Peygamberimizin Kabileleri İslâma Dâveti

Resûl-i Ekrem, Taiflilerin insafsız ve âdice hücum ve ha­karetlerine hedef olduğunda ve Mekke’ye döndüğünde müşriklerin daha da şiddetli muhalefet ve eziyetleriyle karşı karşıya kaldığı halde, iman ve İslam’ı tebliğden bir an bile geri durmadı. Aksine, Taif dönüşü, İslam’a davet dairesini daha da genişletti ve kabileleri İslam’a davete başladı.

Bir davanın hızla intişarı, şüphesiz, sağlam ve seviyeli müntesiplerinin çok­luğuyla doğru orantılıdır. Resûl-i Ekrem de bu gerçeği göz önünde bulun­durarak, hem imana davet etmek, hem de Ku­reyş müşriklerine karşı bir kuv­vet olarak kullanmak gayesiyle hac mevsiminde Mekke etrafında konaklamış bulunan Arap kabileleri arasında dolaşıyordu.

Görüştüğü kabile ileri gelenlerinin her biri, ayrı ayrı bahaneler ileri sürerek İs­lam’a girmekten uzak duruyorlardı. İçlerinde Müslüman olma arzusunu iz­har edenler var idiyse de, bunların İslam safına katılmalarına engel olunu­yor­du.

İslam’a davet edilen bazı kabileler ise, davete icabet etmedikleri gibi, Efen­dimize hakaretvâri sözler de söylüyorlardı.

Re­sû­lul­lah’ın dolaştığı yerlere müşrikler de gidiyor, onu adeta bir gölge gibi takip ediyorlardı. Kabile fert­le­ri­nin İslamiyet­ten uzak durmalarında, şüphesiz, müş­rik­le­rin menfi, yalan ve iftira üzerine kurulu propagandalarının büyük ro­lü vardı.

Resûl-i Ekrem, her sene belirli mevsimlerde kurulan Ukaz, Me­cen­ne, Zü’l-Mecaz panayırlarını (bir nevi fuar) gezmeyi, buraya gelmiş bulunan kabilelerle görüşmeyi, hal­kı­na Kur’an okuyup onları İslam’a davet etmeyi asla ihmâl et­mezdi. Ne var ki o, bu kutsî gayeyle halk arasında do­laşırken, Ebû Leheb de ardı sıra geziyor ve “Muhammed, atalarının dininden döndü, yalanlar uydu­ru­yor; ona kanmayın!” diyor, halkın kendisiyle temas etmesine mani olmaya ça­lışıyordu.

Peygamber Efendimiz, kabileler arasında dolaşıp tebliğ vazifesinde bulu­nur­ken, kabilenin bütün fertleriyle değil, çoğu zaman sadece ileri gelenleri, re­is­leriyle görüşüyor, konuşuyor ve İslam’ı onlara anlatıyordu. Çünkü kabile fert­lerinin, reislerine sarsılmaz bir bağlılık ve hürmetleri vardı. Reislerinin İs­lam’ı benimsemesi demek, tamamının mü’minler safında yer alması demekti. Bu bakımdan Allah Resûlü, kısa yoldan netice elde edebilecek metodu takip ediyordu.

Resûl-i Ekrem’in bu tarz bir usûl takip etmesinde, hak ve hakikati tebliğde mühim bir prensibi tespit etmiş oluyoruz: Hak ve hakikate davete, mümkünse önce beldenin ileri gelenlerinden, hatırı sayılır ve herkesin saygısını kazanmış kimselerden başlamalıdır. Bir beldenin veya bir kabilenin ileri gelenlerinin hak ve hakikati kabul etmesi, şüphesiz halkın da süratle aynı davayı benimseme­sini kolaylaştıracaktır!

MEDİNELİ İLK MÜSLÜMANLAR

Bi’setin 11. senesi hac mevsimi idi.

