görüşüldüğü bir parlamento idi. Ku­sayy’ın bu konağı, tarihte “Dâru’n-Ned­ve” ismiyle şöhret bul­muş ve Hicret’ten yarım asır sonrasına kadar da mu­ha­faza edil­miştir.

Kusayy, Mekke’de istisnasız herkes tarafından sevilir, sayılırdı. Al­nında taşı­dığı Fahr-i Kâinat Efendimize âit nuru, onu bütün Mekke halkının sevgilisi ve can dostu haline getirmişti.

Yaşlanınca, âdetleri üzere aile reisliği vazifesini en büyük oğlu Abdu’d-Dâr’a, “Sevgili oğlum! Seni bu kavme reis tayin ediyorum” diyerek teslim etti.

Ne var ki Abdu’d-Dâr, bu büyük vazifeyi yürütecek kabiliyete sahip de­ğil­di. Hayatı boyunca da babasının yerini dolduramadı. Çünkü Fahr-i Kâinat Efendimizin kutsî nuru onun değil, küçük kar­deşi Abdi Menaf’ın alnında par­lı­yordu. Onun da dört oğlu vardı: Hâşim, Abdü’ş-Şems, Muttalib ve Nev­fel.[1]

Hâşim

Hâşim, Resûl-i Ekrem Efendimizin ikinci kuşaktan dedesidir.

Mekke’nin ileri gelen eşrafından olan Hâşim, ticaretle uğraşırdı. Hedefine oldukça yaklaştığı için Nur-u Muhammedî onun alnında daha haşmetli bir su­rette parlıyordu. Bu parlaklığı nisbetinde birçok üstün fazileti de üzerinde ta­şırdı.

Son derece cömertti. Bir kıtlık yılında Mekke’de ekmek bulunmaz olmuştu. O, Şam’dan getirdiği has buğday unun­dan bembeyaz ekmekler yaptırmış, bir­çok deve ve koyun kestirmiş, ekmek, et ve et suyu [tirit] ile bütün Mekke hal­kına büyük bir ziyafet çekmişti.

Hâşim, üstün seciyeli, kabiliyetli, dirayetli, cömert, faziletli ve herkes tara­fından sevilen, sayılan yüksek bir şahsiyetin sahibi olduğu için, ismi, ailesine ve soyuna ad olmuştur. Bu sebeple, Fahr-i Kâinat Efendimizin de arasında bu­lundukları bu yüce soya, kendilerinden sonra “Hâşimîler” denilmiştir.

Hâşim’in dört erkek çocuğu olmuştu: Şeybe [Ab­dül­mut­ta­lib], Esed, Ebû Sayfî ve Nadle.[2]

Hâşim’in sadece erkek çocuklarından Şeybe ile Esed zürriyet vermiş, diğer­leri çoğalmamışlardır. Şeybe, Resûl-i Ekrem Efendimizin birinci kuşaktaki de­desidir. Esed ise, Hz. Ali ve annesi Fâ­tı­ma’­nın dayısıdır.

Ne var ki Esed sulbünden dünyaya gelen Hüneyn de zürriyet bırakma­yın­ca, bütün Hâşimîler sadece Ab­dül­mut­ta­liboğulları kolundan gelerek ço­ğalmış ve yeryüzüne dağılmışlardır.[3]

Şeybe [Ab­dül­mut­ta­lib]

Peygamber Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Doğuştan ak saçlı ol­duğundan kendisine “Şeybe” ismini vermişlerdi. Ab­dül­mut­ta­lib, onun lakabı­dır; ancak daha çok bu lakapla şöh­ret bulmuş ve anılmıştır.

Bu lakabı alışının hikâyesi şöyle anlatılır:

Şeybe, küçüklüğünde Medine’de dayılarının yanında kalıyordu. Bir gün ma­halle arkadaşları, diğer çocuklarla, Medine’­de bir meydanda ok atışı yapı­yorlardı. Bütün çocuklar arasında, alnında parlayan Kâinatın Efendisine âit nur sebebiyle rahatlıkla fark ediliyordu. Çocukların bu yarışmasını seyretmek için büyüklerden bir kalabalık da orada toplanmış bulunuyordu.

Ok atma sırası Şeybe’ye gelmişti. Okunu yayına yerleştirdi. Ken­din­den emin bir tavırla yayını gerdi. Bir an nefesini kesip yayını salıverdi. Yaydan fır­layan ok, hedefe tam isabet etmişti! Herkes hayranlık dolu bakışlarla kendisine bakarken, o ise bu başarıdan duyduğu sevinç ve heyecanı şu sözlerle dile geti­riyordu:

“Ben, Hâşim’in oğluyum! Ben, (Betha) Beyinin oğluyum! Okum elbette he­defini bulur!”

Seyre gelen büyükler, Şeybe’nin bu övücü sözlerini duydular. Hâris bin Abdi Menafoğullarından biri yanına yaklaştı ve sorup su­al ederek onun Hâ­şim’in oğlu olduğunu öğrendi. Mek­ke’ye dönüşünde bu adam, durumu am­cası Muttalib’e anlattı ve böylesine kabiliyetli ve zeki bir çocuğun yabancı ilde bırakılmasının doğru olmayacağını belirtti.

Muttalib, bu haber üzerine derhal Medine’ye vardı. Şey­be’yi alarak Mek­ke’ye getirdi. Muttalib, terkisinde yeğeni Şeybe’yle Mekke sokaklarına gi­rer­ken sordular: “Bu çocuk kim?”

Göz değmesinden korkan Muttalib’in ağzından, “Kölemdir” sözü çıktı.

Evine gelince, karısı Hatice de kendisine aynı soruyu yöneltti. Yine cevabı, “Kölemdir” oldu.

Ertesi gün amcasının kendisine aldığı güzel elbiselerle Mekke sokaklarında dolaşmaya başlayınca, herkes onun kim olduğunu me­rak etmeye ve sormaya başladı. Bilenler, “Ab­dül­mut­ta­lib [Muttalib’in Kölesi]” diye cevap veriyorlardı.

İşte, böylece o günden sonra, her ne kadar kim olduğu bilâhare ortaya çık­tıysa da, Şeybe’nin adı “Abdü’l-Muttalib [Muttalib’in Köle­si]” olarak kaldı.[4]


____________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 66, 70, 74; Taberî, Tarih, c. 2, s. 181-185.
[2] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 75, 80.
[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 79-80.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 82-83.

Abdülmuttalib’in Rüyâsı

Aradan yıllar geçti.

Alnında parlayan Kâinatın Efendisine âit nur, onu Ku­reyş’in reisliği maka­mına getirip oturttu.

Sıcak bir yaz günü idi.

Kâbe’nin yanındaki Hicr mevkiinde serin bir gölgede uyuyordu. Bir rüya gördü. Rüyasında bir zât, kendisine şöyle seslendi:

“Kalk, Tayyibe’yi kaz!”

Sordu: “Tayyibe nedir?”

Fakat o zât, sorusuna hiçbir cevap vermeden uzaklaşıp gitti:

Uyanan Ab­dül­mut­ta­lib, heyecanlı idi. “Tayyibe” ne demekti? Tayyibe’yi kazmak nasıl olurdu? Rüyaya bir mana veremeden merak içinde o gün ve ge­ceyi geçirdi.

Ertesi gün, aynı yerde yine uykuya dalmıştı. Aynı adam tekrar göründü ve seslendi: “Kalk, Berre’yi kaz!”

Rüyasında şaşkına dönen Ab­dül­mut­ta­lib, yine sordu: “Ber­re nedir?”

Adam yine hiçbir cevap vermeden oradan uzaklaşıp gitti.

Ab­dül­mut­ta­lib, derin uykudan daha büyük bir merak ve heyecan içinde uyandı. Ne var ki gördüklerine bir türlü mana veremiyordu. O gün ve geceyi yine gördüğü rüyanın tesirinde geçirdi.

Ertesi gün idi. Yine aynı yerde yatıyordu. Aynı adam gelerek kendisine, “Kalk” dedi. “Mednune’yi kaz!”

Derin uykuda Ab­dül­mut­ta­lib, adama, “Mednûne nedir?” diye sor­du, ama adam yine cevap vermeden uzaklaşıp gitti.

Ab­dül­mut­ta­lib’in merak ve heyecanı son haddine ulaşmıştı. Üç gün üst üste gördüğü rüyanın boş olmadığını elbette biliyordu; ama manasını anlayacak en ufak bir ipucuna da sahip değildi.

Dördüncü gün yine aynı yerde uykuya yatan Ab­dül­mut­ta­lib, aynı adamın geldiğini gördü. Adam bu sefer şöyle seslendi:

“Zemzemi kaz!”

Ab­dül­mut­ta­lib, “Zemzem nedir, nerededir?” diye sorunca da adamın ce­vabı şu oldu:

“Zemzem bir sudur ki hiç kesilmez, dibine erilmez. Hacıların su ihtiyacını onunla karşılarsın. O, Kâbe’de kesilen kurbanların kanlarının döküldüğü yer ile terslerinin gömüldüğü yer ara­sın­da­dır. Alaca kanatlı bir karga gelip orayı gagalar. Orada karınca yuvası da var­dır!”[1]

Uyanan Ab­dül­mut­ta­lib’in heyecanına bu sefer sevinç de katılmıştı. Çünkü rüyayı manalandırmak için ipucunu elde etmişti. Zem­zem kuyusundan defa­larca bahsedildiğini duymuştu. Fakat onun yerini kimse bilmiyordu. Çünkü Cürhümlüler, Mekke’den düşman istilâsı önünden kaçarken Kâbe’nin bütün kıymetli mallarını zemzem kuyusuna atmış, kuyunun üstünü de toprakla bir edip belirsiz bir hale getirmişlerdi. O zamandan beri zemzemin ismi var, ken­disi yoktu.[2]

Ab­dül­mut­ta­lib, artık zemzemin yerini bulup kazmakla vazifelendirildiğini anlamıştı. Derhal araştırmaya koyuldu. Rüyasında kendisine öğretilen yere git­ti. Bu sırada alaca kanatlı bir karganın süzüldüğünü ve yere konarak gaga­sıyla bir yeri karıştırdıktan sonra havalanarak göğe doğru yükseldiğini gördü.

Ab­dül­mut­ta­lib’in sevincine diyecek yoktu. Senelerden beri gizli kalmış, ha­yat bahşeden bir kuyuyu bulma ve ortaya çıkarma şerefine erecekti. Zemze­min yerini tespit etmişti ve sıra, kazmaya gelmişti. Bu şerefi başkasına kaptır­mak ve bu sırrı başkalarına açmak istemiyordu. Bunun için ertesi gün yanına bir tek oğlu olan Hâris’i alarak tespit edilen yere gitti ve kazmaya başladılar. Bir müd­det devam eden kazı sonucu zemzem kuyusunun örülmüş duvar taş­larıyla bir daire şeklindeki ağzı meydana çıktı. Ab­dül­mut­ta­lib sevinçliydi, he­yecanlıydı. Adeta gözlerine ina­namıyordu. Ama gözlerine inansa da inanma­sa da görü­nen, bir kuyu ağzı idi. Tekbir getirmeye başladı: “Allahü Ekber! Al­lahü Ekber!”

Ab­dül­mut­ta­lib ve Ku­reyş İleri Gelenleri

Ab­dül­mut­ta­lib’in bu faaliyetini başından beri gözleyen Ku­reyş­li­ler, işin ar­tık ortaya çıkmak üzere olduğunu fark edince, büyüklerine haber verdiler. Bir müddet sonra Ku­reyş büyükleri, kazılan yere gel­diler ve Ab­dül­mut­ta­lib’e, “Ey Ab­dül­mut­ta­lib! Bu, babamız İsmail’­in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız var. Bizi de bu işe ortak et” dediler.

Ab­dül­mut­ta­lib, “Hayır, yapamam” dedi. “Bu iş sadece ba­na tahsis edilmiş ve aramızdan ancak bana verilmiştir!”

Ab­dül­mut­ta­lib’in bu kesin cevabı, Ku­reyş ileri gelenlerinin hoşuna gitmedi. İçlerinden Adiyy b. Nevfel şöyle konuştu:

“Sen, yalnız bir adamsın. Tek oğlundan başka dayanacağın bir kim­sen de yok. Nasıl olur da bize karşı gelir, bize boyun eğ­mez­sin?”

Bu söz, Ab­dül­mut­ta­lib’in adeta içini yaktı. Çünkü Ku­reyş­liler, onu kimse­sizlikle küçümsüyorlardı. Bu anlayıştan fazlasıyla rahatsız olduğunu haliyle de belli etti. Bir müddet üzüntü içinde sustu. Sonra içini şöyle döktü:

“Ya, demek sen beni yalnızlık ve kimsesizlikle ayıplıyor­sun, öyle mi?”

Muhatabından hiçbir cevap gelmeyince, bir müddet düşündükten sonra, el­lerini açarak yüzünü semâya doğru çevirdi ve “Yemin ederim ki” dedi. “Al­lah bana on erkek çocuk verirse, bunlardan bi­ri­sini Kâbe’nin yanında kurban ede­ceğim!”[3]

Ab­dül­mut­ta­lib’in bu sözleri, hem bir dua, hem bir yemin, hem de bir adak idi.

Şam’a Gidiş

Hadisenin burada sona ermeyeceği belli idi. Durum da bir hayli nâzikti. Böyle hadiseler yüzünden aralarında çok defa çarpışmalar patlak vermişti. Bu­nu bilen Ab­dül­mut­ta­lib, kazı işinden o anlık vaz­geçti ve işin bir hakem tara­fın­dan halledilmesini teklif etti. Teklifi kabul gördü.

Hakemi tespit ettiler: Şam’da oturan Sa’d b. Hüzeym…

Amcalarından birkaçını yanına alan Ab­dül­mut­ta­lib, Ku­reyş kabilelerinin ileri gelenlerinden bir grupla Şam’a doğru yolu çıktı.

Ne var ki henüz Şam’a varmadan İlâhî kader onları dur­durdu. Ab­dül­mut­ta­lib ve yanındakilerin suları, alev sa­çan çölün ortasında bitti. Bu, kendileri için en büyük, en şid­detli düşmandan daha da tehlikeliydi. Ab­dül­mut­ta­lib’­in mü­racaatına, Ku­reyş ileri gelenleri, “Suyumuz ancak bi­ze yeter!” diyerek red ce­vabı verdiler.

Ab­dül­mut­ta­lib ile yakınlarının hayatı büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bu­lunuyordu. Ellerinde yapacakları hiçbir şey de yoktu. Çöl ortasında su ara­mak, serabın peşinde koşmaktan fark­sızdı.

Ab­dül­mut­ta­lib’in Su Aramaya Çıkması

Fakat her şeye rağmen Ab­dül­mut­ta­lib, devesine atladı ve etrafta su ara­ma­ya koyuldu. Diğerleri ise, kendi ve yakın akrabalarının susuzluktan ölüp gide­cekleri ânı bekliyorlardı.

Ama, ümitleri kursaklarında kaldı. Kâinatın Efendisinin mukaddes nurunu alnında taşıyan Ab­dül­mut­ta­lib, bir vadiden geçerken devesinin ayağı bir ara kuru otlar arasına gömülmüş irice bir taşa takıldı. Deve tökezledi, taş ise ye­rin­den yuvarlandı. Yere düşmemek için devesine sımsıkı yapışan Ab­dül­mut­ta­lib, dönüp arkasına bakınca gözlerine inanamadı: Alev saçan çöl­de, yuvarla­nan ta­şın çukurunda pırıl pırıl parlayan bir avuç su gördü!

Devesinden indi. Kılıcıyla taş kovuğunu genişletince su daha da gür ak­ma­ya başladı. Az zamanda önündeki çukurda fazlasıyla su birikmişti. Geri dönen Ab­dül­mut­ta­lib, sevinç çığlığı bastı: “Gelin! Hem size, hem hayvanları­nıza ye­te­cek kadar su buldum!”

Hepsi, yeniden hayata kavuşmuş gibi sevindiler. Su başına giderek hem kana kana içtiler, hem de hayvanlarına içirdiler.

Bir ara Ab­dül­mut­ta­lib, kendisine su vermeyen Ku­reyşlilere döndü ve ses­lendi: “Suya gelin, suya! Allah bize su verdi. Hem ken­diniz için, hem de hay­vanlarınızı sulayın! Haydi, durmayın gelin!”

Ku­reyşliler, mahcup mahcup kaynağa yanaştılar. Kana kana sudan içtiler. Hayvanlarını suladılar. Kırbalarındaki bayat suyu dökerek temiz suyla dol­durdular.

Ku­reyşliler, zemzem kuyusunu kazan ellerin kendilerine sundu­ğu bu serin ve temiz suyu içer içmez, âlemleri birden değişti. Mahcup ve suçlu bir eda için­de Ab­dül­mut­ta­lib’e dönerek, “Ey Ab­dül­mut­ta­lib!” dediler. “Artık sana di­yecek bir sö­zümüz yok! Anladık ki zemzemi kazmak senin hakkın. Bu işe an­cak sen lâyıksın. Vallahi, zemzem hususunda seninle bir daha münakaşa et­meyeceğiz! Artık hakeme gitmeye de gerek görmüyoruz!”

Ve hakeme gitmeden, yarı yoldan tekrar Mekke’ye hep bera­ber döndüler.[4]

Mekke’ye dönen Ab­dül­mut­ta­lib, oğlu Hâris’le birlikte kazı işine devam etti ve kısa zamanda zemzemi ortaya çıkardı.

Kıymetli Mallar İçin Kur’a Çektiler

Zemzem kuyusundan bazı kıymetli mallar da çıktı. Bunlar arasında altın­dan iki geyik heykeli ile kılıçlar ve zırhlar da vardı.

Zemzemi ortaya çıkarma hakkını daha önce Ab­dül­mut­ta­lib’e bırakan Ku­reyş ileri gelenlerinin, bu kıymetli malları görünce, hırs damarları tekrar ka­bar­dı. Yine Ab­dül­mut­ta­lib’in başına dikildiler. “Ey Ab­dül­mut­ta­lib!” dediler. “Bu mallara seninle beraber ortağız. Bunlarda bizim de hakkımız var!”

Cömert ve sabırlı Ab­dül­mut­ta­lib, önce, “Hayır. Sizin bu mallar üzerinde hiçbir hakkınız yok” diyerek isteklerini reddetti. Sonra yine cömertlik ve mert­li­ğini ortaya koydu: “Ben yine de size yumuşak davranayım! Aramızda kur’a çe­kelim!”

Bundan memnun olan Ku­reyş ileri gelenleri, “Peki, bu kur’­ayı nasıl ve ne şekilde yapacaksın?” diye sordular.

Ab­dül­mut­ta­lib, kur’ada takip edilecek usûlü anlattı: “İlk kur’a Kâbe için, iki kur’a benim için, iki kur’a da sizin için çekeriz. Kur’ada kime ne çıkarsa onu alır, çıkmayan da mahrum kalır!”

Bu usûl, tarafsız bir hal çaresi idi. Bu sebeple Ku­reyş­liler sevindiler ve Ab­dül­mut­ta­lib’in bu davranışını takdir ettiler. “Doğrusu” dediler. “Pek insaflı davrandın!”

Kâbe’nin içindeki Hübel putunun yanına vardılar ve kur’a çektiler. Kur’a so­nucu, Ku­reyş ileri gelenlerinin bu mallarda hakları olmadığını bir kere daha ortaya koydu: Altından geyik heykeller Kâbe’ye, kılıç ve zırhlar Ab­dül­mut­ta­lib’e düştü.[5]Onların payı ise mahrumiyet oldu. Ama artık itiraz edecek du­rum­ları kalmadı ve mesele böylece kapandı.

Ab­dül­mut­ta­lib, kılıç ve zırhları dövdürüp sac haline getirdikten sonra bu­nunla Kâbe’nin kapısını kapattı. Böylece, Kâbe’yi altınla süsleyenlerden oldu.

Zemzem kuyusunu ortaya çıkardığı zaman Ab­dül­mut­ta­lib’­in yaşı kemâl yaş olan kırka ayak basmıştı.

Otuz yıl sonra, Cenab-ı Hakk’ın ihsanıyla erkek çocuklarının sayısı onu buldu. Bu sırada seneler önce yaptığı vaadini hatırladı: Erkek çocuklarından birini Kâbe’de kurban etme vaadi. Ama hangisini? Hepsi de birbirinden güzel ve sevimli idi; fakat Abdullah çok daha başka idi.


_______________________________________

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 150-151.
[2] Geniş bilgi için bkz. M. Dikmen-B. Ateş, Peygamberler Tarihi, c. 1, s. 229-232.
[3] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 160; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 88; Taberî, Tarih, c. 1, s. 128.
[4] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 152-153; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 84.
[5] İbn Hişam, Sîre, c. 1. s. 145-146; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 85.

Peygamberimizin Babası Hazreti Abdullah

Abdullah, Ab­dül­mut­ta­lib’in erkek çocuklarından sekizincisi idi.[1]Sîret ve su­rette diğer kardeşlerinden çok farklıydı.

Dünyaya gelir gelmez babasının alnında parlayan Nur-u Mu­hammedî, onun alnına geçmişti. Bu nur, yüzüne harika bir güzellik ve müstesna bir tatlı­lık bahşetmişti. Ama hiç kimse, bu güzellik ve tatlılığın nereden ve niçin geldi­ğinin farkında değildi.

Ab­dül­mut­ta­lib’in, Oğullarıyla Konuşması

Artık oğullarının onu da büyümüştü.

Vaadini unutmayan Ab­dül­mut­ta­lib, onları bir gün bir araya topladı ve işin hikâyesini anlatarak, içlerinden birini kurban etmesi gerektiğini bildirdi. Hepsi de tereddütsüz râzı oldular. Sonra da babalarına sordular: “Peki nasıl yapalım bunu? Kimin kurban edileceğini nasıl tespit edelim?”

Ab­dül­mut­ta­lib, böyle bir durumda ne yapılması gerektiğini bi­liyordu. Şöyle dedi:

“Her biriniz birer ok alın, üzerine kendi isminizi yazın ve ok­ları bana ve­rin!”

İtaatkâr çocuklar, babalarının emrini derhal yerine getirdiler. Her biri ok­danlığından bir ok çekti; üzerine kendi ismini yaz­dıktan sonra, babasına uzattı.

Okları toplayan Ab­dül­mut­ta­lib, doğruca Kâbe’ye vardı. Meselenin nasıl halledileceği anlaşılmıştı artık: Hübel putunun yanında ok çekilecek, kimin oku çıkarsa o kurban edilecekti.

Böyle durumlarda, Ku­reyş, bu usûle başvururdu.

Kur’a Çekilişi

Kâbe’nin yanına varan Ab­dül­mut­ta­lib’in etrafını şehir halkı sarmıştı. Elin­deki on oku, Allah’a verdiği sözünden caymış sayılmaması için, tereddütsüz, ok çekme memuruna uzattı. On okun üzerinde on ciğerpâresinin ismi vardı. Hangi ok çıkarsa çıksın, ciğerinden bir parça kopacaktı.

Memur, oklardan birini çekti. Üzerindeki ismi titrek bir sesle okudu: “Ab­dullah!”

Şefkatli baba, duyduğuna inanmak istemedi; oku memurun elinden çekip aldı, dikkatlice baktı ve okudu: “Abdullah…”

Göz pınarları bir anda yaşlarla doldu. Boğazında hıçkırıklar düğümlendi. Şefkati ve hisleri öylesine kabardı ve coştu ki bir an “Ola­maz!” diyerek haykı­racak gibi oldu. Son anda Allah’a verdiği sözü hatırlayarak, çelik gibi irade­siyle şefkat ve hislerine gem vurdu. Yıkılmış bir halde, yüzünü Kâbe’den evine doğru çevirdi ve ümitsiz ümitsiz yürüdü.

Evinde herkes onu bekliyordu. Hiçbirinin kur’a sonucundan haberi yoktu. Eve giren Ab­dül­mut­ta­lib’in gözleri bir anda, pırıl pırıl parlayan oğlu Abdul­lah’ın yüzüne dikildi. Şefkat ve merhametinin tekrar kabarıp his dünyasının içine girdiğini görünce, yüzünü başka tarafa çevirdi. Teslimiyet içinde bakan oğullarını daha fazla merakta bırakmak istemedi ve şöyle konuştu:

“Abdullah! Allah, kendisine kurban edilmek üzere seni seçti. Bu şerefi kar­deşlerin arasında sana ihsan etti!”

Ab­dül­mut­ta­lib ailesini ve evini alev alev yakan bu haber, bir anda Mekke sokaklarını da hüzün ve kedere boğdu. Herkes birbirine soruyordu: “Abdullah mı, o güzel, o tatlı çocuk mu kur­ban edilecek?”

Ab­dül­mut­ta­lib, yanan yüreğine, kasırgalaşan hislerine, okyanus dalgalarını andıran şefkat ve merhamet duygularına aldırmadan, biricik oğlu Abdullah’ın bileğini kavradı ve onu doğruca İsaf ve Nâile putlarının yanına götürdü. Nur yüzlü Abdullah’ta sanki Hz. İsmail’in teslimiyeti vardı. Yüzünde en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi görünmüyordu.

Ab­dül­mut­ta­lib’in bir elinde bıçak, diğer elinde oğlu Ab­dul­lah’ın eli vardı. Kurban edilmesi için her şey tamamdı. Bu sırada birtakım gürültüler duyuldu. Ku­reyş eşrafı geliyordu. İçlerinden biri seslendi: “Ey Ab­dül­mut­ta­lib! Ne yap­mak isti­yor­sun?”

Ab­dül­mut­ta­lib, nur yüzlü oğluna bakarak cevap verdi: “Onu kurban ede­ceğim!”

Bu cevap, kalabalık arasında hayret ve heyecan meydana getirerek dalga­landı. Müdahale ettiler. “Ey Ab­dül­mut­ta­lib!” dediler. “Bu nasıl olur? Sen ki Mekke’nin büyüğüsün. Böyle ya­parsan, sonra herkes senin yaptığını yapmaz mı? Herkes oğlunu kurban ederse bizim de soyumuz kesilmez mi?”

Bütün kalabalık, Ab­dül­mut­ta­lib’in aleyhindeydi. Hatta hisleri, duyguları da… Lehinde olan tek şey, çelikten iradesiydi. Allah’ına söz vermişti ve bu sö­zünü mutlaka yerine getirmeliydi. Çünkü Allah, onun istediğini vermişti: On erkek çocuk ihsan etmişti. Kurban etmemek, O’na karşı nankörlük olurdu.

Bu sırada Abdullah’ın dayısı Abdullah b. Muğîre ortaya atıldı ve “Ey Ab­dül­mut­ta­lib!” dedi. “Vallahi, meşru bir mâ­zeret ol­ma­dıkça sen onu kurban edemezsin! Onu kurtarmak için, gerekirse bütün malımızı vermeye hazırız!”

Ab­dül­mut­ta­lib’in duyguları, şefkati, merhameti de sanki dillenmiş ve ken­di­sine aynı şeyleri haykırıyorlardı. Fakat çelikten iradesi bir türlü gevşemi­yor­du.

Ku­reyşliler ve oğulları, yalvarmalarının netice vermediğini görünce, bu se­fer şöyle bir teklifte bulundular:

“Ey Ab­dül­mut­ta­lib! Abdullah’ı al, Şam’a git! Orada bir kadın var: Kâhin ve bilgin bir kadın. Doğudan batıdan zorlukta kalan herkes, ülkeler aşıp ona gi­der. Herkesin derdine bir çare bulur. Elbette senin için de bir çare bulur. ‘Ab­dullah boğazlanacak’ derse, gel, onu boğazla; yok, eğer seni de, Abdullah’ı da, bizi de üzüntüden kurtaracak bir çare bulursa, ona göre hareket edersin!”[2]

Bu fikir, Ab­dül­mut­ta­lib’in aklına yattı. Derhal Abdullah’ı yanına alarak Şam’a doğru yola çıktı. Medine’ye geldiklerinde, kâhin kadının Hayber’de ol­duğunu öğrendiler. Oradan Hayber’e geldiler. Arrafe adındaki kâhineyi bul­dular.

Ab­dül­mut­ta­lib, durumu olduğu gibi anlattı.

Kadın sordu: “Sizde bir insanın diyeti nedir?”

Ab­dül­mut­ta­lib, “On deve” dedi.

Bunun üzerine kâhin kadın, “Gidin, on deve hazırlayın. Çocukla on deveyi alıp, ok çektiğiniz yere götürün. Bir tarafta çocuğunuz, diğer tarafta ise on de­ve olmak üzere ikisi arasında ok çekin. Eğer ok develere çıkarsa, develeri kur­ban edip çocuğu kurtarın; yok, eğer ok çocuğa çıkarsa, her defasında deve­lerin sayısına bir diyet mik­tarı daha ekleyerek Rabbiniz sizden râzı oluncaya kadar ok çekmeye devam edin! Ne zaman ok develere çıkarsa, onları boğazla­yıp kur­ban edin. Bu şekilde hem Rabbinizi râzı etmiş, hem de çocuğunuzu kurban ol­maktan kurtarmış olursunuz” dedi.[3]

Ortaya konan çareyi uygun bulan Ab­dül­mut­ta­lib, sevinçten uçacak gibi ol­du. Vakit kaybetmeden Mekke’ye döndü. Ab­dül­mut­ta­lib ailesi ve Mekke halkı da bu habere son derece sevindi.

Kur’a Neticesi

Mekke’ye dönüşünün ertesi günü idi.

Ab­dül­mut­ta­lib, biricik oğlu Abdullah’ı ve on deveyi alarak Kâbe’ye gitti. Kâ­hin kadının tavsiyesi üzerine, Abdullah ile on deve arasında kur’a çekile­cek­ti.

Ab­dül­mut­ta­lib, sevinç içinde memura “Çek!” dedi.

Çekilen ok Abdullah’a çıktı!

Develerin sayısını yirmiye çıkardılar.

Memur tekrar oku çekti. Ok yine Abdullah’ı gösterdi!

Develer otuza çıkarıldı. Ok tekrar Abdullah’a isabet etti.

Develer kırk oldu. Ok yine Abdullah’a çıktı.

Elli oldu. Ok Abdullah’a çıkmakta ısrar ediyordu!

Altmış, yetmiş, seksen, doksan oldu. Ok, ısrarla Abdullah’ı gösteriyordu! San­ki başka bir âlemden emir alır gibiydi.

Ab­dül­mut­ta­lib, hayret ve heyecan içindeydi. Her çekim esnasında ellerini semâya doğru kaldırarak dua etmekten de geri durmuyordu.

Nihayet, develerin sayısı yüzü buldu.

Tekrar ok çekilince, merakla bakanlar derin bir nefes aldılar. Çünkü ok, de­velere çıkmıştı!

Herkes gibi Ab­dül­mut­ta­lib’in de gözleri sevinçle parladı. Fakat onun bu se­vinci fazla sürmedi. Derhal ciddileşti. Kendisini fazla tebrike imkân tanımadı ve şöyle konuştu:

“Vallahi, üst üste üç defa daha çok çekeceğim; ta ki kal­bim mutmain olsun!”

Çekiliş üç defa daha tekrarlandı. Her defasında sevinç çığlıkları atılıyordu. Çünkü üç seferinde de ok, develere çıkmıştı.

Bu sevincini Ab­dül­mut­ta­lib, “Allahü Ekber, Allahü Ek­ber!” diyerek izhar etti ve diz çökerek duada bulundu.

Böylece Abdullah, kurban edilmekten kurtuldu.

Sevgili oğlunun kurban edilmekten kurtulmasına son derece sevinen Ab­dül­mut­ta­lib, yüz devenin Safâ ile Merve arasına götürülüp, yan yana kurban edilmesini emretti. Emri derhal yerine getirildi. Kurban edilen develerin etle­rinden Mekke halkı bol bol istifade etti. Alamadıklarını da kurtlar, kuşlar, kö­pekler, vahşî ve ehil bütün hayvanlar paylaştılar.

O günden itibaren, Ku­reyşliler ve Araplar arasında, bir insan diyetinin yüz deve olarak kabul edilme âdeti benimsendi.[4]

Resûl-i Ekrem Efendimiz de, bu âdeti olduğu gibi bırakmıştır.[5]

Hz. Abdullah’ın İffeti

Aynı gündü.

Herkes neticeden memnun, kur’a yerinden dağılıyordu. Ab­dül­mut­ta­lib de sevgili oğluyla birlikte şehre geliyordu. Kâbe’­nin yanından geçerlerken, baba­sından bir hayli geride kalmış Abdullah’ın karşısına bir kadın dikildi. Bu ka­dın, Abdullah’ın dillere destan güzelliğine hayranlardan biri olan, Varaka b. Nev­fel’in kız kardeşi Rukiyye idi. O da, kardeşi Varaka gibi eski mu­kaddes ki­tapları okumuş, o kitaplarda ahir zamanda gelecek peygamberin sıfatlarını gör­müş ve öğrenmişti. İç âleminde, Abdullah’ın yüzünde, o âna kadar hiç kim­sede görmediği müstesna parlaklıkla karşı karşıya kalınca, bu sıfatlarla münâ­sebet kurdu. Bu şerefi başkasına kaptırmamak için de, adeta güzelliğini ve if­fetini unutarak Abdullah’ın yanına yaklaştı ve fısıldadı:

“Delikanlı, biraz dursana!”

Abdullah durdu.

Kadın, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu.

Yüzünde parlayan nurun masumiyeti içinde Abdullah, “Babamla gidiyo­ruz” diye cevap verdi.

Kadın, bu masum cevap üzerinde pek durmadı ve asıl maksadını açıkladı. “Abdullah “ dedi. “Benimle şimdi evlenir misin?”

Abdullah’ın yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi. Masumiyetini yırtmak isteyen bu teklife pek aldırmadı ve yoluna devam etmek istedi.

Fakat Rukiyye, ona sahip olmak istiyordu. Arzusunu bir başka teklifle câzib hale getirdi. “Eğer” dedi. “Benimle evlenme­yi kabul edersen, senin için kurban edilen develer kadar develerim var, onların hepsini sana vereyim!”

Abdullah, bu câzib teklife de iltifat etmedi ve iffetini ser­gileyen şu cevabı verdi:

“Haram öyle acıdır ki ölüm acısı onun yanında çok hafif kalır; helâl ise çok tatlıdır. Ey kadın, sen git, açıkça helâlinden ara! Şeref ve iffet sahibi olanlar, namuslarını ve dinlerini titizlikle korurlar. Onlar, namussuzluk demek olan bir işe nasıl teşebbüs ve cesaret edebilirler?”[6]

Bu asil cevabından sonra da, güzel Rukiyye’nin hüzün ve hay­ranlığı birleşti­ren bakışları önünde yoluna devam etti.

Günler sonra, evlenmiş bulunan Hz. Abdullah, aynı ka­dınla Mekke sokak­la­rında bir kere daha karşılaştı. Aynı Rukiyye, ona karşı en ufak bir arzu ve has­ret belirtisi göstermedi; bilâkis, hissiz ve bakışları, hayranlık şöyle dur­sun, çok donuktu.

Abdullah sebebini sordu: “Ne oldu sana? Halin değişmiş!”

Rukiyye, “O gün, alnında esrarlı bir nur parlıyordu. O nur kar­şısında ken­dimden geçtim. Ama şimdi onu göremiyorum!” diye cevap verdi.

Evet, Hz. Abdullah’ın alnında parlayan nur artık yoktu.

Çünkü o nur Kâinatın Efendisine hamile olan, annelerin en büyüğü Hz. Âmine’ye intikal etmişti.

Aslında, Hz. Abdullah’a hayran ve meftun olan sadece bu kadın değildi. Kötü ahlâktan uzak, tertemiz ve en güzel haslet ve faziletlerle bezenmiş bu de­likanlıya bütün Ku­reyş kızlarının gözleri çevrilmişti! Ama yüzündeki parlaklı­ğın sırrına akıl erdiremeden; Hak Teâlâ’nın ona Ahir zaman Peygamberinin babası olmak gibi şereflerin en büyüğünü mukadder kıldığının hikmetini idrak edemeden!

Hz. Abdullah’ın, Hz. Âmine’yle Evlenmesi

Hz. Abdullah, gün geçtikçe büyüyor, büyümesiyle de gönülleri etrafında per­vane gibi döndürüyordu. Fakat o, dönen pervanelerin hiçbirine iltifat etmi­yor, iffet ve namusunu tertemiz koruyordu.

Çok sevdiği oğlunun evlenme çağına geldiğini gören Ab­dül­mut­ta­lib, bir an evvel onu mesut bir yuvaya kavuşturmak istiyordu. Ancak ona, her yönüyle denk birini bulmak gerekiyordu. Ab­dül­mut­ta­lib, bunu bulmada gecikmedi. Be­nî Zühre kabilesinin büyüğü Vehb b. Abdi Menaf’ın yanına vararak, kızı Âmi­ne’yi oğlu Abdullah’a istediğini söyledi. Vehb, teklifi memnuniyet ve se­vinçle karşıladı, sonra da şöyle konuştu:

“Ey amcamoğlu! Biz bu teklifi sizden önce aldık! Âmine’nin annesi, geçen­lerde bir rüya görmüştü. Anlattığına göre, evimize bir nur girmiş, aydınlığı yer­­leri ve gökleri tut­muş. Ben de bu gece rüyamda, dedemiz İbrahim’i (a.s.) gör­­düm. Bana, ‘Ab­dül­mut­ta­lib’­in oğlu Abdullah ile kızın Âmine’nin nikâhla­rı­nı ben kıydım! Sen de onu kabul et’ dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyanın te­si­ri altındayım. ‘Acaba ne zaman gelecekler?’ diye kendi kendime sorup duru­yordum!”

Bunları duyan Ab­dül­mut­ta­lib sevincinden, “Allahü Ekber! Allahü Ekber!” diyerek tekbir getirdi.

Vehb’in kızı Âmine, hem güzellik, hem ahlâk, hem de neseb itibarıyla Ku­reyş kızları arasında en yüksek mevkiye sahipti. Her hususta Abdullah’a denk­ti ve henüz 14 yaşlarında bulunuyordu. Abdullah ise, bu sırada yirmi dört yaş­larında idi. Kısa zamanda düğün yapıldı ve Kâinatın Efendisini dünyaya geti­recek mesut aile yuvası kuruldu.[7]

Hz. Abdullah’ın Vefatı

Evliliklerinin üzerinden henüz birkaç hafta geçmişti ki birçok kimsenin fark ettiği garip bir durum oldu: Hz. Abdullah’ın yüzündeki nur, Hz. Âmine’nin al­nında parlamaya başladı. Demek ki artık Hz. Âmine, Kâinatın Efendisine ha­mile idi.

Evliliklerinin ilk ayları dolmuştu.

Hz. Abdullah, bir ticaret kervanına katılarak Suriye’ye gitti.

Gidiş, o gidiş oldu; Hz. Abdullah, bir daha Mekke’ye dönmedi. Aylar sonra Mekke’ye dönen ticaret kervanı arasında Hz. Abdullah yok­tu. Sadece acı ha­beri vardı.

Hz. Abdullah, ticaret yolculuğundan dönüşte Medine’­de has­ta­lanmıştı. Ve onu orada dayılarının yanına bırakmış­lardı.

Bu haberi alan Ab­dül­mut­ta­lib, derhal oğlu Hâris’i Medine’­ye gön­derdi. Ha­ris, Medine’ye varıncaya kadar her şey olup bit­miş­ti. Hz. Abdullah, Kâinatın Efendisi oğlunun bir kerecik olsun yüzünü görmeden ebedî âleme göç etmişti ve orada Adiyy b. Neccaroğullarından Nâbiğa’nın evinin avlusuna defnedil­mişti.

Hâris, bu acı haberi alıp Mekke’ye getirdi. Mekke bir an­da mâtem havasına büründü. Genç ihtiyar, küçük büyük arasında fark gözetmeyen ölümün, Ab­dullah’ı bu genç yaşında beklenmedik bir zamanda sînesine alışı, Ab­dül­mut­ta­lib ailesini derin bir üzüntüye boğdu. Mekke halkı da gözyaşlarıyla onların te­essürüne iştirak etti.

Hele, henüz genç bir gelin olan Hz. Âmine’nin teessürünü tarif etmek im­kân­sızdı. Haberi duyduğu andan itibaren bir mum gibi erimeye yüz tuttu. Gün­lerce gözyaşlarını tutamadı. Ağladı, ağladı. O ağlarken, bütün insanlığın göz­yaşını beraberinde getireceği nurla silecek ve acılarını dindirecek zâtın dün­yaya gelişine ise iki ay gibi kısa bir zaman kalmıştı.

Hz. Âmine, hadiseden duyduğu derin üzüntüyü gözyaşları arasında şii­rinde şöyle dile getirdi:

Artık Mekke’nin Betha kolu Hâşimoğullarından boş kaldı. Mekke, Hâşimoğulla­rı­nın şânından mahrum kalacak artık!

Ölümün davetine uyarak, evinden örtüler ve kefenler içinde çıkıp kabre gitti.

Ölüm (yeryüzünde yıllarca dolaşıp dursa) insanlar arasında, Hâşimoğlu gibi bir yiğit bulup boşluğunu dolduramaz.

Dostları onun tabutunu taşımak için koşuştular, onu elden ele alıp götürdüler.

Ne yazık ki ecel, hiç beklenmedik bir zamanda onu çekip kendine aldı. Hâlbuki o, ne kadar güzel, ne kadar cömert ve ne kadar da merhametli biri idi![8]

Hz. Abdullah’ın Bıraktığı Miras

Hz. Abdullah, yeni evliydi. İstikbâlini temine yeni yeni hazırlanırken dün­yaya gözlerini yummuştu. Bu sebeple maddî plânda geride son derece müte­vazı bir miras bıraktı: Ümüm Eymen Bereke adında, Kâinatın Efendisini çok seven bir cariye, beş deve, birkaç ko­yun, bir kılıç ve bir miktar da gümüş pa­ra.[9]

Fakat geriye, Allah’ın lûtfuyla İki Cihanın Güneşi olacak hayırlı bir evlat bı­raktı. Nuruyla âlemi aydınlatacak bir zât: Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.)…


_______________________________________

[1] Ab­dül­mut­ta­lib’in diğer (erkek) çocuklarının adları şöyledir: Abbas, Hamza, Ebû Tâlib (Abdi Menaf), Zübeyr, Hâris, Hacl, Mukavvim, Dırar, Ebû Leheb (Abdü’l-Uzzâ) [İbn Hişam, c. 1, s. 113; İbn Sa’d, c. 1, s. 88].
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 162; Taberî, Tarih, c. 2, s. 174.
[3] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 163; Taberî, Tarih, c. 2, s. 174.
[4] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 164; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1. s. 89; Taberî, Tarih, c. 2, s. 174.
[5] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 89.
[6] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 164; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 95-96.
[7] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 167; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1. s. 94.
[8] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 100.
[9] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 167; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 100.

Fil Hadisesi

Hidayet Güneşinin doğmasına az bir zaman kalmıştı. Kâ­be’ye her taraftan insanlar akın akın gelip hac mevsiminde ziyaret ediyorlardı.

Kâbe’nin bu kadar çok ziyaretçi toplamasını birtakım kimseler hazmedemi­yor ve rahatsızlık duyuyorlardı. Bunlardan biri de, Habeş Melikinin Yemen Vâlisi Ebrehe Eş­rem idi.

Ebrehe, Kâbe’ye olan insan akınını önlemek için, Bizans İmparatorunun da yardımıyla önce San’a şehrinde Kulleys adında bir kilise yaptırdı. İçini büyük masraflar sonucu altın ve gümüşle süsledi, dışını çeşitli yerlerden getirttiği son derece kıymetli taşlarla donattı. Öyle ki o anda yaptırdığı kilisenin bir benzeri başka bir yerde yoktu!

Bu süs ve tezyinat ile Ebrehe, güya halkı buraya cel­be­de­cek­ti. Dolayısıyla Kâbe’ye karşı gösterilen muazzam teveccühü aklınca kırmış olacaktı!

Ebrehe, kilisenin inşası bittikten sonra, Habeş Hüküm­da­rına, takdirini ka­zan­mak niyetiyle de şu mektubu yazdı:

“Hükümdarım! Senin için öyle bir mâbed yaptırdım ki şimdiye kadar ne bir Arap, ne de bir Acem, onun gibisini yapmış değildir! Arapların haccını buraya çevirmedikçe de asla durmayacağım!”[1]

Fakat Ebrehe’nin bütün bu masraf ve gayretleri boşa çıktı. Yaptırdığı kilise­nin müstesna tezyinatını ve muhteşem yapısını görmek için birçok kimse et­raftan geldi. Ama sadece süsünü püsünü görmek için… Kâbe’ye olan akın, yine eskisi gibi, eksilmek şöyle dursun, artarak devam ediyordu!

Kulleys’in Kirletilmesi ve Ebrehe’nin Kararı

Ebrehe’nin, Kâbe’ye olan teveccühü kırmak niyetiyle muh­teşem bir kilise yaptırdığı, Araplarca da duyulmuştu. Bu arada, Kinâne kabilesinden Nevfel adında biri, bu kiliseyi kirletmeyi aklına koydu. Bir gece yarısı giderek Kul­leys’in içini dışını pisliğiyle kirletti; sonra da kaçıp memleketine döndü.

Bu hadise, insanların Kâbe’ye teveccühünün devam etmesinden fazlasıyla öfkelenmiş bulunan Ebrehe’yi bütün bütün çileden çıkardı. Hadiseyi Araplar­dan birini yaptığını da öğrenince, “Araplar, bunu, Kâbe’lerinden yüz çevirtti­ğim için yapıyorlar. Ben de onların Kâbe’sinde taş üstünde taş bırakmayaca­ğım!” diye yemin etti;[2]sonra da, Kâbe’yi yıkmak gayesiyle Mekke üzerine yü­rümeye hazırlandı. Habeş Necâşîsinden “Mah­mud” adındaki meşhur fili is­te­di. Necâşî, o sırada dünyada büyüklük ve kuvvetçe eşsiz olan Mahmud isim­li fili, Eb­re­he’­ye göndererek onun arzusunu yerine getirdi.[3]

Ebrehe, ordusunu hazırladı, Mekke’ye doğru yola çıktı.

Mahmud adlı fille, ordunun önünde, Mekke’ye doğru iler­li­yor­du.

Bu arada, bazı Arap kabileleri, bu büyük orduya karşı çıktılar; fakat muvaf­fakiyet gösteremediler ve Ebrehe tarafından mağlup edildiler.

Ebrehe, ordusuyla Mekke’ye yakın Muğammis denilen mev­kiye gelince, bir süvari birliğini öncü olarak gönderdi.

Süvari birliği, Mekke civarına kadar sokularak Resûl-i Ekrem Efendimizin dedesi Ab­dül­mut­ta­lib’in iki yüz devesi de dâhil Ku­reyş ve Tihamelilerin sü­rü­lerini gasp etti.[4]

Bu sırada, Ab­dül­mut­ta­lib, Ku­reyş kabilesinin reisi idi.

Ebrehe ve Ab­dül­mut­ta­lib

Ebrehe, bir elçiyle, Ku­reyşlilere şu haberi gönderdi:

“Ben sizinle harp etmek için değil, şu mâbedi yıkmak için gel­dim! Eğer ba­na karşı koymazsanız, kanınızı akıtmaktan vazgeçerim. Şayet Ku­reyş kabile­sinin reisi benimle harp etmek istemiyorsa, yanıma kadar gelsin!”[5]

Ku­reyş Reisi Ab­dül­mut­ta­lib’in, elçiye cevabı şu oldu:

“Allah adına yemin ederiz ki biz kendisiyle harp etmek is­te­mi­yo­ruz. Zaten, buna gücümüz de yetmez. Yalnız, bu mâbed, Allah’ın evidir. Onu yıkılmaktan ancak Allah koruyabilir. O kendi mukaddes beytini muhafaza etmezse, bizde Ebrehe’yi bu hareketinden vaz­geçirecek güç ve kuvvet yoktur.”[6]

Karşılıklı bu konuşmadan sonra Ab­dül­mut­ta­lib, elçiyle birlikte Ebrehe’nin ya­nına vardı.

Ab­dül­mut­ta­lib, heybetli bir görünüşe sahipti. Onu bu haliyle gören Ebrehe, içinden kendisine karşı gayriihtiyarî bir hürmet hissi duydu. Ona, şerefli bir misafir muamelesinde bulunduktan sonra, arzusunun ne olduğunu sordu.

Ab­dül­mut­ta­lib, isteğini belirtti: “Askerlerin, iki yüz devemi almıştır. Ar­zum, develerimin iadesidir.”

Ebrehe, bundan pek hoşlanmadı ve alaylı bir tavırla, “Seni görünce büyük bir adam zannetmiştim; konuşmaya başlayınca, pek de öyle büyük olmadığını anladım! Ben, senin ve atalarının tapınağı olan Kâbe’yi yıkmaya gelmişken, sen ondan söz etmiyorsun da aldığım iki yüz deveden bahsediyorsun!” diye ko­nuştu.

Ab­dül­mut­ta­lib, Ebrehe’nin alaylı tavrına aldırmadan, “Ben, develerimin sa­hi­biyim. Kâbe’nin de bir sahibi ve koru­yucusu vardır; elbette onu koruya­caktır!” diye karşılık verdi.

Bu sözler, Ebrehe’yi hiddete getirdi ve şöyle konuştu:

“Onu bana karşı kimse koruyamaz!”

Ab­dül­mut­ta­lib, yine sözün altında kalmadı ve “Orası beni ilgilen­dirmez. İş­te sen ve işte o!”[7]dedi.

Karşılıklı bu konuşmalardan sonra Ebrehe, Ab­dül­mut­ta­lib’­in gas­p edilen de­velerini geri verdi. Ab­dül­mut­ta­lib, ordugâhı terk ederek Mekke’ye geldi ve olup bitenleri Ku­reyşlilere anlattı. Ayrıca iki yüz deveyi de Allah için kurban etmek üzere işaretleyerek serbest bı­raktı.

Mekke Boşaltılıyor!

Ab­dül­mut­ta­lib, ayrıca Ebrehe ordusunun şerrinden ve zulmünden korun­mak için Mekke’yi boşaltmalarını, halka tavsiye etti. Kendisi de birkaç kişiyle birlikte Kâbe’nin yanına vardı ve kapısının halkasına yapışarak, “Allahım! Bir kul dahi evini barkını korur. Sen de Kendi evini koru! Ta ki yarın onların sa­lîb­leri ve kuvvetleri, Senin kuvvetine galebe çalmasın”[8]diye dua etti.

Mekke boşaltıldı. Halk, dağ başlarına ve kuytu yerlere sığınarak, Ebrehe ordu­sunun yapacaklarını beklemeye ko­yul­du.

Mekke mahzun, Kâbe mahzun, Ku­reyş mahzundu.

Ordu Harekete Hazır; Fakat!

Ertesi günün sabahı idi.

Mekke üzerine yürüyüp Kâbe’yi yerle bir etmek için, Eb­rehe ordusunda ha­zırlık tamamdı. Ordu tek bir işaret beklemekte idi.

Tarih: Milâdî 571, 17 Muharrem Pazar günü.

Ordu, hareket edeceği sırada Ebrehe’ye kılavuzluk görevini üzerine almış bulunan Nüfeyl b. Habib adındaki adam, büyük fil Mahmud’un kulağına eği­le­rek şunları fısıldadı:

“Çök Mahmud! Sağ sâlim geldiğin yere dön. Sen, Allah’ın mukaddes say­dığı beldedesin!”[9]

Bu sözleri söyledikten sonra da koşarak bir dağa sığındı.

Nüfeyl’in bu sözleri üzerine, o heybetli fil birdenbire çöküverdi.

Kaldırmak için her tedbire başvurdular, fakat bir türlü muvaffak olamadı­lar. Yönünü Yemen’e doğru çevirdiklerinde ko­şuyor, Şam’a doğru çevirdikle­rinde yine koşuyor, doğu tarafına yönelttiklerinde aynı şekilde durmadan ko­şuyordu. Ancak yüzünü Mekke’ye doğru çevirdiklerinde, adeta bacaklarındaki kuvvet birdenbire çekiliveriyor ve Mahmud çöküveriyordu.[10]

Bu heyecanlı anda, kimsenin Fil-i Mahmud’un bu hareketine akıl erdireme­yip düşündüğü sırada, Cenab-ı Hak, “Celâl” ismiyle tecelli etti ve Kur’an’da “Ebâbil” diye adlandırılan kuş­ları, deniz tarafından, Ebrehe ordusunun üze­ri­ne salıverdi.

Kır­langıçlara benzeyen bu kuşların her biri, biri ağzında, ikisi de ayakla­rın­da olmak üze­re nohut veya mercimek tanesi büyüklüğünde üçer taş taşı­yordu. Bu taşların isabet ettiği her asker, ânında yerde debelenip ölüve­ri­yordu.[11]

Taş yağmuruyla karşı karşıya kalan askerler, şaşırıp kal­dılar. Bir anda ka­rargâh, yıkılan, yere serilen insan ve hayvanlarla doldu. Kendilerine taş isabet etmeyenler ise, kaçışmaya başladılar. Ebrehe de o anda canlarını zor kurtaran­lar arasında idi. Fakat aldığı bir taş yarasıyla sonradan o da, arzusuna muvaf­fak olamadan ölüp gitti.[12]

Bu arada, Kâbe üzerine yürümemenin bir mükâfatı olarak Mahmud adın­daki fil de sağ kurtuldu.

Cenab-ı Hak, Ebrehe ordusuna Ebâbil kuşlarını musallat ettikten sonra, ay­rıca arkasından sel halinde yağmur yağdırdı. Yağmur seli, Ebrehe ordusunun ölülerini de silip süpürerek denize döktü.[13]

Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’inde bu hadiseyi bize şöyle haber verir:

“(Ey Resûlüm! Kâbe’yi tahrip etmek isteyen) Ashab-ı Fil’e (fillerle teçhiz edilmiş Ebrehe ordusuna) Rabbinin ettiğini gör­me­din mi? Onların kötü niyet ve teşebbüslerini boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine sürü sürü kuşlar salıverdi, on­lara ‘siccil’­den [pişmiş çamurdan] taşlar atıyorlardı. Derken Rabbin, onları (kurtlar tarafından kemirilip doğranan) yenik ekin yaprakları haline getirdi!”[14]

Bu hadise, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamberliğinin bir deliliydi.[15]Zira, dünyaya gözlerini açmaya pek az bir zaman kala meydana gelmiş ve doğum yeri, sevgili vatanı ve kıblesi olan Mekke ve Kâbe-i Muazzama, harika ve gaybî bir surette Ebrehe ordusunun tah­ribinden masun kalmıştır.

Evet, Cenab-ı Hakk’ın rahmet ve hikmeti, elbette Ha­bibinin yüzü suyu hür­metine bu muazzam mâbedi Ebrehe ordusuna çiğnetmeye müsaade etmez­di ve etmedi de!


___________________________________________

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 45; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 91; Taberî, Tarih, c. 2, s. 109.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 47; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 91; Taberî, Tarih, c. 2, s. 110.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 91.
[4] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 50; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 91; Taberî, Tarih, c. 2, s. 111.
[5] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 50.
[6] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 50.
[7] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 51; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 92.
[8] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 53; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 92.
[9] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 54.
[10] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 54; Taberî, Tarih, c. 2, s. 113.
[11] İbn Hişam, a.g.e., s. 54-55; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 92.
[12] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 56.
[13] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 92.
[14] Fil Suresi.
[15] Resûl-i Ekrem Efendimize risâlet vazifesi verilmeden önce, peygamberliğiyle alâkalı olarak mey­­dana gelen hârikulâde hadiselere “irhasat” denir. Bu hadiseler, Efendimizin peygamberli­ğine delil teşkil ederler. Âlimler, Fil Vak’asını da irhasattan kabul etmişlerdir.

Resûl-i Ekrem Efendimizin Dünyaya Teşrifleri

Yeryüzünü mânevî bir karanlık kaplamıştı.

Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden adeta mâteme bürünmüştü. Göz­yaşı döken gözler değil, ruh ve kalpler idi. Kalp ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş, sanki umumî yas ilan edilmişti!

Yeryüzü saadetin, sevincin ve huzurun kaynağı olan “tev­hid” inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası, ruh­ları ve kalpleri kasıp kavurmuştu. Gö­nüllerde tek mâbud yerine, birçok bâtıl ilâh yer almıştı! Hakikî sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu.

İnsanlar, birbirini yiyen canavarlar misâli vahşîleşmiş, küfür, şirk, cehalet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zâlimin zulüm kamçısı al­tında mazlum inim inim inler hale gelmişti.

Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve simalar mahzundu.

Akıl, ruh ve kalpleri mânevî kıskacı altına alıp olanca kuv­vetiyle sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya beşerin daha fazla katlanmasına Allah’ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi! Bütün bunlara son verecek bir zâtı, şefkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti!

İşte, o zât geliyordu!

Dünyanın mânevî şeklini beraberinde getirdiği nurla değiştirecek eşsiz in­san, Allah’ın Son Peygamberi geliyordu!

Cin ve inse ebedî saadetin yolunu gösterecek Hz. Muhammed (a.s.m.) geli­yordu!

O An…

Kâinat, hürmet ve haşyet içinde Efendisini beklemekte idi. Her varlık, ken­disine mahsus diliyle, hal ve hareketiyle bu emsâlsiz insana “hoş-âmedî”de bu­lunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi.

Tarih: Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi.

Fil Vak’asından elli veya elli beş gece sonra.

Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi.

Mekke’de mütevazı bir ev. Günlerden Pazartesi. Vakit, vakitlerin sultanı seher vakti.

Bu mütevazı evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hadise vuku buldu: Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.), dünyaya gözlerini açtı!

Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve mâtemini unutarak sürura garkoldu. Karanlıklar, ânında nurla yırtılıverdi. Kâinat, sevinç ve heyecan için­de adeta, “Doğdu ol saatte Sultan-ı Din / Nura garkoldu semâvât-ü zemin” di­ye haykırdı.

Annesinin Dilinden…

Yeryüzünde hiçbir anneye nasip olmayan eşsiz şerefe maz­har kılınan aziz anne Hz. Âmine, o mesut ânı şöyle anlatır:

“Hamileliğimin altıncı ayında bir gece rüyada karşıma bir zât çıkıp dedi ki:

“‘Ya Âmine! Bil ki sen, âlemlerin hayrına hamilesin. Do­ğurunca ismini Mu­hammed koy ve halini hiç kimseye açma!’

“Derken, doğum zamanı gelmişti. Kayınbabam Ab­dül­mut­ta­lib, Kâbe’yi ta­vafa gitmişti. Evdeydim. Birden kulağıma müthiş bir ses geldi. Korkudan eri­yecek gibi oldum. Bir de ne göreyim: Bir beyaz kuş peydahlanıp yanıma geldi ve kanadıyla arkamı sıvadı. O andan itibaren bende korku kaygı adına hiçbir şey kalmadı. Yanıma bir göz attım: Bana bir ak kâse içinde şerbet sunuyorlar. Kâseyi dikip içer içmez beni bir nur (denizi) sar­dı. Ve Muhammed dünyaya geldi.”[1]

Aziz anne, doğum sonrasını ise şöyle anlatır:

“Gördüm ki doğuda bir bayrak, batıda bir bayrak ve Kâbe’­nin üstünde bir bayrak. Doğum tamamlanmıştı. Yavruya baktım: Secdede. Parmağını da göğe kaldırmış. Hemen bir ak bulut inip yavruyu kundakladı ve kapladı. Bir ses işit­tim: ‘Doğuları ve batıları dolaştırın, deryaları gezdirin; ta ki mahlûklar, Mu­hammed’i ismiyle, sıfatıyla, suretiyle tanısınlar!’ Biraz son­ra bulut gözden kay­bolup gitti.”[2]

Aynı gece Hz. Âmine, bir nur görmüş ve bu nurun aydınlığında Şam’ın sa­ray ve köşklerini seyretmiştir.[3]

Şifa ve Fâtıma Hâtun’un Müşâhedeleri

Kâinatın Efendisi dünyaya teşrif buyurdukları sırada, aziz annesinin ya­nında Abdurrahman b. Avf’ın annesi Şifa Hâtun ile Osman b. Ebi’l-Âs’ın an­nesi Fâtıma Hâtun da vardı.

Ebelik vazifesinde bulunan Şifa Hâtun, o andaki müşâhedesini şöyle anlatır:

“Allah’ın Resûlü doğdukları zaman ben oradaydım. He­men yetiştim. Kula­ğıma bir ses geldi: ‘Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun.’ Maşrık ile mağrıb arası nurla doldu. Hatta Rum di­yarının bazı saraylarını gördüm! Sonra, Allah Resûlünü kucağıma alıp emzirmeye başladım. Üzerime öyle bir hal geldi ki vücudum titremeye başladı ve göz­lerim karardı. Yavrucağı gözden kaybettim. Bir ses, ‘Nereye gitti?’ diye sordu. ‘Doğuya götürdüler’ diye cevap verildi.

“Bu sözler hiç zihnimden çıkmadı. O zamana kadar ki Allah Resûlü pey­gamberliğini ilan eder etmez, hemen koştum ve ilk Müslümanlarla beraber iman dairesine girdim.”[4]

Fâtıma Hâtun ise, hatırasında, o mesut gecede doğuma sah­ne olan evin nur­la dolduğunu ve gökteki yıldızların adeta üzerlerine salkım salkım döküle­cekmiş gibi sarktıklarını anlatmıştır.[5]

Peygamber Efendimizin bir başka hususîyeti, sünnetli ve dünyaya göbeği kesilmiş olarak gelmiş olmasaydı.[6]Sırtında, iki kürek kemiği arasında, tam kal­binin hizasında nebilik mührü “Hâtem-i Nübüvvet” bulunuyordu. Üzer­leri tüylü, kabarık, kırmızımtırak inci gibi benlerin bir araya gelmesinden meydana gelmiş ve keklik yumurtası büyüklüğündeydi. Bu mühür, Resûl-i Ekrem Efen­dimizin beklenen son peygamber olduğunun bir alâmeti idi.

Ashaptan Sâib b. Yezid, Resûl-i Ekrem Efendimizin “Nübüvvet Mührü”yle ilgili olarak şöyle der:

“Çocukluğumda, teyzem beni Nebiyy-i Ekrem’in (a.s.m.) yanına götürüp, ‘Yâ Re­sû­lal­lah! Şu yeğenimin ayağında ızdırabı var’ dedi. Re­sû­lul­lah, eliyle ba­şımı sığayıp, bana bereket dua etti. Sonra abdest aldı. Abdest suyundan içtim. Sonra arkasında durdum ve iki omuzu arasında, gerdek çadırının koca düğ­meleri (yahut keklik yu­mur­tası) gibi olan Hâtem-i Nübüvvet’i gördüm!”[7]

Hz. Ali de (r.a.), Resûl-i Ekrem’i tarif ve tavsif ederken, “İki küreği arası en­li, kendisinin peygamberlerin sonuncusu olduğu, kürek­leri arasındaki pey­gamberlik hâtemin­den belliydi” der.

Ab­dül­mut­ta­lib’e Verilen Müjde…

Kâinatın Efendisi Peygamberimiz dünyaya geldiği sırada, dedesi Ab­dül­mut­ta­lib, Kâbe civarında Ku­reyş’in ileri gelenlerinden birkaçıyla oturmuş, soh­bet ediyordu.

Kendisine haber verildi. Son derece sevinen Ab­dül­mut­ta­lib, bir anda kendi­sini nur topu torununun yanında buldu: Kucakladı, öptü, kokladı. Sonra da, oğlu Ebû Tâlib’e teslim ederek, “Bu çocuk, sana emanettir. Bu oğlumun şânı şe­refi yüce olacak­tır” diye konuştu.

Ab­dül­mut­ta­lib, bu mesut hadisenin hatırı için Kâinatın Efendisinin doğu­munun yedinci günü, develer, davarlar kestirerek Mekke halkına üç öğün zi­ya­fet çekti; ayrıca şehrin her mahallesinde develer kurban ederek, insan ve hay­vanların istifadesine bıraktı.

Nur Çocuğa İsim Verildi: Muhammed (a.s.m.)

Umumî ziyafetten sonra nur topu Efendimize ne ad koyduğunu, dedesin­den sordular. Şu cevabı verdi:

“Muhammed…”

“Neden atalarından birinin ismini takmadın da bu ismi verdin?” dediler.

Cevabı şu oldu:

“Allah’ın ve insanların onu övmelerini istediğim için!”

Gerçekten, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz, Allah’ın, insanların ve me­lek­lerin senâsına eşsiz bir surette mazhar olmuş, dünya üzerinde tek şahsiyet­tir. Çünkü o, bu övgüye, bu alâkaya, sevgiye ve bu hürmete lâyıktı. Bu medhi, bu muhabbeti; eş­siz imanı, irfanı, ibadeti, sadâkati, takvâsı, emaneti, cehd ve gay­reti, ihlâs ve samimiyeti ve en güzel, en üstün ahlâkıyla haketmişti. Bunun için­dir ki onun medih makamına erişecek hiçbir fani olmamış ve olamaz.


_____________________________________

[1] Kastalani, Mevahibü’l-Ledünniye, c. 1, s. 21.
[2] Kastalani, a.g.e., c. 1, s. 21.
[3] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 166; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 102; Taberî, Tarih, c. 2, s. 125.
[4] Kastalani, a.g.e., c. 1, s. 22.
[5] Kadı İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 267.
[6] Rivâyet edildiğine göre, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem de (a.s.) sünnetli olarak dünyaya gel­mişti. Yine kaynaklar, peygamberlerden Şit, İdris, Nuh, Musa, Yusuf, Süleyman, Şuayb, Yahya ve Hud (aleyhimüsselam) ha­zeratının da dünyaya sünnetli olarak geldiklerini kayde­der­ler.
[7] Buharî, Sahih, c. 1, s. 48; Müslim, Sahih. c. 7, s. 86.

Efendimizin Dünyaya Teşrifleri Sırasında Meydana Gelen Hârikâ Hâdiseler

Kâinatta en büyük hadise, hiç şüphe yok ki Kâinatın Efendisi Peygamberi­miz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dünyaya teşrifleri hadisesidir.

Çünkü hilkat ağacının çekirdeği odur. Kadîr-i Zülcelâl, onun gelişini takdir etmemiş olsaydı, kâinat da, insan da olmaya­caktı; dolayısıyla, imtihan dünya­sının kapısı da açılmayacaktı. “Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap na­zarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî, o kitabın kâtibinin kaleminin mürekke­bidir. Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî, hem çe­kirdeği, hem semeresi [meyvesi] olur. Eğer dünya, mücessem bir zîha­yat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.”[1]

İşte,  “Sen olmasaydın ey Habîbim, fe­lekleri [kâinatı] yaratmazdım!” kutsî hadisi, bu sırra işaret etmektedir.

Ayrıca Efendimizin risâleti, diğer peygamberler gibi hu­susî değil, umumî ve cihanşümûldür. Buna binaen, elbette, dünyaya teşrifleri esnasında birtakım harika hadiseler vücuda gelecekti ve bu hadiseler, akıl ve basîret sahiplerini düşünceye sevke­de­cekti!

Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşrifleri esnasında belli başlı şu ha­rika hadiseler meydana geldi:

Teşrif Ettikleri Gece Bir Yıldız Doğdu

Yahudiler arasında birçok âlim vardı. Bunlar, kitaplarında Allah Resûlünün geleceğini görüp öğrenmişlerdi. Yıldızlardan hüküm çıkarmada da usta sayı­lırlardı. Efendimizin doğumu ge­cesinde bir yıldız parlamış ve Yahudi âlimler bu yıldızdan Ahir zaman Peygamberinin dünyaya teşrif ettiklerini anlamış­lar­dı.

Resûl-i Zîşan’ın meşhur şâiri Hassan b. Sâbit (r.a.), bu hususu şöyle anlat­mıştır:

“Ben, sekiz yaşlarında var, yoktum. Biliyorum. Bir sabah vakti, Yahudinin biri ‘Hey Yahudiler!’ diye çığlık atarak ko­şuyordu. Yahudiler, ‘Ne var, ne yır­tı­nıyorsun?’ diyerek adamın başına üşüştüler. Yahudi şöyle haykırıyordu:

“‘Haberiniz olsun: Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dün­ya­ya geldi.’”[2]

İbni Sa’d’ın naklettiği konuyla ilgili bir rivayette ise, şöyle denilmektedir:

“Mekke’de oturan bir Yahudi vardı. Allah Resûlünün doğdukları gecenin sabahı Ku­reyşlilerin karşısına çıktı ve sordu: ‘Bu gece kabilenizden bir oğlan çocuk doğdu mu?’ Ku­reyşli­ler, ‘Bilmiyoruz’ cevabını verince, adam sözlerine devam etti: ‘Varın, gidin, soruşturun, arayın. Bu ümmetin peygamberi bu gece doğdu. Sırtında alâmeti var.’

“Ku­reyşliler, varıp soruşturdular ve gelip Yahudiye haber verdiler: ‘Bu gece Abdullah’ın bir oğlu dünyaya geldi; sırtında bir nişan var.’

“Yahudi, gidip peygamberlik alâmetini gördü ve aklını kaybetmişçesine şöyle haykırdı:

“‘Peygamberlik artık İsrailoğullarından gitti! Ku­reyş­li­le­re öyle bir devlet ge­le­cek ki haberi doğudan batıya kadar ulaşacaktır.’”[3]

Demek, gökkubbe, pırıl pırıl yıldız kandilleriyle, Resûl-i Kibriya Efendimi­zin gelişini alkışlıyordu.

Medâyin’deki Kisrâ Sarayından 14 Burç Çatırdayarak Yıkıldı

Kâinatın Efendisinin doğduğu geceydi. Saatler, doğum anlarını gösteri­yordu.

Derin uykuya dalan Medâyin şehri, korkunç bir çatırtı ve gürültü sesiyle uyandı. Hükümdarla birlikte halk da heyecan içinde yataklarından fırladı. Manzara korkunçtu ve telâş verici idi: Hükümdar Sarayının o sapasağlam burçlarından 14’ü, çatırdayarak yıkılıvermişti!

Geceyi korkular içinde geçiren Kisrâ, sabaha çıkar çıkmaz memleketinin di­nî reislerini derhal bir toplantıya çağırdı. Toplantıda, cereyan eden hadisenin neyin nesi olduğunu görüşeceklerdi.

Kisrâ, tacını giymiş, tahtına oturmuştu. Henüz müzâkereye başlamamış­lardı ki doludizgin yaklaşan bir atlı, elinde bir mektup getirdi. Mektupta, İs­tah­ra­bad’da binlerce seneden beri ışıl ışıl yanan ateşlerinin söndüğü haber verili­yordu.

Bu haber, Kisrânın korku ve heyecanını daha da artırdı.

Bu sırada toplantıda bulunan İran Başkadısı Mûbezan, söz alarak, gördüğü bir rüyayı anlattı: “Gördüm ki yüzlerce kükremiş deve, önlerinde şaha kalkmış Arap atları olduğu halde Dicle suyunu geçti ve İran topraklarına yayıldılar.”

Kisrâ, doğru sözlü, bilgili ve adaletli Mûbezan’ın bu rüyasını da manalı bul­du. Sinirleri fazlasıyla gerilmişti. Bu muammayı çözmek istiyordu. Bilgisine ve irfanına güvendiği Mûbezan’a sordu: “Peki, bu neye işaret olabilir?”

Başkadının cevabı kısa ve öz oldu: “Araplar tarafından çok önemli bir şey­ler olacağına işaret olabilir!”

Kisrâ, bunun üzerine derhal Hire Vâlisi Numan b. Mün­zir’e bir mektup yazdı. Mektupta, “Bana orada bulunan âlimlerden, suallerime cevap verebile­cek kudrette biri var­sa gönder!” diyordu.

Mektubu alan Numan, işin ciddiyetini anladı ve derhal Ab­dü’l-Mesih b. Amr adında bir bilgini Medâyin’e gönder­di.

Gelen âlimi, hükümdar, derhal huzura kabul etti. Cereyan eden hadiseleri anlattıktan sonra, kendisinden bu hususta bilgi istedi.

Abdü’l-Mesih, Kisrâya, hadiseler hakkında bir bilgi veremeyeceğini söyledi ve ilave etti: “Şam yakınında Cabi­ye’­de oturan dayım Satîh’te, bunlara cevap ve­recek bilgi var­dır.”

Bunun üzerine Kisrâ, Abdü’l-Mesih’i, gidip, Satîh’ten hadiseler hakkında bilgi almak üzere vazifelendirdi.

Meşhur Şam kâhini Satîh, kemiksiz, adeta âzâsız bir vücut, yüzü göğsü için­de bir acube-i hilkat ve çok yaşlı bir kâhindi. Daima sırtüstü yatardı. Bir yere götürülmek istendiği zaman bohça gibi katlanırdı. Gaibten verdiği doğru ha­berler, o zamanın insanları arasında meşhurdu.

Abdü’l-Mesih, dağ taş demeden yol alarak, dayısı Sa­tîh’in yanına vardı. O sı­rada Satîh, hayatının son anlarını yaşıyor, şiddetli has­talık içinde kıvranı­yor­du. Hastalığın şiddeti dudaklarından konuşma kudretini de alıp götür­müştü ki gelen adamın ne selamını alabildi ve ne de konuşabildi.

Fakat Abdü’l-Mesih olup bitenleri anlatınca, iş birden değişiverdi. Ölüm döşeğinde ecelle pençeleşen Satîh, gözlerini bir­den açtı ve sanki kabir kapısına değil, dünya evinin kapısına yeni ayak basacakmış gibi canlanarak heyecan içinde haykırdı: “Ey Abdü’l-Me­sih! İlâhî vahyin okun­ması çoğalacak! Asâ’nın sahibi, peygamber olarak gönderildi. Semâve vadisini su bastı, Farsların ateşi söndü. Artık Şam da Şam değil Satîh için… Şunu bil ki zaman üzerinde hükmü geçerli olan Mutlak Hâkim, böyle istedi ve gelen peygamberle nebilik ipinin iki ucunu düğümledi.” Derin bir nefes çektikten sonra da ilave etti: “Sasanî­ler­den, yıkılan burç sayısınca hükümdar gelecek ve sonra hüküm ye­rini bulacaktır.”[4]

Bu cümleler, Satîh’in dudaklarından dökülen son sözler oldu. Sanki bu ger­çeği dile getirmek için bekleyip durmuştu. Sözlerini bitirir bitirmez gözlerini kapadı ve ruhunu Yüce Allah’a teslim etti.

Meşhur Kâhin Satîh, bu sözleriyle açıkça ahir zaman Pey­gamberinin dün­yaya gelmiş olduğunu haber veriyordu.

O âna kadar bir benzeri görülmemiş bu hadise, dünyaya o gece şeref veren zâtın, beraberinde getirdiği sönmez nurla, Maz­deiz­min[5]karanlık inancı içinde kıvranan İran saltanatını ortadan kaldıracağına işaretti. Nitekim tarih buna da şahit oldu ve hadiseler Satîh’in haber verdiği gibi cereyan etti: İran devleti, alt­mış yedi yıl süren on dört hükümdarın idaresinden sonra, Kadi­siy­ye’de Hâ­te­mü’l-Enbiya’nın ordusu tarafından İslam topraklarına katıldı.

Kâbe’nin İçini Karanlık ve Kirlere Boğan Putların Pek Çoğu Başaşağı Yıkıldı

Ku­reyş müşrikleri, Allah’ın tek mâbud oluşunun ilk olarak âbideleştiği yer olan Kâbe’yi, put­larla, karanlıklara boğmuşlardı. Ne var ki henüz tev­hid tem­silcisi Resûl-i Kibriya’nın dünyaya gözlerini aç­ması karşısında bile çoğu, yerle­rine kurşunla perçinlen­miş bu putlar, hadisenin azametine dayanamayarak yerlere yıkılıverdiler.

Bu hadisenin ifade ettiği mana büyüktü: Dünyaya teşrif eden bu zât, kendi­sine verilecek vazife gereği, kapkaranlık şirk inancını ortadan kaldıracak, gö­nüllerde pâk, nezih ve saadet dolu tevhid inancını bayraklaştıracaktır.

Dünya buna da şahit oldu: O Resûl-i Zîşan, kısa zaman­da Kâbe’yi cansız putlardan temizlediği gibi, gönüllerdeki putları da İslam imanıyla yok edi­ver­di.

İstahrabad’da Bin Seneden Beri Yanmakta Olan, Mecûsîlerin Kocaman Ateş Yığınları Bir Anda Sönüverdi

Mecûsîler, bu ateş yığınını kendilerine ilâh kabul etmiş­lerdi. Efendimizin dünyaya teşrifleriyle birlikte bu kocaman ateş, sanki okyanusların istilâsına uğ­ramış basit bir ateşmiş gibi sö­nüverdi.

Demek ki gelen zât, putperestlik gibi, ateşperestliği de bir çır­pıda ortadan kaldıracak ve yeryüzünü tevhid meş’­ale­siyle aydınlatacaktı.

Takdis Edilen Meşhur Sava (Taberiyye) Gölü Bir Anda Kuruyuverdi

Bu da, gelen zâtın, Allah’ın izniyle olmayan şeylerin tak­dis edilmesini ya­saklayacağının ifadesiydi.

Dünyaya Teşrifleri Ânında, Şark ve Garbı Küçük Bir Oda Gibi Aydınlatan Bir Nur Görüldü

Demek ki dünyaya gelen zâtın tebliğ edeceği din, şark ve garbı bütün ihti­şa­mıyla kucaklayacak, insanlığın beşte birini şefkatle sînesinde terbiye edip ok­şa­ya­caktı.

Semave Vadisi, Taşan Seller Altında Kalıp Suya Garkoldu

Resûl-i Kibriya Efendimizin dünyaya gözlerini açtıkları geceydi.

Taşan seller Semave vadisi ve Semave şehrini sular altında bı­raktı. Şehir halkı, dehşet içinde kalarak, çareyi dağlara ve tepelere sığınmakta buldu. Sonra da, bir mektup yazarak, durumu Kisrâya bildirdiler ve kendisinden yi­yecek ve içecek yardımı istediler.

Gökkubbeden Salkım Salkım Yıldızlar Döküldü

Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşrifleri gecesinde, hazan yaprağı gibi, gökkubbeden yıldızlar döküldü.[6]Bu hadise de şuna işaret ediyordu:

Bundan böyle şeytan ve cinlerin gökten haber almaları son bulmuştur! “Ma­dem Resûl-i Ekrem (a.s.m.), vahiyle dün­yaya çıktı; elbette yarım yamalak ve yalanlarla karışık, kâhinlerin ve gaibten haber verenlerin ve cinlerin ihba­ra­tına [haberlerine] set çekmek lâzımdır ki vahye bir şüphe iras etmesinler ve vahye benzemesin. Evet, bi’setten evvel kâhinlik çoktu. Kur’an, nâzil olduktan sonra onlara hâtime çekti; hatta çok kâhinler imana geldiler. Çünkü daha cinler taife­sinden olan muhbirlerini bulamadılar.”[7]

O âna kadar görülmemiş bu hadiselerin, Resûl-i Ekrem’in doğumu sıra­sın­da meydana gelmeleri, elbette tesadüfî değildi. Ezelî Kudret’in kader kale­mi­nin tayin ve tespitiyle vücuda geliyorlardı ve dünyaya, Ahir zaman Pey­gam­be­ri Hz. Muhammed’in (a.s.m.) zuhurunu haber veriyorlardı!

_____________________________________________

[1] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 106.
[2] Kastalani, Mevahibü’l-Ledünniyye, c. 1, s. 22.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 162-163.
[4] Taberî, c. 12, s. 131-132.
[5] Mezdek (Mazdek) adında birinin kurduğu, eski İran’da dinî bir mezheptir. Zerdüşt tarafından va’z edilen Maniheizmin ıslah edilmiş bir şekli olarak gören ve kabul edenler de vardır. Bu mezhebin bilinen belli başlı hususîyeti, mülk­te ve kadınlarda iştiraki kabul etmesidir. Bunun yanında, zühdle ilgili olarak hayvanları öldürmek ve eti­ni yemek de, bu mezhebin yasakladığı şeyler ara­sındadır (İslam Ansiklopedisi, c. 8, s. 201-205).
[6] Taberî, Tarih, c. 2, s. 131; Kadı İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 726-733; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 161-163.
[7] Bediüzzaman Said Nursî, a.g.e., s. 163.

Peygamberimizin Sütanneye Verilmesi

Efendisine kavuşan kâinat artık şen idi. Beşeriyetin kalbine nur ve huzur sunacak zâtı sînesinde barındıran Arabistan’ın kalbi, sevincinden adeta dura­cak gibiydi.

Kâinatın eşsiz hadisesine sahne olan Mekke, adeta ulvî âlem­lere uçmak isti­yormuşçasına heyecanlı ve mesrur idi.

Hz. Âmine, huzurlu ve sürurlu idi. Nur topu yavrusu, tatlı tebessümleriyle, kocasının vefat acısını bir nebze unutturduğu gibi, istikbâle ümitle bakmasını da sağlayan tek tesellisi idi.

Bahtiyar Âmine, şerefli yavrusunu ancak bir hafta kadar em­zirebildi. Bun­dan sonra Ebû Leheb’in cariyesi Sü­vey­be Hâtun, Kâinatın Efendisine sütanne oldu ve onu gün­lerce emzirdi.[1]

Süveybe Hâtun, daha önce de Hz. Hamza’yı emzirmişti. Böy­lece, Resûl-i Kib­riya Efendimizle muhterem amcası arasında bir de süt kardeşliği bağının kurulmasına vasıta olmak gibi bir bahtiyarlık ve şerefe erişmiş oluyordu.

Kendisine yapılan iyiliklerin en küçüğünü dahi unutmayacak ve onu karşı­lıksız bırakmayacak kadar büyük bir fazilet ve yüksek bir vefa duygusunun sahibi olan Fahr-i Âlem Efendimiz, zâtına bir müddet sütannelik yaptığı için Süveybe Hâtun’u hayatı boyunca unutmadı. Onu sık sık ziyaret eder, her gör­dü­ğünde kendisine bol ihsan, iltifat ve ikramda bulunurdu.

Evet, vefa Fahr-i Âlem Efendimizin dünya yüzüne getirdiği güzel ahlâkın temeli idi. Onun tertemiz, nezih hayatında vefasızlığı ih­sas eden en ufak bir davranışa rastlanamaz.

Onun fazilet ve vefa duygusundan ders alan muhterem zevceleri Hatice-i Kübra da, evine sık sık gelip giden Sü­veybe Hâtun’u hürriyetine kavuşturmak için bir ara satın almak istediyse de, Ebû Le­heb buna yanaşmadı. Ancak Resûl-i Kibriya Efendimiz, Medine’ye hicretinden sonra, Ebû Leheb, Süvey­be’yi ken­diliğinden azat etti.[2]

Ebû Leheb, Peygamberimizin öz amcası idi. Sonraları Resûl-i Ekrem’in ri­sâ­letini tasdik ve ikrar etmediği gibi, hayatı boyunca da putperestlikten vaz­geç­meyerek karşısına en büyük bir düşman olarak dikilmekten geri durmadı. Bu sebeple Allah’ın lânetine maruz kaldı ve cariyesi Sü­veybe Hâtun’un bir tır­nağı kadar değer kazanamadı. Hatta Süveybe Hâtun sebebiyle ahirette bir nebze lûtfa maz­har olduğu da anlatılmıştır.

Onu, ölümünden sonra rüyada görmüşlerdi. Cehennemin şiddetli azabı içinde feryat edip duruyordu. Kendisine sordular: “Neden feryat ediyorsun? Neyin var?”

Ebû Leheb, “Neyim olacak? Susuzluk beni ateşten kavuruyor! Hayatımda hiç­bir hayır görmedim. Sadece bir tek hayır buldum: Muhammed’i emziren Süveybe’yi azat ettiğim için, bana da şuradan emip sulanmak imkânı bağış­lan­dı” diyerek şehâdet parmağını gösterdi.[3]

Hadise, gerçekten ibret vericidir. Kâinatın Efendisine hayatı boyunca kötü­lük, eziyet ve hakaret etmekten geri durmayan Ebû Leheb gibi azılı bir İslam düşmanı, sadece onu emziren Süveybe Hâtun’u azat ettiği için böylesine İlâhî bir kerem ve lûtfa mazhar oluyor ve cehennemde azabı bir nebze hafifletili­yor­du. Demek ki sadece Sevgili Peygamberinin zâtına değil, zâ­tına hizmet et­miş olanlara yapılan iyilikleri de Cenab-ı Hak, lûtfu ve keremi ile karşılık­sız bı­rak­mıyordu!

Bunun yanında, dünyada Kâinatın Efendisini kendilerine her hususta mut­lak imam ve rehber kabul edip, sünnet-i seniy­yesine ittiba etmekten şeref du­yan gerçek mü’­minlere, ebedî âlemde ne büyük ikram ve İlâhî ihsanların ha­zırlanmış olduğu düşünülsün!

Çocukları Sütanneye Verme Âdeti

Mekke’nin havası sıcak ve sıkıntılı idi. Çocukların körpe vücutlarına yara­mazdı ve onların sıhhatli büyümelerine elverişli değildi. Çölde ise, hava güzel, su tatlı ve temiz, hayat serbest, iklim ise mûtedil idi. Ayrıca çölde yaşayan bazı kabilelerin dilleri de çok daha düzgün ve pürüzsüzdü; asliyet ve tazeliğini ko­ruyordu. Ahlâkları da temizdi.

İşte, buna binaen o sırada Ku­reyş eşrafı ve ileri gelenleri, daha sıhhatli ve gür­büz yetişmeleri ve ayrıca düzgün, aslına uygun Arapça öğrenip konuşa­bil­meleri için, Mekke’nin dışında çölde yaşayan kabile kadınlarına ücretle em­zir­mek üzere çocuklarını teslim etmeyi bir âdet haline getirmişlerdi. Çocuk iki üç sene, bazen daha fazla sütannenin yanında kalırdı.

Bu sebeple de, yaylalarda yaşayan birçok kabile, bilhassa Sa’d b. Bekr kabi­lesi kadınları, senede birkaç defa kafile halinde Mekke’ye inerler ve yeni doğan çocukları emzirmek üzere yanlarına alıp tekrar yurtlarına dönerlerdi.

Mekke civarındaki kabileler arasında Sa’d b. Bekr kabilesi, bilhassa şerefte, cömertlikte, mertlikte, tevâzuda ve Arapçayı düzgün konuşmakta temâyüz etmiş ve ün kazanmış bir kabileydi. Bu yüzden, Ku­reyş ileri gelenleri, da­ha çok bu kabile kadın­larına çocuklarını teslim etmek isterlerdi.

Benî Bekir Kabilesi Kadınlarının Mekke’ye Gelişi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Süveybe Hâtun tarafından emziriliyordu.

O sırada, Sa’doğulları yurdunda o âna kadar pek az görülmüş şiddetli bir kuraklık hüküm sürüyordu. Kuraklığın netice verdiği kıtlık, kabile halkını yoksul ve perişan bırakmıştı. Öyle ki yiyecek bir şeyler bulmada bile zorluk çe­kiyorlardı. Develeri, koyunları zayıflamış ve sütleri kesilmişti.

Bu şiddetli kıtlık ve kuraklık yılında da Benî Bekir kadınları, emzirecek ço­cuk bulmak ve bu suretle bir nebze geçimlerini temin etmek maksadıyla Mek­ke’ye oldukça ka­labalık bir kafile halinde geldiler.

Gelen kadınların biri müstesna hepsi, kendilerine münasip birer çocuk bul­dular. Gariptir ki hiçbiri yetim oluşundan dolayı Sevgili Peygamberimizi al­maya yanaşmadı. Çünkü pek fazla bir ücret ve yardıma kavuşmayacaklarını düşünüyorlardı!

Mekke’ye geç giren, sadece bir kadın vardı. İffeti, temizliği, hi­lim ve hayâsı, yüksek ahlâk ve fazileti ile kabilesi arasında tanınmış bir kadın. Kocasıyla nö­betleşe yaşlı ve zayıf merkeplerine bin­diklerinden, kafileden geride kal­mış­tı. Mekke’ye girdiğinde, yeni doğmuş Ku­reyş çocukları, biri müstesna, diğerleri önde giden Bekroğulları kadınları tarafından kapışılmıştı. Ve o, Mutlak Kudret Sahibinin kader ve hikmetiyle, emzirmek üzere kimseyi bulama­dı.

Kocası Hâris de üzgündü. Arkadaşlarının hepsi varlıklı ailelerin çocuklarını aralarında paylaşmışlardı. Sadece işin zâhirî bir sebebi olan gecikmek yüzün­den eli boş kalan, bir kendisi vardı.

Solgun ve üzgün bir çehre içine gömülü bu iffetli kadın, İlâhî Ka­der’in ken­disi için çizmiş olduğu nezih programdan habersiz, Mek­ke sokaklarında mü­nasip bir çocuk bulamamanın sıkıntısı içinde çaresiz dolaşıyordu.

Bir ara, görünüşüyle etrafın hürmetini celbeden mûnis simalı yaşlı bir zâtla karşılaştı. Bu zât, Kâinatın Efendisinin dedesi Ab­dül­mut­ta­lib’ti. Sanki birbirle­rinin derdine derman olmak için dolaşıp duruyormuşlar gibi bakıştılar. Sonra da konuşmaya başladılar:

Ab­dül­mut­ta­lib, “Sen neredensin?” diye sordu.

Kadın, “Benî Sa’d kabilesi kadınlarından…” cevabını verdi.

“Adın ne?”

“Halîme!”

Ab­dül­mut­ta­lib, “Ne güzel, ne güzel! Sa’d ve hilm, iki haslettir ki dünyanın hayrı da, ahiretin izzet ve şerefi de bunlardadır” dedikten sonra derin bir iç çekti; arkasından da Halîme’ye, “Ey Halîme! Yanımda yetim bir çocuk var. Onu Sa’doğulları kadınlarına teklif ettim, kabul etmediler. Bâri, gel sen ona sütanneliği yap. Belki, onun yüzünden bahtiyarlığa, bolluk ve berekete erer­sin!” dedi.

Halîme, beklenmedik bu teklif karşısında önce tereddüt geçirdi. Fakat yur­du­na eli boş dönmek istemiyordu. Bunun için tereddüdünü yendi ve teklifi için­den kabul etti. Ancak kocasına sormadan ve ondan izin almadan cevabını iz­har etmek istemedi. Hemen kocasının yanına dön­dü. Olup bitenleri anlat­tık­tan sonra, “Emzirecek çocuk bu­lamadım. Arkadaşlarım arasında eli boş dön­meyi de hoş görmüyorum. Vallahi, ben de gidip o yetimi (!) alacağım” dedi.

Kocası Hâris, fikrine iştirak etti: “Almanda bir beis yok. Belki de Allah, onun yüzünden bize bereket ve hayır ihsan eder.”[4]

Bunun üzerine, dönüp Ab­dül­mut­ta­lib’in yanına geldiler.

Ab­dül­mut­ta­lib, Halîme’yi alıp Sevgili Peygamberimizin nurlandırdığı Hz. Âmine’nin mütevazı evine götürdü.

Halîme, Efendimizin başucuna vardı.. Nur topu Efendimiz, yünden beyaz bir kumaşa sarılı, yeşil iplikten bir örtünün üstünde mışıl mışıl uyuyordu. Et­raf misk gibi kokuyordu!

Halîme, hayret içinde kaldı. Nur yüzlü Efendimize, ânında içi ısınıverdi. Öy­lesine ki uyandırmaya bile gönlü râzı olmadı!

Artık hüzün ve ızdırap bulutu Halîme’yi terk etmişti. Sevincinden uçacak gi­biydi. Çocuk bulamamanın sıkıntısı içinde kıvranıp dururken, birden böyle­sine güzel bir yavruyla karşı karşıya gelmek; ne büyük bahtiyarlıktı!

Halîme, fazla dayanamadı. Kâinatın Efendisinin başucuna iyice yaklaştı. Yorganın ucunu hafiften kaldırdı. Pamuktan yu­muşak, kar gibi beyaz, gül gibi kokan ellerinden, mübarek alınlarından sevgi ve bir anne şefkatiyle öptü.

O anda, Peygamber Efendimiz de gözlerini açtı ve Halîme’nin bûsesine tatlı bir tebessümle cevap verdi. Anlaşmışlardı!

Biri, çocuk bulamamanın ızdırabıyla bitkin ve mahzun; diğeri, kadınlar ta­rafından reddedilen nur yetim! Kader, ikisinin de âlemini sevinçle doldurdu!

İlk Bereket

Artık nur topu Efendimiz, gönlünü cezbettiği Halîme’­nin kucağındaydı.

Fakat bu da ne? Günlerdir zorla süt bulan göğüsler, Efen­dimiz emmeye baş­lar başlamaz derhal sütle doldu. Sanki, her bir meme bir süt çeşmesi kesil­mişti birden…

Halîme şaşırdı, kocası Hâris hayretler içinde kaldı.

Sağ meme Kâinatın Efendisinin ağzında, sol meme artık ona süt kardeşi olan Halîme’nin oğlu Abdullah’ın ağzında. Ve Kâinatın Efendisi, bundan böyle hep sağ memeyi emecektir!

Devenin Memeleri Sütle Doldu

Halîme, nur yetimi kucağından bir an bile indirmeye râzı değil. Hemen Ab­dül­mut­ta­lib ve Hz. Âmine ile vedalaşarak Mek­ke’den ayrıldılar.

Âmine’nin hüznüne gözyaşları da karıştı ve adeta bir bulut olup nur yavru­sunun peşinden koştu.

Gece Hâris ailesi, Mekke dışında rahat bir uyku çekti. Sabahleyin, Haris de­veleri sağmaya koştu. Elini attığı her meme bir süt çeşmesi oluvermişti. Hay­retler içinde Halîme’ye seslendi: “Ey Halîme! Bil ki sen, çok mübarek ve hayırlı bir çocuk aldın!”

Halîme, kocasını tasdik etti: “Vallahi, ben de öyle olmasını ümit ediyo­rum!”[5]

Mekke artık gerilerde kalmıştı.

Halîme dişi merkebinin üstünde, kucağında ise Kâinatın Efendisi vardı. Mer­kep, o zayıf, güçsüz ve arkadaşlarından geride kalan merkebe de ne olu­yor? Bu ne sürat, bu ne hızlı yürüyüş! Sanki, gelişinde bindikleri merkep bu de­ğildi.

Kafiledeki bütün hayvanları geçip geride bırakınca, Halîme’nin yol ar­ka­daş­ları şaşırdılar ve hayretler içinde sordular: “Ey Ebû Zueyb’in kızı! Ya­zıklar olsun sana! Bizi neden beklemiyorsun? Yoksa, bindiğin merkep, gelirken bera­berindeki mer­kep değil mi?

Merkep aynı merkepti; bir farkla, şimdi üzerinde biri vardı: Kâinatın Efen­disi. Onu taşımanın şerefi, o zayıf, nahif hayvanı da coşturmuştu!

Halîme, arkadaşlarına cevap verdi: “Hayır, vallahi mer­kep aynı merkep. Hatta ben onu sürmüyorum bile; ken­di kendine böyle süratli gidiyor. Bunda bir gariplik var!”[6]

Ne yazık ki henüz kafiledekilerin hiçbiri, bu farklılığın nereden ve niçin geldiğini bulabilme basîretine sahip değildi.

Evet, bütün bu olup bitenler, nur yüzlü yavrunun, istikbâli bütün haşme­tiyle kucaklayacağına birer açık işaretlerdi!

PEYGAMBER EFENDİMİZ, SA’D OĞULLARI YURDUNDA

Bütün bu garipliklerden sonra, Halîme ve kocası, yurtla­rına var­dılar.

Artık nur yüzlü Kâinatın Efendisi, Sa’d oğulları yurdundaydı.

O sırada, Sa’d oğulları beldesinde müthiş bir kıtlık ve ku­raklık hâkimdi: Be­reketi kesilmiş topraklar, susuz kuyu ve çeşmeler, solgun yüzler ve zayıflikten ayakta duracak me­cali kalmamış hayvanlar…

Fakat Peygamber Efendimizin ayak bastığı hânenin manzarası birden deği­şiverdi. Daha önce yiyecek ot bulama­yan hayvanları, şimdi tıkabasa doyuveri­yorlardı. Memeleri dolup taşıyor, bir rahmet çeşmesi gibi devamlı süt akı­tı­yorlardı. Solgun yüzler yoktu artık Halîme’nin evinde…

Beldenin sâir sâkinleri, yine kıtlık içinde, yine sıkıntı çemberinde kıvranı­yorlardı! Hayvanları hâlâ zayıf, nahif ve istenilen sütü veremiyordu!

Sanki, Peygamberimizi “yetim” diyerek almayanlar, maruz kaldıkları mah­rumiyet içinde bırakılmakla cezalan­dı­rı­lıyorlardı.

Yayla halkı, gözleriyle gördükleri bu durum karşısında meraklarından çat­layacak hale gelmişlerdi. Olup bitenlere bir mana veremiyorlardı. Kabahati ço­banlarında buluyorlar ve on­lara çıkışıyorlardı: “Gidin, görün bakalım! Ha­lîme’nin çobanı, koyunlarını nasıl doyurmuş? Yürürken memelerinden şıpır şı­pır süt damlıyor! Kim bilir, koyunlarını nerede otlatıyor! Siz de onun gittiği ye­re gidip koyunları orada otlatsanız ya!”

Çobanlar, efendilerinin bu çıkışlarında haksız olduklarını, adları gibi bili­yorlardı. Halîme’nin çobanının koyunlarını otlattığı yerin, kendilerinin otlattığı yerden hiçbir farkı yoktu. Bunun için de itiraz ediyorlardı. Ama itirazları hiçbir fayda ver­miyordu. Efendilerinin bu sefer şu sözlerine muhatab oluyorlardı:

“Peki, sizin sürülerin koyunları açlıktan kendilerini zar zor taşıyorlar da, onunkiler neden tıkabasa tok, hem de me­meleri sütle dolu olarak dönüyor?”

Ne çobanlar ve ne de efendileri bu soruya cevap bulamıyor­lardı; sadece birbirlerine hayret ve şaşkınlık dolu bakışlarla bakıp kalıyorlardı!

Elbette bunun bir sebebi vardı ve bu sebebi, henüz o za­man Hz. Halîme ile ko­casından başkası bilmiyordu. Çobanların gelip sebebini sormaları üzerine, Halîme onlara şu cevabı verdi:

“Vallahi, bu iş ne ot, ne de otlak işidir! Bu iş, Rabbimin sırla­rından bir sırdır. Her şey Mekke’den dönüşümüzle birlikte başladı!”

Tabii ki çobanlar, bu sözlerden pek bir şey anlamıyorlardı ve meraklarından da kurtulamıyorlardı.

Yayla halkının akıl erdiremediği sır şuydu:

Kâinatın yegâne sahibi olan Allah, en sevdiği insan olan Peygamberimizi evlerine misafir etme âlicenablığını gösterdiklerinden dolayı Halîmelerin evine rahmet hazinesinden bol bol ihsan ve ikramda bulunuyordu.

Halîme ve kocası, bunun gayet iyi farkında idiler. Bu sebeple nur yavruya bambaşka bir gözle bakıyorlardı. Adeta onu uçan kuştan, doğan güneşten ko­ruyorlardı. Büyük bir sevgi ve dikkat ile üzerinde titriyorlardı.

Yayla Kuraklıktan Kurtuluyor!

Sa’d oğulları yaylasında aylardır hüküm süren kuraklık ve kıtlık hâlâ son bul­muş değildi. Yayla halkı, her hafta kendi inanç ve geleneklerine göre yağ­mur duasına çıkmaya devam ediyordu. Fakat her seferinde de elleri boş ve mah­zun dönüyorlardı.

Bir Cuma günüydü.

Kadınlı erkekli bütün kabile halkı, yanlarına aç develerini, sütsüz koyunla­rını da alarak, bir tepenin üzerine, yine yağmur duasında bulunmak için çık­mışlardı. Putlarına kurbanlar kestikten sonra, duaya başladılar. Yalvarmalar yakarmalar, Âlemlerin Rabbine, yağmur göndermesi için yapılıyordu. Saat­ler­ce dua ettikleri halde yere tek bir yağmur damlası düşmedi.

Kalabalığın içinde Sevgili Peygaberimizin süt annesi Halîme ve kocası Hâris de vardı. Halîme, gözlerden sakındığı Kâinatın Efendisi yavruyu kalabalığa alıp getirmemiş, süt kardeşi Üneys’nin yanında evde bırakmıştı.

Duanın sonuna gelinmişti. Herkes ümitsiz ve bitkindi. Artık dönmeye ha­zırlanıyorlardı. Bu sırada Halîme’nin komşusu bir kadın, duasını bitirmek üze­re olan rahibe yaklaştı ve rahip duasını bitirince de, “Rahip efendi, biz bu ka­dar dua ettik, fakat bir netice alamadık. İçimizde hayırlı uğurlu biri olsa, belki Âlemlerin Rabbi duamızı kabul eder­di” dedi.

Rahip, yaşlı kadının bu sözünden rahatsız gibi oldu ve “Biz, O’na dua ede­riz; ama O’nun ne yapacağını bilmeyiz. Doğruyu ve hayırlıyı ancak O bilir” di­ye konuştu.

Yaşlı kadın, bu sefer asıl maksadını açıkça söyledi: “Biliyorum, dedikleriniz doğru. Ama benim söylemek istediğim şey başka. Bizim komşumuz Ha­lî­me’nin evinde, Mekkeli bir çocuk var. O geldiği günden beri Halîme’nin evi be­reketle dolup taşıyor. Çok hayırlı, çok uğurlu bir çocuk olarak görünüyor. Bir de onu buraya getirsek… Belki ayağı uğurlu gelir! Onun yüzü suyu hürme­tine Âlemlerin Rabbi duamızı kabul eder ve bizi yağmura kavuşturur!”

Rahip önce tereddüt geçirdi. Kadın ısrar edince, Efendimizin getirilmesine râzı oldu.

Yaşlı kadın, Halîme’yi arayıp buldu ve rahibe yaptığı tek­lifi kendisine an­lattı.

Fikir, Halîme’nin de aklına yattı. Çünkü nur yavrunun bereketli ve hayırlı bir çocuk olduğuna en çok kendisi şahit olmuştu. Koşarak eve vardılar. Pey­gamberimizi, süt annesi kucakladı. Kundakladıktan sonra, yakıcı güneşin tesi­rinden korumak için de yüzünü bir bezle kapadılar ve dışarı çıktılar.

Güneş, kızgın oklarını yeryüzüne olanca şiddetiyle saplıyor­du. Yerden san­ki alev alev ateş yükseliyordu. Evden çı­kıp bi­raz yürüdükten sonra, gözleri ga­rip bir şeye ilişti: Bir bulut, kendileriyle beraber gidiyordu! Önce mühimse­mediler; “Olabilir” diyerek yürüdüler. Fakat bu küçük bulut kendilerini terk et­miyordu. Adeta, onları güneşin kavurucu sıcaklığından korumak için bir şem­siye vazifesi görüyordu. İster istemez hayrete kapıldılar ve şaşırdılar. Bir ta­raftan da sevindiler. Artık nur yavrunun yüzünü bezle örtmeye de ihtiyaç kalma­mıştı. Örtü kaldırılınca, şirin gözler süt annesine tatlı tatlı baktı. Sanki, tebessümüyle, “O bulut beni gölgeliyor” der gibiydi.

Buluttan şemsiye altında yollarına devam edip kalabalığa karıştılar. Önce yapılan tekliften rahatsız olan rahip, bu sefer on­ları güleryüzle karşıladı. Çün­kü o da, Halîme ve arkadaşının, evden çıkar çıkmaz, bir bulut tarafından göl­ge­lendiklerini uzaktan görmüştü!

Rahip, Peygamberimizi süt annesinin kucağından aldı ve kalabalığa ses­lendi: “Ey insanlar! Bu, bulunduğu eve be­reket getiren Mekkeli çocuktur! Bu hayırlı yavruya olan sevgisi ve lûtfu ile yağmur vermesi için Âlemlerin Rab­bine hep beraber dua edelim!”

Eller tekrar açıldı ve dudaklar yeni bir heyecanla duaya başladı.

Peygaberimiz bir nur yumağı halinde rahibin kucağında duruyordu. Rahip, bütün dikkatiyle nur saçan gözlere bakıyor ve adeta hal diliyle “Bu güzel ço­cuğun yüzü suyu hürmetine bize yağmur ihsan et” diye Cenab-ı Hakk’a yalva­rıyordu!

Herkes Yüce Allah’a yalvarırken, Peygamberimizin nur saçan gözleri, ümit­le gökyüzüne dikildi. Rahip ise, nur yavrunun iri ve bebekleri pek siyah, gü­zel­likte eşsiz gözlerine kendini kaptırmış ve adeta her şeyi birden unutu­vermişti.

Artık aylardır süren hasretli ve hüzünlü bekleyişin son anları yaklaşıyordu. Peygamberimizin başı üzerindeki küçücük bulutun birden büyümeye ve ufuk­lara doğru yayılmaya başladığı görüldü. Kısa zamanda o küçük bulut, ye­ri­ni, bütün gökyüzünü kaplayan kocaman bir buluta terk etti. Dua seslerine birden sevinç çığlıkları karıştı. Yağ­mu­run müjdecisi bulutlar geldiğine göre, rahmetin de gel­me­si yakındı. Az sonra sevinç çığlıklarıyla ortalık çınladı: “Yağmur, yağ­mur, yağmur!..”

Evet, ikaz mahiyetindeki iki haftalık bir mahrumiyet içinde kalma, Sa’d o­ğul­larının dikkatini çekmek için kâfi görülmüştü. Nur yavrunun yüzü suyu hür­metine, Sa’doğulları yurduna lâtif, berrak ve tatlı yağmur damlaları, Ce­nab-ı Hakk’ın rahmet hazinesinden ahenkli ahenkli in­meye başladı. Güya rah­met tecessüm ederek dam­lalar suretinde yeryüzüne akıyor, ümitsiz yüzlere ümit ve tatlılık bahşediyordu. İnsanlar gibi kuraklıktan çatlak çatlak olan yer­yü­zü de mis gibi kokusuyla sevincini izhar ediyordu.

Yağmura kavuşan halk, aylardır devam ettikleri dualarının kabul edilme­yip, o gün kabul edilişinin sırrını yine de bilemediler. Çünkü o, bir sırdı. Şim­di­lik bir sır olarak da kalacaktı. Rahmet vesi­lesi, henüz bir bebekti! Ama in­san­lar nazarında bir bebekti. Haki­kat­te o, Allah’ın ve meleklerin kendisini çok iyi tanıdıkları, Allah’­ın sevgili kulu, Peygamberler Peygamberi, İki Cihanın Güneşi Hz. Mu­hammed’di (a.s.m.).

Sa’doğulları yurdunun yüzünü güldüren rahmet, aralıklarla tam bir hafta devam etti.

Toprak, yağan yağmuru iliklerine kadar içerek doydu. Otlar yeniden fış­kır­dı, ağaçlar yemyeşil körpe filizler verdi. Ekinler boy attı, koyunların meme­leri sütle dolmaya başladı.

Yağmura kavuşanlar arasında ancak birkaçı, rahmete vesile teşkil eden se­bebi bildiler. Kendi aralarında şöyle konuştular:

“Bu çocuk, çok uğurlu ve hayırlı bir çocuk!”

Saf ve geniş ufuklu çölde hava temiz ve güzeldi. Çocukların çabucak geliş­mesine ve sıhhatli büyümelerine oldukça elverişliydi.

Sevgili Peygamberimizin büyümesi de diğer çocuklardan farklı oldu: Sekiz aylık iken konuşmaya başladı. Dokuz aylıkken konuşması oldukça düzgün ve pürüzsüzdü. Onuncu ayında ise, artık diğer çocuklarla ok atacak kadar kuv­vetli ve gürbüz olmuştu.

Peygamber Efendimiz, iki yaşına basınca sütten kesildi. O âna kadar, Ha­lî­melerin ve yayla halkı üzerinde bereket, rahmet ve ihsan yağmuru hiç eksik ol­madı.

Bu yaşında bile Peygamber Efendimiz, akranlarından çok farklı bir güzel­li­ğe, sevimliliğe ve üstün bir ahlâka sahipti. Bü­yük bir insan gibi ağır başlı ve vakur idi.

Peygamberimizin, Annesine Getirilişi

Süt çocuklarını geri verme mevsimi gelip çattı. Bununla birlikte, Efendimiz üzerinde kol kanat geren, onu öz evladından daha fazla seven Halîme’nin de gönlünü bir hüzün bulutu kapladı. Çünkü ondan ayrılacaktı. Çünkü Nur Mu­hammed’in cenneti hatırlatan gül kokusundan uzak kalacaktı.

Fakat Mekke’ye götürüp annesine teslim etmekten başka çaresi de yoktu. Öyle yaptılar. Nur Muhammed’i ala­rak Mekke’­ye geldiler ve annesine gönül gözyaşları arasında teslim ettiler.

Sütannenin âlemi hüzünle, gerçek annenin dünyası ise sevinçle dolu idi! Bi­ri öz yavrusuna kavuşmanın saadetini yaşıyor, diğeri ondan ayrılmanın ate­şin­de tutuşmuş, yanıyordu!

O anda sütanne Halîme’ye, sanki bir ilham geldi ve yalvarırcasına, bütün sa­mimiyetiyle şu teklifi yaptı:

“Ne olur, oğlumu biraz daha yanımda bırakamaz mısınız? Hem ben, ona Mekke vebâsının bulaşmasından da kor­kuyorum!”[7]

Bu teklif ve arzu, samimi idi. Sanki cümleler, dudaklardan değil, gönülden kopup gelmişti.

Aziz anne Âmine, bu riyâsız ve candan yalvarışa karşı koyamadı ve bir müddet daha ciğerpâresinin Sa’doğulları yurdunda kalmasına râzı oldu.

Peygamberimiz, Yine Benî Sa’d Yurdunda

Halîme muradına ermişti! Arzusunun kabul edilişinin sonsuz hazzı içinde Efendimizle birlikte tekrar yurduna döndü.

Kâinatın Efendisi, artık süt kardeşi Abdullah’la birlikte kuzuları gütmeye de çıkıyordu. Kuzular, onun tatlı tebessümlerine melemeleriyle cevap veri­yor­lar­dı.

Peygamber Efendimizin gözleri hep göklerde idi. Sanki, orada bir şeyler keşfedecekmiş gibi dikkatli ve ibretli bakıyordu. Sanki, bir el uzanacak ve onu ulvî âlemlere alıp götürecekmiş gibi bekliyordu!

Bu arada, gözlerden kaçmayan garip bir hadise vardı: Peygamber Efendi­mizin başı üzerinde çoğu zaman bir bulut geziyor ve onu güneşten koruyordu.

Artık gözler ondaydı. Dillerde onun güzelliği, gönüllerde tatlı sevgisi vardı. Konuşulan, onun dürüstlüğü, terbiyesi ve ağırbaşlılığı idi.

Akranları da onun tatlı arkadaşlığına erişmek için adeta yarış edi­yorlardı.

İşte, Sevgili Peygamberimiz, Sa’doğulları yaylasında günlerini böylesine huzurlu ve sevinçli geçiriyordu!

PEYGAMBER EFENDİMİZİN GÖĞSÜNÜN YARILMASI

Kuşluk güneşinin her tarafa pırıl pırıl hayat saçtığı güzel bir bahar gü­nüy­dü.

Nur yüzlü Efendimiz, süt kardeşi Abdullah’la beraber evlerine yakın çayır­lıkta kuzularını otlatıyordu. Bir ağacın altında, çimenden yemyeşil halının üze­rine oturmuş, tatlı tatlı konuşuyorlardı. Bir müddet sonra da Abdullah, ağacın serin gölgesinde uykuya dal­dı.

Kâinatın Efendisi ise, oturduğu yerden, kâinatı kuşatan eşsiz güzelliklerin yaratıcısını düşünmeye koyuldu. Bu sırada kuzular yayıla yayıla epeyce uzak­laşmışlardı. Onları geri çevirmek için Peygamberimiz, Abdullah’ın yanın­dan ayrıldı. Bir müddet gittikten sonra, karşısına beyaz elbiseli iki kişinin çık­tı­ğını gördü. İkisi de güleryüzlü ve sevimli idiler. Birinin elinde içi karla dolu al­tın bir tas vardı. Nur yüzlü Efendimizin yanına usûlca yaklaştılar. Onu tu­tup, İlâ­hî bir halı gibi duran yemyeşil çimenlerin üzerine uzattılar. Efen­di­mizde ne ses, ne sedâ, ne de telâş vardı. Bu güleryüzlü, bu temiz simalı ve bu sevimli in­sanların kendisine kötülük yapmayaca­ğını biliyordu.

Ağacın serin gölgesinde uyumakta olan Abdullah, bu sırada uyandı. Man­za­rayı görünce, olanca hızıyla telâşlı telâşlı eve vardı. Gördüğü manzarayı an­ne ve babasına anlattı. Heyecan ve telâşlarından evlerinden nasıl çıktıkları­nın far­kında bile olamayan Halîme ile kocası, bir anda Peygamberimizin ya­nına var­dılar. Fakat Abdullah’ın anlattıklarından eser yoktu. Ortalıkta kimseler gö­rün­müyordu. Zira, gelenler, memur edildikleri vazifelerini bir anda bitirip göz­den kaybolmuşlardı. Sadece, ayakta duran Kâinatın Efendisinin benzi uçuk­tu ve hafiften gülümsüyordu.

Fazlasıyla telâşa kapılan Halîme ve kocası, “Ne oldu sana yavrucuğum?” di­ye sordular.

Kâinatın Efendisi şunları anlattı:

“Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir tas var­dı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan si­yah bir kan pıhtısı çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temiz­ledikten sonra ayrılıp gittiler.”[8]

Aradan yıllar geçecek, kendilerine peygamberlik vazifesi verilecekti.

Bir gün, sahabelerden bazıları, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bize ken­dinizden bah­seder misiniz?” diyeceklerdir.

Re­sû­lul­lah, “Ben, babam İbrahim’in duasıyım, kardeşim İsa’­nın müjdesi­yim, annemin ise rüyasıyım! O, bana hamile iken Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü” de­dikten sonra, bahsi geçen hadi­seyi de şöyle anlatır:

“Ben, Sa’d b. Bekroğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Bir gün süt kar­deşimle birlikte evlerimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu altın bir tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler.”[9]

Bu hadiseyle Peygamber Efendimizin mübarek kalbi, İlâhî bir nur ve Ce­nab-ı Hak tarafından bir sekînet ve bir ruh ile genişletilmiş oluyordu. Aynı za­manda, Re­sû­lul­lah Efen­dimizin nefsi, o yaşından itibaren kutsî duygular ve İlâhî nurlarla teyit edilerek, her türlü vesvese ve şüpheden temiz hale getirili­yordu. Burada şunu da hatırlatmak gerekir ki kalp sadece çam kozalağı gibi bir et parçası olarak düşünülmemelidir. O, bir Lâtife-i Rabbaniye’dir. Meseleye ışık tutması bakımından, Bediüz­za­man Hazretlerinin kalple ilgili şu açıklama­sını da nazarlara arz etmekte fayda vardır:

“Kalpten maksat, sanevberî [çam kozalağı] gibi bir et parçası de­ğildir. An­cak bir Lâtife-i Rabbaniye’dir ki maz­har-ı hissiyatı vicdan, ma’kes-i efkârı di­mağdır. Binaenaleyh, o Lâtife-i Rabbaniye’yi tazammun eden o et parçasına kalp tâbirinde şöyle bir letafet çıkıyor ki; o Lâtife-i Rabbaniye’nin insanın mâ­nevîyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki bütün aktar-ı bedene maü’l-hayatı neşreden o cism-i sa­nev­berî, bir makine-i hayattır ve maddî hayat onun işleme­siyle kâimdir; sekteye uğra­dığı zaman cesed de sukuta uğrar; kezalik o Lâtife-i Rabbaniye a’mâl ve ahvâl ve mânevîyatın heyet-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışık­landırır; nur-u imanın sönme­siyle, mahiyeti, meyyit-i gayrimüteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır.”[10]

Anlaşılan odur ki maddî kalbin iman, ilim, hikmet, şef­kat gibi mânevîyatla yakın alâkası vardır; aynı şekilde, mad­dî temizliğin de mânevî temizlikle mü­nâsebeti mevcuttur. Bu itibarla, Resûl-i Ekrem Efendimizin maddî kalbinin yı­kanıp temizlendikten sonra ilim, hikmet, İlâhî nur ve feyizlerle doldurulma­sını, akıldan uzak gör­memek lâzımdır.[11]

____________________________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 108; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 42.
[2] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 108.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 108.
[4] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 171-172; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 110-111.
[5] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 172; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 111; Taberî, Tarih, c. 2, s. 127.
[6] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 173; Taberî, Tarih, c. 2, s. 127.
[7] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 173; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 112; Taberî, Tarih, c. 2, s. 127.
[8] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 174; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 112; Taberî, Tarih, c. 2, s. 128.
[9] İbn Hişam, Sîre, a.g.e., c. 1, s. 175; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 128.
[10] Bediüzzaman Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz, s. 79.
[11] bkz. M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 8, 5911-5915.

Peygamber Efendimizin Annesine Getirilmesi

Saadet Güneşi, ömrünün dört yılını geride bırakmış, oldukça gür­büzleşmiş ve gelişmişti.

Zâtında görülen gariplikler, hele göğsünün yarılması hadisesi, Hz. Ha­lî­me’yi bütün bütün düşündürmeye ve telâşlandırmaya başladı. Hatta artık en­di­şe duyuyordu. Canı gibi sevdiği Efendimizin ba­şına hoş olmayan herhangi bir hadisenin gelmesinden korkuyordu.

İşte, bu düşünce, endişe ve korku, Halîme ve kocası Hâris’i şu ka­rarı al­maya mecbur etti:

“Başına bir iş gelmeden, bu yavruyu annesine teslim et­me­liyiz!”

Halîme’nin içi cayır cayır yanıyordu, ama ne yapabilirdi ki?

Nihayet, Nur Çocuk kendisine muvakkaten emanet edil­mişti! Emanete el koyacak hali yoktu ya!

Sa’doğulları yurduna dört sene ışık saçan Saadet Güneşi, şimdi süt annesi tarafından Mekke’ye getiriliyordu. Burada bir başka haş­met­le, bambaşka bir azametle dünyaya ışık saçsın diye!

Halîme ve kocası Mekke’ye gece girdiler. Bir ara Sevgili Efendimiz, gözler­den kayboldu. Halîme ve kocasında bir telâş başladı. Bütün aramalara rağmen onu bulamadılar. Gidip, dedesi Ab­dül­mut­ta­lib’e haber verdiler.

Nur torununun kaybolduğunu haber alan şefkatli dede, birden şaşkına dön­dü. Üzgün ve telâşlı, aramaya koyuldu. Fakat ortalıkta Efendimiz görün­mü­yor­du. Ab­dül­mut­ta­lib, çaresiz, el­lerini açarak yalvardı: “Allahım! Ne olur Mu­hammed’imi bana geri ver!”

Bu arada iki kişi, yanlarında bir çocukla görünüverdiler. Bunlar, Varaka b. Nevfel ve bir arkadaşı ile Peygamber Efendimiz idiler. Ab­dül­mut­ta­lib, hasre­ti­ni çektiği Saadet Güneşini bağrına bastı, doyasıya kokladıktan sonra boynuna bindirdi. Doğruca Kâbe’ye giderek onunla birlikte tavafta bulundu. Sonra da Sevgili Peygamberimizi götürüp annesine teslim etti.[1]

Bilâhare, Ab­dül­mut­ta­lib, sevgili torununa kavuşmanın sevinç ve saadet bayramını kutlamak üzere, kurbanlar kes­tirerek Mekkelilere güzel bir ziyafet çekti.

Artık Peygamber Efendimiz, aziz annesinin sıcak kucağında, şefkatli kolları arasında, mesut ve mütevazı evin­de idi.

Sütanne Halîme, Saadet Güneşini Mekke’de bırakıp yurduna dön­dü. Fakat ne o Efendimizi, ne de Efendimiz onu hayatı boyunca unutmadı. Kendisini dört sene gibi uzun bir zaman kucaklayan ve saran kollara karşı hürmetini, saygısını hiçbir zaman yitirmedi. Onu, her gördüğünde, “Anneciğim!” diye, saygı ve hürmetle çağırır, kendisine ihsan ve ikramda bulunurdu. İhtiyacının olup olmadığını sorar, varsa hemen gidermeye çalışırdı.

Aradan uzun zaman geçecek, yine Sa’doğulları yurdunu, bir yıl, kıtlık ve kuraklık saracak. Bu kıtlık ve kuraklığın dehşetine dayanamayan Halîme, çıkıp Mekke’ye gelecek ve Resûl-i Ekrem Efendimizle görüşmek isteyecektir.

Kâinatın Efendisiyle görüşen Halîme, kendisine yurdundaki kıtlık ve ku­rak­lıktan şikayet eder. Zengin ve zengin olduğu kadar da kadîrşinas ve ha­yır­sever olan pâk zevcesi Hz. Hatice, derhal Halîme’ye kırk koyun, binmek ve yüklerini taşımak için bir de deve verir.

Yine bir hayır ve vefa örneği: Efendimizin süt kardeşlerinden biri de Şeyma idi. Sa’doğulları yurdunda, Şeyma ile çok tatlı günler geçmişti.

Bu tatlı hatıralardan seneler sonra, Huneyn Savaşı’nda, Şey­ma da, Müslü­manlar tarafından alınan esirler arasındaydı. Şey­ma, ken­disini tanıtınca, bir kız kardeşe gösterilmesi gereken alâkanın en üstününe Peygamber Efendimiz tara­fından mazhar oldu.

Peygamber Efendimiz, Sa’doğulları yurdunda sütanne Halîme’­nin yanında geçen günlerinin hatıralarını ashabına zaman zaman anlatır ve şöyle derdi:

“Ben, aranızda en halis Arabım. Çünkü Ku­reyşliyim. Aynı zamanda, Benî Sa’d b. Bekir yanında süt emdim ve li­sanım da onların lisanıdır.”[2]

Peygamber Efendimiz Annesinin Yanında

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, süt annesi Halîme tarafından annesi Hz. Âmine’ye teslim edildiğinde dört yaşını bitirmiş, beş yaşına ayak basmıştı.

Takvim yaprakları, Milâdî 575 yılını gösteriyordu.

Aziz annenin kalbine, henüz evliliklerinin ilk aylarında ebedî âleme göç eden kocası Abdullah’ın ayrılık acısı, ızdıraptan bir yumak gibi oturmuştu. Bu ızdırabı az da olsa hafifleten tek teselli kaynağı vardı: Biricik oğlu Muhammed (a.s.m.).

Hz. Âmine, olanca şefkat ve muhabbetiyle nur yavrusunu sarmaya çalışı­yor, ona babadan yetim kalışın da acısını bu şekilde hatırlatmamaya gayret edi­yordu!

Peygamber Efendimiz, Mekke’deki mütevazı evin ışığıydı, bereketiydi, gülüydü, huzur ve sevinci idi. Bu küçük yaşta bile annesine yardım etmekten asla geri durmuyordu. Hele, temizliğe dikkat edişine aziz annesi hayrandı!

O, sadece annesine karşı değil, tanıdıklarının hepsine karşı yardımsever ve hürmetkâr idi. Arkadaşlarının yardımına koşmaktan zevk alırdı. Bu sebeple, arkadaşları da onu sever, sayar ve kendisiyle gezip dolaşmaya adeta can atar­lardı.

Evet, Cenab-ı Hak, peygamberlik yüksek ve kutsî vazifesiyle me­mur ede­ceği resûlünü, böylece en güzel şekilde büyütüyor ve en mükemmel surette terbiye ediyordu!

Baba Kabrini Ziyaret

Kâinatın Efendisi, altı yaşında.

Bu sırada Hz. Âmine’nin içine Medine’yi ziyaret arzusu doğdu. Maksadı; Ab­dül­mut­ta­lib’in annesi tarafından kendilerine dayı gelen Adiyy b. Neccaro­ğullarını görmek, hem de orada medfun bulunan bahtiyar kocasının kabrini zi­ya­ret etmekti.

Bu maksatla hazırlıklar yapıldı. Günü gelince Mekke’den biricik oğlu ve dadısı Ümmü Eymen’le birlikte hareket etti. Âmine’nin âlemi şen ve neşeli ol­ması lâzım gelirken, bilâkis hüzünle kaplı idi. Sanki bir daha bu mukaddes beldeye ve bu Saadet Güneşinin doğuşuna sahne olan mübarek eve kavuşma­yacakmış gibi, tekrar tekrar dönüp Mekke’ye bakıyordu!

Mevsimin en sıcak günlerinde yaptıkları yorucu bir yol­cu­luktan sonra Me­dine’ye vardılar. Efendimizin dayısı oğul­larından Nabi­ga’nın evine indiler.

Hz. Âmine, bu evin avlusunda bulunan aziz kocasının kabrinin başına göz­yaşları içinde yıkılıverdi. Gözyaşları, Abdullah’ın kabrinin toprağını bol bol su­ladı.

Peygamber Efendimiz de, ilk defa ruhunda yetimliğin acısını bu manzara karşısında duydu. O da, muhterem pede­rinin kabrine damla damla gözyaşı serpti.

Sanki bu damlalar, Hz. Abdullah’a bir gül demeti yerine tak­dim ediliyordu!

PEYGAMBERİMİZİN, YAHUDİ ÂLİMLERİNİN DİKKATİNİ ÇEKMESİ

Medine’de geçirdikleri tatlı günlerinin birinde, Peygamberimiz, dadısı Üm­mü Eymen’le kaldıkları evin kapısı önünde oturuyordu. Oradan geçen ruhanî kı­yafetinde iki Yahudi, birden dikkatlerini onun üzerine diktiler. Peygamberi­miz, bu bakışlardan rahatsız olmuş gibi içeri girdi.

Yahudiler, geçip gitmediler ve Ümmü Eymen’e yaklaşarak sordular: “Bu ço­cuğun adı nedir?”

Ümmü Eymen, onları tanımıyordu. Art niyetli olabilirler ihtimâlini göz önünde bulundurarak, “Niçin soruyorsunuz?” de­di.

Adamlar itimat telkin eder konuştular: “Bizim tanıdığımız bir çocuğa ben­ziyor da onun için sorduk. Lûtfen söy­ler misiniz, onun adı nedir?”

Ümmü Eymen, davranışlarından ve konuşmalarından pek korkulacak kim­se­ler olmadığı kanaatine varınca, “Onun adı Ahmed’­dir” dedi.

İki Yahudi, bu cevap üzerine, aradıklarını bulmuş gibi bir­birlerine tebes­sümle bakıştılar. Sonra içlerinden biri, Ümmü Ey­men’e yalvardı: “Ne olur, onu buraya biraz çağırır mısın?”

Ümmü Eymen, tekrar tereddüde kapıldı. Neden, niçin isti­yor­lar­dı? Fakat adam bu tereddüdü şu sözleriyle izale etti:

“Bizler” dedi. “İyilikten başka bir şey düşünmeyen insanlarız. Kimseye za­rar vermeyiz. Allah için onu seviyoruz ve senden, çağırmanı istiyoruz.”

Ümmü Eymen, arzularını reddetmedi. İçeri girdi. Biraz sonra Pey­gamberi­mizle birlikte çıkıp geldi.

Peygamberimizi görür görmez iki Yahudi de yerlere kadar eğildiler. Sonra da sevgi ve hürmet karışığı bir eda içinde Efendimize yaklaştılar. Onu tepeden tırnağa süzdüler. Sonra sır­tını açtılar, baktılar.

Her ikisinin heyecan ve hayretleri gözlerinden okunuyordu. Biri­nin diğe­rine şöyle dediğini, Ümmü Eymen duydu:

“İşte, bu çocuk, bu ümmetin peygamberidir! Bu şehir de onun hic­ret ede­ce­ği yerdir. Bu memlekette çok şiddetli savaşlar, hicretler ve büyük işler ola­cak­tır.”[3]

Bu sözlerinden sonra ikisi de uzaklaşıp gittiler.

Yine rivayete göre Resûl-i Ekrem Efendimiz yüzmeyi, bu ziyareti esnasında Benî Neccâr Kuyusu denilen suda öğrenmiştir.[4]

Hz. Âmine’nin Ebedî Aleme Göçü

HZ. ÂMİNE’NİN EBEDÎ ÂLEME GÖÇÜ

Hz. Âmine, Kâinatın Efendisi oğluyla Medine’de bir ay kaldıktan sonra, Mekke’ye dönmeye karar verdi. Akrabalarıyla vedalaşarak şehirden ayrıldılar.

Çöl seccadesinde üç yolcu: Hz. Âmine, şanlı evladı ve Üm­mü Eymen… Hep­si­nin de mana âleminde bir başkalık vardı. Aziz anne ve şerefli evladının ruh­larını, ayrılık ve hasret rüzgârı dalga dalga dövüyordu.

Henüz genç yaşta ve evliliklerinin ilk aylarında ebedî âleme yolcu ettiği ko­casını hatırlayan Hz. Âmine’nin gözleri oluk oluk su akıtan bir pınarı andırı­yordu. Resûl-i Kibriya Efendimiz de, aziz annesinin bu gözyaşlarına dayana­mıyor, o da ışıl ışıl ağlıyordu. Damla damla akan gözyaşları, rahmet yağmuru gibi elbisesini ıslatıyordu.

Henüz yolu yarılamışlardı ki Hz. Âmine aniden rahatsızlandı. Peygamberi­miz ve Ümmü Eymen’i bir telâş kapladı. Gittikçe şiddetini artıran hastalık kar­şı­sında ne yapabilirlerdi?

Ebva köyü yakınlarında bir ağacın gölgesinde konakla­maktan başka elle­rinde çare yoktu. Hz. Âmine’nin dizlerinden güç kuvvet çekilmişti ve kendisini tutamayarak aniden yere yıkılıverdi. Üstünü örttüler. Hz. Âmine, hastalığın şiddeti içinde ter döküyor, Sevgili Peygamberimiz ise, onu kaybedeceği ve an­nesiz kalacağı endişesi içinde gözyaşı akıtıyordu. Sanki her şey kendileriyle birlikte lâl kesilmişti. Yerde ses yok, gökte sükût hâkimdi.

Hz. Âmine, yerde halsiz bir şekilde yatıyordu.

Bir ara Peygamberimiz kendini toparlayarak, “Nasılsın anneciğim?” diye sor­du.

Gönlü şefkat hazinesi anne, biricik yavrusunun üzülmesini istemiyordu. Şiddetiyle kıvranıp durduğu hastalığının ağır ol­duğu hissini uyandırmamak için, “İyiyim canım oğlum, bir şeyim yok” diye cevap verdi.

Bu birkaç kelimelik konuşmadan sonra da kendinden geçti. Artık hastalık, konuşacak takati dudaklarından çekip almıştı. Bir ara “Su” dediği işitildi. Yay­dan fırlayan ok hızıyla Peygamber Efendimiz, aziz annesine suyu yetiştirdi.

Hz. Âmine suyu içti. Su kabıyla birlikte ciğerpâresinin yumuşacık ellerini de tuttu. Gözlerini açtı. Efendimizin nur saçan simasına doya doya baktı ve el­lerini bir anne şef­katiyle okşadı!

Kâinatın Efendisi bir ara, annesini biraz doğrultup, başını kucağına aldı. Gözlerinden akan mübarek yaşlar, annesinin omuzlarına Nisan yağmuru gibi düşüyordu.

Hz. Âmine’nin ruh ve kalbinde feryatlar kopuyor, fırtınalar esiyordu. Koca­sını kaybediş ızdırabına, şimdi de oğluyla vedalaşma hasretini mi ekleyecekti? Bu dayanılmaz bir ızdırap, çekilmez bir dert idi. Kendisini yakalayan hasta­lık­tan daha çok, bu ayrılık onu ya­kıp kavuruyordu! Ama ne yapabilirdi? Bu, İlâhî Kader’in değişmez hükmüydü!

Hz. Âmine, kendisini yakalayan hastalıktan kurtulama­ya­cağını artık anla­mıştı. Son olarak, güneş gibi parlayan nur yavrusunun yüzüne, ayrılık ve has­retin verdiği duygu içinde baktı; ellerini doya doya kokladı ve dilinden şu cümleler döküldü:

“Ey, dehşetli ölüm okundan, Allah’ın yardım ve ihsanıyla yüz deve karşılı­ğında kurtulan zâtın oğlu! Allah, seni aziz ve devamlı kılsın. Eğer rüyada gör­düklerim doğru ise, sen Celâl ve bol ikram sahibi olan Allah tarafından Âde­moğullarına helâl ve haramı bildirmek üzere peygamber gönderileceksin. Sen, ceddin İbrahim’in teslimiyet ve dinini tamamlamak için gönderileceksin. Al­lah, seni milletlerle birlikte devam edip gelen putlardan, putperestlikten koru­yacak ve alıkoyacaktır. Her yaşayan ölür, her yeni eskir; yaşlanan herkes zevâl bulur. Her şey fanidir, gider. Evet, ben de öleceğim. Fakat ismim ebedî yad edilecektir. Çünkü tertemiz bir evlat doğurmuş, arkamda hayırlı bir yad edici bırakmış bulunuyorum.”[1]

Acıklı ve adeta istikbâlden haber veren bu sözlerinden sonra, Hz. Âmi­ne’nin gözleri kaydı ve ruhunu orada Yüce Allah’a teslim etti.

Yer, Mekke ile Medine arasında bulunan Ebva köyü.

Tarih, Milâdî 576…

Hz. Âmine’nin Defni

Sevgili Peygamberimiz ile Ümmü Eymen donakalmışlardı. Adeta dilleri tu­tulmuştu. Konuşan, sadece Kâinatın Efendisinin gözyaşlarıydı.

Ümmü Eymen, bir ara kendisini toparladı ve aziz yavru­nun gözyaşlarını sildi. Sonra da bağrına basarak teselliye çalıştı. “Üzülme, ağlama, canım Mu­hammedim!” dedi. “İlâhî Kader’e karşı boynumuz kıldan incedir. Can da O’nun, mal da; hepsi bize emanet. Emaneti nasıl vermişse öyle de alır.”

Sevgili Peygamberimiz, derin bir iç çektikten sonra, “Ben de biliyorum. Onun hükmüne her zaman boyun eğerim. Fakat anne yüzü, unutulmayacak bir yüzdür. O yüzü tekrar göremem diye üzülüyorum” dedi; sonra da derhal ken­dini toparladı ve gözyaşlarını silerek Ümmü Eymen’e, “Haydi, o, emaneti Sa­hibine teslim etti. Biz de onun na’­şı­nı toprağa teslim edelim, ra­hat etsin” de­di.

Dünyanın en bahtiyar annesi Hz. Âmine’nin cesedini orada toprağın bağ­rı­na tevdi ettiler. Ruhu ise, Kâinatın Efendisini bağrından çıkardığı için kim bi­lir ne kadar yükseklerde meleklerle bayram ediyordu!

Definden Sonra

Annesiz kalan Dürr-i Yetim’i Mekke’ye götürmek vazifesi, dadısı Ümmü Eymen’e düştü.

Ümmü Eymen, yol boyunca ona annesiz kaldığını hissettirme­mek için elin­den gelen gayreti esirgemedi. Onu öz evladıymış gibi bağrına bastı ve teselliye çalıştı. Efendimiz de, adeta onu bir anne kabul ederek, “Anne, anne!” diye ça­ğırırdı. Daha sonraları da her gördüğünde ise, “Annemden sonra annem!” di­yerek iltifatta bulunuyordu.[2]

Hem Anneden, Hem Babadan Yetim!

Nur yüzlü Kâinatın Efendisi, artık hem babadan yetim, hem de anneden öksüz idi. Fakat onun hakikî muhâfızı ve hâmîsi vardı. O Hafîz, onu ömrü bo­yunca kusursuz muhafazası ve eksiksiz murakabesi altında bulunduracak, her türlü tehlike ve sıkıntıdan kurtaracaktır!

“Rabbin, seni yetim bulup da barındırmadı mı?”[3]meâlindeki ayet-i kerime, Peygamber Efendimizin bu halini ha­tırlatır!

Kâinatın Efendisi, yıllar sonra, Hudeybiye Umresi sırasında, yine Ebva’dan geçecektir. Allah’ın izniyle annesinin kabrini ziyaret edip elleriyle düzeltecek­tir. Sonra da teessüründen ağlayacaktır.

Onun mübarek gözlerinden tahassür gözyaşları akıttığını gören sahabeler de ağlayacaklar ve “Yâ Re­sû­lal­lah! Niçin ağ­la­dı­nız?” diye soracaklardır.

Resûl-i Ekrem, “Annemin benim hakkımdaki şefkat ve merhame­tini dü­şündüm de ağladım” diye cevap verecektir.[4]

Erken Vefatlarının Hikmeti

Burada hatıra şu sual gelebilir:

“Muhterem peder ve valideleri, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamberli­ğine neden yetişemediler ve neden ona iman, kendilerine nasip olmadı?”

Bu suale, Mektûbat isimli eserinde, Bediüzzaman Said Nur­sî Hazretleri şu cevabı verir:

“Cenab-ı Hak, Habib-i Ekreminin peder ve validesini, Kendi keremiyle, Re­sûl-i Ekrem’in (a.s.m.) ferzendane his­sini memnun etmek için, valideynini min­net altında bulundurmu­yor. Valideynlik mertebesinden mânevî evlat mertebe­si­ne ge­tirmemek için, halis ken­di minnet-i Ru­bu­bi­yeti altına alıp, on­ları mesut etmek ve Habib-i Ek­re­mi­ni de memnun etmek­liği rahmeti iktiza et­miş ki vali­dey­nini ve ceddini, ona zâhirî ümmet etmemiş. Fakat ümmetin me­ziyetini, fa­ziletini, saadetini onlara ihsan etmiştir. Evet, âlî bir müşirin [mare­şalin], yüz­ba­şı rütbesinde olan pederi, huzuruna gir­me­si; birbirine zıd iki his­sin taht-ı tesi­rinde bulunur. Padişah, o mü­şir olan yâver-i ek­re­mi­ne merhame­ten, pederini onun maiyetine ver­mi­yor!”[5]

PEYGAMBER EFENDİMİZİN ANNE VE BABASININ İMANLARI MESELESİ

İslam âlimleri, ittifakla şu hususu belirtmişlerdir:

“Hz. İbrahim’den (a.s.) gelen ve Resûl-i Ekrem’i (a.s.m.) netice veren nurani silsilenin fertlerinin hiçbiri, hak dinin nuruna lakayd kalmamışlar ve küfrün karanlıkla­rına mağlup olmamışlardır. Hiçbirinin temiz gönlü, şirk ve küfürle kirlenmemiştir.”[6]

Bu hususu kaydettikten sonra, Sevgili Peygamberimizin baba ve annesinin imanları meselesi üzerinde duralım: Birbirine yakın izahlarla birçok İslam âli­mi, Peygamber Efendimizin muhterem pe­der ve validelerinin ahirette necat ehli olacaklarını açık ve kesin bir şekilde delilleriyle ortaya koymuşlardır. Bu izah tarzlarını şöylece sıralayabiliriz:

1) Hz. Abdullah ile Hz. Âmine, Efendimize peygamberlik vazifesi verilme­den çok evvel vefat etmişlerdir. Dolayısıyla fetret devrinde vefat edenlere ise azap yoktur.[7]

Bir gün, birisi, büyük âlimlerden Şerefüddin Münâ­vî’­ye, “Pey­gamberimizin baba ve annesi cehennemde midir?” diye sorar.

Münâvi Hazretleri, hiddetle, “Resûl-i Ekrem’in peder ve validesi fetret za­manında vefat etmişlerdir. Peygamber gönderilmeden evvel ise azap yoktur” cevabını verir.[8]

Kendisine bir peygamberin daveti ulaşmayan kimsenin ahirette azap gör­meyeceği, ayet ve hadislerle sâbittir.[9]Peygamber Efendimizin peder ve vali­de­le­rine de, geçmiş peygamberlerden hiçbirinin davetinin ulaşmadığı tarihen sâ­bittir. Şu halde, tereddütsüz söyleyebiliriz ki onlar da necat ehlidirler ve ahi­rette azap görmeyeceklerdir.

2) Resûl-i Ekrem’in muhterem peder ve validelerinin şirk ehli oldukları sâ­bit değildir. Belki, onlar, Zeyd b. Amr b. Nü­feyl, Varaka b. Nevfel ve benzerleri gibi, büyük babaları İbrahim’­den (a.s.) gelen inanç ve âdetlerle amel eden “Hanif”­ler­den­dir­ler.

3) Sevgili Peygamberimizin baba ve annelerinin şirk ehli olmadıklarının bir delili de, “Ben, mütemadiyen temiz babaların sulbünden, temiz anaların rah­minden nakloluna geldim”[10]hadis-i şerifidir.

Kur’an-ı Kerim’de müşrikler “necis kimseler” olarak va­sıf­landırılmışlardır.[11]Temizlik ile pislik, iman ile şirk, mü’min ile müşrik arasında tezat bulundu­ğu­na göre, yukarıda kaydettiğimiz hadis ölçüsü ışığında, Resûl-i Ekrem’in ec­da­dından hiçbirinin küfür ve şirk gibi mânevî kirlere bulaşmadığını kabul et­mek vacip olur.[12]

Bütün bunlardan sonra meseleyi şöylece özetleyebiliriz:

“Resûl-i Ekrem’e (a.s.m.) Allah tarafından rahmet olduğu hitap edilirken parlak nübüvvet ve risâlet güneşi henüz doğmadan o apaçık nuru sîne-i ihti­ra­mında taşıyan bir ana babayı, evladının feyz ve nurundan mahrum farz et­mek, hem edebe, hem mantığa muvafık de­ğildir. Hususîyle, Resûl-i Ekrem’in muh­terem anne ve babasının hayatları Câhiliyye devrinde geç­miştir; Risâlet-i Ah­mediy­ye zamanını idrak etmemişlerdir.”[13]

Öyle ise, bu hususta mü’minin bilmesi ve kabul etmesi gereken husus şu­dur:

“Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) peder ve valideleri ehl-i necattır ve ehl-i cennettir ve ehl-i imandır. Cenab-ı Hak, Ha­bib-i Ek­reminin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendane şefkatini elbette ren­cide etmez.”[14]

Şu dörtlük de bu hakikati pek güzel dile getirmektedir:

İki cihan güneşi, bürc-i saadette iken

Vâlideynine Mevlâ nice vermeye şerefi,

Çeşm-i insaf ile ey dil, nazar et gavvasa

Alıcak dürrini yabana atar mı sadefi?

Manası:

İki Dünyanın Güneşi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) saadet bur­cunda iken, Cenab-ı Hak, anne babasına nasıl şeref ver­mez ki?

Ey gönül! İnsaf gözüyle dalgıca dikkatle bak. İnciyi alır da sa­de­fi­ni hiç ya­bana atar mı?


_______________________________________

[1] İsfahanî, Delâilü’n-Nübüvve, s. 119.
[2] Resûl-i Ekrem Efendimiz, hakkında “Cennetlik bir kadınla evlenmek isteyen, Ümmü Eymen’le evlensin!” buyurduğu Ümmü Eymen’i, daha sonra azat ederek hürriyetine kavuşturmuştur. Bi­rinci kocasının ölümünden sonra da onu Zeyd b. Hârise’yle evlendirdi. Üsame Hazretleri, işte bu evlilikten dünyaya geldi.
[3] Duhâ, 6.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 116-117.
[5] Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 398.
[6] Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 397; Tecrid Tercemesi, c. 4, s. 537.
[7] bkz. M. Dikmen – B. Ateş, Peygamberler Tarihi, c. 1, s. 41-43.
[8] Tecrid Terc., c. 4, s. 539.
[9] İsrâ, 15.
[10] Kadı İyaz, c. 1, s. 183.
[11] Tevbe, 28.
[12] Tecrid Tercemesi, c. 4, s. 546.
[13] a.g.e., c. 4, s. 551.
[14] Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 398

Peygamberimiz Dedesi Abdülmuttalib’in Himâyesinde

Altı yaşında iken annesini kaybeden Peygamber Efendimizi, yaşlı dedesi Ab­dül­mut­ta­lib himâyesine aldı.

Ku­reyş’in reisi Ab­dül­mut­ta­lib de nur-u Ahmedî’den na­sibini al­mıştı. O nur kendisine çok üstün meziyet ve sıfatlar kazandırmıştı: Uzun boyu, büyükçe başı ve heybetli görünüşüne, par­lak yüzü, tatlı sözü, utangaçlığı, nezaket ve üstün ahlâkı bir başka güzellik katmıştı. Sabırlı, akıllı, anlayışlı, mert ve cömert idi. Yoksul insanların karınlarını doyurmaktan büyük zevk alırdı. Hatta bu cömertliğini, bu yardımseverliğini hayvanlardan bile esirgemezdi. Dağ başla­rında aç susuz kalan kur­du kuşu da düşünürdü.

Câhiliyye karanlıkları arasında aydınlık yoldan ayrılmayan bahtiyarlardan biri idi. Allah’a bağlıydı ve ahirete inanırdı. Ver­diği sözü ne pahasına olursa olsun mutlaka yerine getirirdi. Nitekim Cenab-ı Hakk’a verdiği sözü yerine ge­tirmek için, en çok sevdiği oğ­lu Abdullah’ı bıçağın altına yatırmaktan bile çe­kin­memişti. Ku­reyşliler müdahale etmeselerdi, onu kurban edecekti.

Câhiliyye devrinin çirkin âdetlerinden uzak durduğu gibi, başkalarını da bunları yapmaktan menederdi. O zamanın zâlim bir âdeti olan kız çocuklarını diri diri gömmekten halkı sakındırırdı. Şaraptan, zinadan her zaman kaçınırdı. Mekke’de zulme, haksızlığa bütün gücüyle meydan vermemeye çalışırdı.

Misafir ağırlamaktan da büyük haz duyardı. Akrabalarıyla yakından ilgile­nir, onlara şefkat ve merhamet gösterirdi. Bu büyük vasfı sebebiyle Ku­reyşliler ona “İkinci İbrahim” derlerdi.

Ramazan ayı girince Hira mağarasında inzivaya çekilip ibadetle meşgul olurdu. Bunu ilk defa âdet eden de kendisi idi.

Yaşlı dede, aynı zamanda çocuk sevgisi, torun sevgisi nedir, biliyordu. He­le, torunu, Kâinatın Efendisi gibi pırıl pırıl bir çocuk olunca, artık sevgisinin sö­zü mü olurdu?

Gerçekten, Ab­dül­mut­ta­lib, etrafa nur saçan torununu canı gibi seviyor, şef­katli kanatları arasında onu nazlı bir yavru gibi barındırıyordu. Onsuz hiçbir yere gitmek istemiyordu. Bu yaşında bile Peygamber Efendimizin davranışları, kâmil bir insanın hareket ve davranışlarından farksızdı. Gittiği her yerde bu fevkalâde durumu herkes tarafından derhal fark ediliyordu. Hatta zaman za­man toplantılarda ve sohbetlerde sorulan sorulara Ab­dül­mut­ta­lib, onunla isti­şare ettikten sonra cevap veriyordu.

Artık Peygamberimiz, o yaşında yaşlı dedesinin adeta samimi bir arkadaşı, içten dert ortağı ve emin bir müsteşarı idi. Bütün bunlara rağmen o, dedesine karşı hürmetinde asla kusur etmiyordu.

Dedesinin Minderine Sadece O Otururdu!

Kâbe duvarının gölgesinde hemen hemen her zaman Ku­reyş’in reisi Ab­dül­mut­ta­lib için bir minder serili bulunurdu. Çocuklarının hiçbiri bu minderin üs­tüne çıkmaz, babaları gelinceye kadar etrafında oturup beklerlerdi.

Ab­dül­mut­ta­lib, çocuklarından hiçbirini almazken, Peygamber Efendimizi kucaklayarak yan tarafına minderin üstüne oturturdu. Amcaları tutup onu minderin üstünden indirmek isterlerdi; fakat babaları buna mani olur ve şöyle derdi:

“Oğlumu serbest bırakın! Vallahi, ileride onun nâmı ve şânı büyük olacak­tır!”

Sonra da, muhterem torununu minderin üstüne yan tarafına oturtur, eliyle sırtını okşayarak ona olan sonsuz sevgisini belirtildi.[1]

Yine Ab­dül­mut­ta­lib uyurken Sevgili Peygamberimizden başkası onu uyan­dırma cesaretini gösteremezdi. Hususî odasına ondan başkası müsaadesiz gi­remezdi.

Yaşlı dede, nur yüzlü torununu sofrada yanıbaşına, ba­zen de dizi­ne oturtur yemeğin en iyisini ona yedirir ve o gelmeden yemeye başlamaya müsaade et­mezdi.

Sevgili Peygamberimiz Biraz Gecikince!

Kâinatın Efendisini, dedesi, bir gün, kaybolan devesini aramaya gönderdi. Biraz gecikince kayboldu endişesiyle Ab­dül­mut­ta­lib büyük bir telâşa kapıldı. Üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Derhal Kâbe’ye vurarak ellerini Yüce Mev­lâ’ya açtı ve “Allahım, Muham­med­imi bana geri lût­fet!” diye dua etti.

Az sonra Peygamber Efendimiz, deveyle birlikte çıkageldi. Dedesi, kendi­si­ni sevinçle kucakladı ve “Biricik yavrum!” dedi. “Senin için o kadar üzül­düm, o kadar feryat ettim ki artık bun­dan sonra seni yanımdan asla ayır­maya­cağım ve yalnız başına bir yere göndermeyeceğim.”[2]

Hakikaten de Ab­dül­mut­ta­lib, vefatına kadar nur torununu bir gölge gibi takip etmekten geri durmadı.

Seyf b. Zî Yezen, Ab­dül­mut­ta­lib’e Neler Söyledi?

Peygamber Efendimizi candan seven Ab­dül­mut­ta­lib, hayatında sadece bir defa kısa bir süre için ondan uzak kal­dı.

Yemen Hükümdarı Seyf b. Zî Yezen, babasının ülkesini Habeşlilerden geri almış ve San’a’nın Gumdan şehrinde tahta oturmuştu. Arabistan’ın dört bir ta­ra­fından aşiret ve kabile reisleri onu tebrike geliyorlardı.

Mekke’yi temsilen de Ab­dül­mut­ta­lib’in başkanlığında bir heyetin Gum­dan’a gitmesi gerekiyordu. Böylece, Mekke’den ayrılmakla, Ab­dül­mut­ta­lib, ilk defa nur torunundan uzak kalıyor­du.

Uzun bir yolculuktan sonra Gumdan’a varan Ku­reyş heyetini Seyf b. Zî Ye­zen kabul etti. Ab­dül­mut­ta­lib, hüküm­dardan izin alarak, kendisinin üstün me­­ziyetlerinden, babasının hayırlı bir hükümdar olduğundan bahsetti. Han­gi he­yet olduklarını belirtmek için de sözlerini şöyle bağladı:

“Biz, Allah’ın dokunulmaz kıldığı memleketin halkı, Bey­tullah’ın hizmetkâ­rıyız!”

Bu konuşması, hükümdarın dikkatini çekti. Sordu: “Ey tatlı dilli kişi! Sen kimsin?”

Ab­dül­mut­ta­lib, “Ben, Hâşim’in oğlu Ab­dül­mut­ta­lib’­im!” dedi.

Seyf, biraz daha dikkat kesildi. Sevinç ve heyecan karışımı bir sesle, “De­mek, sen kız kardeşimizin oğlusun!”

Ab­dül­mut­ta­lib, “Evet…” diye karşılık verdi.

Bunun üzerine Seyf, Ab­dül­mut­ta­lib’e daha yakın alâka gösterdi. Yanına yaklaşmasını istedi. Sonra da, “Akraba olduğumuzu öğrendim. Ziyaretinizden de çok memnun oldum. Siz gece gündüz sohbet edilmeye, oturulup konuşul­maya lâyık, şerefli insanlarsınız!” diye konuştu.

Seyf, bu iltifatkâr sözlerle de yetinmedi; söylediklerinde samimi olduğunu, Ab­dül­mut­ta­lib’i bir ay boyunca sarayında ağırlamakla da ispat etti.

Sarayda günleri hep sohbetle geçiyordu. Mukaddes kitaplardan gelecek peygamberin sıfatlarını öğrenmiş bulunan Seyf, bu sohbetlerde bazı ipuçları yakalıyordu. Nitekim bir gün hiç kimsenin farkına varamayacağı bir sırada Ab­dül­mut­ta­lib’i gizlice yanına çağırdı ve “Ey Ab­dül­mut­ta­lib!” dedi. “Sana bir sır emanet edeceğim. Bu sırrın senin­le alâkalı olduğu kanaatini taşıyorum! Bu, başkalarından gizlediğimiz, bir kitapta bulduğum çok büyük ve mühim bir haberdir!”

Ab­dül­mut­ta­lib meraklandı, “Nedir o?” diye sordu.

Seyf, sırrını açıkladı: “O, bu sıralarda dünyaya gelmiş olması muhtemel bir çocuğa âittir. O, sizin taraflarda, Tihame bölgesinde doğacaktır. İki küreği ara­sında bir ‘ben’ vardır. Babası ve annesi ölünce, onu dedesi ve amcası sırasıyla himâyeleri altına alacaktır. O, dostlarını ve yar­dım­cılarını ağırlayacak, düş­manlarını zillete uğratacaktır. En şerefli yerleri fethedecek, kıyamet gününe ka­dar insanlara rehber ve önder olacaktır. Bâtıl dinleri ortadan kaldıracak, put­pe­restliği yok edecek, Rahmân olan Allah’a ibadet edecektir. Onun sözü müş­kîl­leri halledecek, işi ise basîret ve adalet üzere olacaktır. Daima iyiliği bu­yura­cak, iyilik yapacak ve insanları kötülükten sakındıracaktır.”

Merak ve heyecana kapılan Ab­dül­mut­ta­lib, hükümdarın biraz daha açık­lama yapmasını ve sırrını biraz daha açmasını istiyordu. Bunun için de, “Ey Hükümdar! Ömrün uzun, sal­tanatın dâim ve şânın yüce olsun! O çocuk hak­kında biraz daha açıklama yapar mısın?” dedi.

Hükümdar, diğer alâmet ve işaretleri saydıktan sonra, “Ey Ab­dül­mut­ta­lib!” dedi. “Bütün bu işaretlere bakılırsa, bu çocuğun dedesi sen olmalısın!”

Bu sözleri duyan Ab­dül­mut­ta­lib, sevincinden derhal sec­deye ka­pandı.

Bu sefer merak ve şaşkınlık sırası hükümdara gelmişti. “Ey Ab­dül­mut­ta­lib! Yoksa, sen, anlattıklarımdan bir şey mi sezdin?” diye sordu.

Gönlüyle birlikte gözlerinin içi de gülen Ab­dül­mut­ta­lib, anlattı. “Ey Hü­kümdar!” dedi. “Benim, Abdullah adında, üzerinde titrediğim, çok sevdiğim bir oğlum vardı. Onu kavmimizin eşrafından Vehb b. Abdi Menaf’ın kızı Âmi­ne’yle evlendirmiştim. Bir çocuk dünyaya geldi. Onun iki küreği arasında bir ‘ben’ vardır. Saydığın alâmetlerin hepsini de üzerinde taşıyor. Babası ve an­nesi de vefat etmişlerdir. Kendisi şimdi benim himâyemdedir.”

Seyf, kanaatinde yanılmış olmamanın sevinci içinde, Ab­dül­mut­ta­lib’e, “Ço­cuğunu çok iyi koru! Yahudiler ona düş­mandırlar. Onların kendisine zarar vermesinden sakın! Fakat Allah, onun düşmanlarına imkân ve fırsat tanımaya­caktır! Benim eski kitaplarda bulup öğrendiğime göre, Yesrib [Medine] de onun hicret yeri olacak ve orada çok yardım görecektir” dedi.

Artık hem hükümdar, hem de Ab­dül­mut­ta­lib, büyük bir müşkîli halletmiş olmanın rahatlığı içindeydiler.

Seyf b. Zî Yezen, adeta kerametvârî, peygamberliğinden evvel Efendimizin nübüvvetini böylece haber veriyordu.

Bir müddet sonra hükümdar, Ku­reyş heyetini büyük ikram ve ihsanlarla Mekke’ye uğurladı. Ab­dül­mut­ta­lib’e verdikleri, diğerlerinkinden çok daha faz­laydı. Uğurlarken de ona, “O çocuğun halinde olan değişiklikleri her yıl bana bildirmeni rica ederim” dedi.

Ne var ki Seyf b. Zî Yezen, Peygamberimiz hakkında dedesinden daha baş­ka bir bilgi alamadan, henüz bu konuş­malarının üzerinden bir sene bile geç­meden hayata göz­lerini yumdu.[3]

Heyetteki arkadaşları, yolda Ab­dül­mut­ta­lib’e, neden ken­disine daha fazla ikram ve ihsan edildiğini sordular. O sadece, “Onu kıskanmayınız. Bunun el­bette bir sebebi var­dır” demekle iktifa etti.

Bir aylık ayrılıktan sonra Mekke’ye varan Ab­dül­mut­ta­lib, nur torununu hasretle kucaklayarak, firak acısını visalin lezzetiyle gidermeye çalıştı.

Peygamber Efendimiz, “Rahmet” Vesilesi!

Sevgili Peygamberimiz, henüz dedesi Ab­dül­mut­ta­lib’in himâyesinde bulu­nuyordu.

Kuraklık yüzünden Mekke ve etrafı dehşetli bir sıkıntı ve kıtlık içinde kıv­ranıp duruyordu.

Ab­dül­mut­ta­lib, büyüklüğünü anladığı torunu Efendimizi yanına alarak, oğ­lu Ebû Tâlib’le birlikte Ebû Kubeys dağına çıktı. Onların peşi sıra da Ku­reyşliler geliyordu.

Ab­dül­mut­ta­lib, yüzünü Kâbe’ye çevirdi ve Peygamber Efendimizi üç sefer gökyüzüne doğru kaldırarak, “Allahım! Bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmurla sevindir” diye yalvardı.

Kâinatın Efendisinin yüzü suyu hürmetine yapılan dua kabul oldu. Ânında yağmur damlalarıyla halkın ve Ku­reyş eşrafının sevinç gözyaşları birbirine ka­rıştı.

Bütün bu olup bitenler, dedenin torununa karşı içten sevgisini ve bağlılığını kat kat artırıyor, istikbâlde büyük bir insan olacağı kanaatini kuvvetlendiri­yordu. Bunun için de nur torununa büyük bir ihtimam gösteriyordu.

ABDÜLMUTTALİB’İN VEFATI

Yaşı epeyce ilerlemiş bulunan Ab­dül­mut­ta­lib, bir gün aniden rahatsızlandı. Rahatsızlığı gittikçe şiddetini artırıyordu.

O, artık bir başka âleme göçün yakında başlayacağını anlamıştı. Yalnız, gör­mesi gereken bir vazife vardı: Sevgili Peygamberimizi teslim edecek emin bir kişi seçmek…

Bunun için bütün oğullarını çağırttı. Aklına Ebû Leheb geldi. Fakat o katı kalpli merhametsizin biri idi. “Olmaz” deyiverdi içinden…

Ya Abbas? Hayır, o da olamazdı. Çünkü çoluk çocuğu çoktu. Ancak onlarla meşgul olabilirdi.

Hamza var. Ona da râzı olmadı. Zira, Hamza genç ve ava meraklı idi. Toru­nuyla gereği gibi ilgilenemezdi.

Ebû Tâlib! İşte, nur torununun hâmîsini bulmuştu. Gerçi, Ebû Tâlib’in ser­veti azdı, ama merhameti ve şefkati boldu. Muhammed’i (a.s.m.), himâyeye ancak o lâyık olabilirdi!

Bununla beraber Ab­dül­mut­ta­lib, onun da görüşünü almayı ihmâl etmedi. “Amcalarından hangisinin himâyesine girmek istersin?” diye sordu.

Sevgili Peygamberimiz, dedesinin sorusuna haliyle cevap verdi. Yerinden kalkarak amcası Ebû Tâlib’in boynuna sarıldı. O, babasıyla anne baba bir kar­deş olan amcasının himâyesini kabul ettiğini, böylece ifade etmiş oluyordu.

Ab­dül­mut­ta­lib de, tercihinde isabet ettiğine sevindi. Sonra Ebû Tâlib’e dö­ne­rek, “Onu sana emanet ediyorum! O, İlâhî bir emanettir. Onu her şeye rağ­men, can, baş pahasına da olsa koruyacağına dair bana açıkça söz ver ki gözle­rim arkada kalmadan gönlüm rahat etsin” dedi.

Efendimizin kendisine karşı teveccühünden oldukça mütehassis olan Ebû Tâlib, gözleri dolu dolu, babasına şu cevabı verdi:

“Sen hiç merak etme babacığım! Onu öz çocuklarıma, hatta ken­di canıma bile tercih edeceğime emin olabilirsin! Hayatta bulunduğum müddetçe ona hiç kimsenin zarar vermesine müsaade etmeyeceğime söz veriyorum!”

Bu asil konuşmadan, Ab­dül­mut­ta­lib fazlasıyla memnun oldu ve gözleri se­vinç gözyaşlarıyla doldu.

…Ve Ab­dül­mut­ta­lib tarafından, Nur Muhammed (a.s.m.), amcası Ebû Tâ­lib’e teslim edildi.

Yakalandığı rahatsızlıktan kurtulamayan Ab­dül­mut­ta­lib, torununun neşe­sine, sevgisine, tebessümüne do­ya­ma­dan dünyaya gözlerini seksen yaşını aş­kın bir ihtiyar olarak kapadı.[4]

Tarih: Milâdî, 578. Fil yılından sekiz sene sonra.

Mekke çarşısı, Ab­dül­mut­ta­lib’in vefatı dolayısıyla günlerce kapalı tutuldu. Ku­reyşliler, sevdikleri ve hürmet ettikleri bu zâtın ölü­mü dolayısıyla günlerce yâs tuttular, cenazesini el üs­tünde dolaş­tırdılar. Sonra Hacun Kabristanı’na, dedesi Kusayy’ın yanına göm­düler.[5]

Peygamberimizin Gözyaşları

Sevgili Peygamberimiz, dedesini kaybetmekten derin üzüntü duydu. Çün­kü bu kaybediş, baba ve annesinin de ebedî âleme göçünü hatırlatıyordu.

Dedesinin cenazesi ve defni sırasında Peygamberimiz, gözyaşlarını tuta­madı; bazen hıçkırarak, bazen de sessiz sedâsız ağladı.

Seneler sonra bir gün kendilerine, dedesinin ölümünü hatırlayıp hatırlama­dığı sorulduğunda, “Evet, hatırlıyorum! Ben, o sırada sekiz yaşında bulunu­yordum” cevabını verdi.

Peygamber Efendimizin saadetli ömrünün ilk sekiz senelik bölümü, İşte böyle acılarla, üzüntü ve kederlerle dolu geçmişti. Adeta büyük ruhu ve rik­katli kalbi, ta o yaşlardan itibaren istikbâlde çeke­ceği meşakkat ve mihnetlere dayanmak için ız­dırap ve sıkıntı teknesinde yoğruluyordu.


________________________________________________

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 178; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 118; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 81.
[2] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 112-113.
[3] İbn Hacer, el-İsabe, c. 2, s. 134-135.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 110; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 57.
[5] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 119.