Mekke’ye yarımadanın muhtelif yerlerinden birçok hacı namzedi gelmişti. Bunlar arasında Medine halkından da bazı kimseler vardı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, hac mevsiminde âdetleri ol­du­ğu üzere kabileler arasında dolaşıp onları İslam dinine davet ederken, Akabe mevkii yakınında altı kişiden ibaret olan bu Medineli kafileye rastgeldi. Onlara, “Siz kimsiniz?” diye sordu.

“Hazreç kabilesindeniz” diye cevap verdiler.

Peygamber Efendimiz, “Yahudilerin komşu ve müttefiklerinden misiniz?” diye sordu.

“Evet…” dediler.

Bunun üzerine Efendimiz, “Otursanız da, sizinle biraz konuşsak olmaz mı?” dedi.

“Olur” deyip oturdular.

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, onları Allah’ın varlık ve birliğine imana ça­ğırdı. İbrahim Suresi’nden bir bölüm tilavet bu­yurdu ve onları İslam dinine davet etti.[1]

Onlar, “Gâlib İbn Fihr (Pey­gam­be­ri­mizin 9. dedesi) evladından bir peygam­ber gelecek” diye kendi ihtiyarların­dan işi­tirlermiş.

Ayrıca Medine’de oturan Yahudiler ile iki kardeşten türemiş Hazreç ve Evs kabileleri arasında eskiden beri devam edege­len bir husumet ve anlaşmazlık vardı. Kâh barışırlar, kâh bozuşurlardı.

Yahudiler, ehl-i kitap ve ilim sahibi idiler; Evs ve Haz­reçli­ler ise Allah’a şe­rik koşar, puta taparlardı.

Ne zaman Yahudilerle araları açılsa, Yahudiler onlara, “Beklenen peygam­ber gelmek üzeredir. Gelince, biz ona tâbi olacak, İrem ve Âd kavimleri gibi si­zin kökünüzü kazıyacağız!” der, dururlardı.

Bu sefer Resûl-i Kibriya Efendimiz, onları İslam’a davet edince, birbirlerine bakıştılar ve aralarında, “Vallahi, bu bize, Yahudilerin geleceğini haber ver­dik­leri peygamber olsa gerektir! Sakın, Yahudiler ona inanmakta bizi geçme­sin­ler!” diye konuşarak hemen iman ettiler ve Peygamber Efendimizin huzu­run­da kelime-i şehâdet getirdiler.[2]

Sonra da Resûl-i Kibriya Efendimize hitaben şöyle konuştular:

“Kavmimiz birbirlerine kin ve düşmanlık besledikleri gibi, başka bir ka­vimle de aralarında kötülük ve düşmanlık vardır. Umulur ki Allah, onları da sâyenizde bir araya toplar. Biz hemen dönüp, onları da senin anlattıklarına da­vet edeceğiz. Eğer Allah, onları bu din üzerinde bir araya getirir, birleştirirse, senden daha aziz ve şerefli bir kimse olamaz!”[3]

Resûl-i Kibriya Efendimizin davetine icabet edip İslami­yetle müşerref olan Medineli ilk altı zât şunlardı:

Ebû Ümâme Es’ad b. Zürâre

Avf b. Hâris,

Rafi’ b. Mâlik,

Ukbe b. Âmir,

Cabir b. Abdullah b. Riab.[4]

Bu altı zât, kabileleri tarafından hatırı sayılır ve sevilir kimselerdi. Bu se­beple, Medine’ye dönüp, akrabalarına Peygamber Efendimizi anlatıp, onları İs­lam’a davet edince İslamiyet, Medine içinde bir anda yankı yaptı. Allah ve Re­sû­lul­lah sadâsı şehrin ufuklarını sardı. Şehirde, Pey­gam­be­ri­miz ve İslam’ın anılmadığı ev hemen hemen kalmamış gibiydi!

Böylece, Medine’ye, İslam nurundan parıltılar götürme bahtiyarlığına bu al­tı zât ermişti. Medine’ye parıltıları ulaşan ebedî nur, artık birdenbire burada parlayacak ve kısa bir zaman sonra şehri, İslam devletinin merkezi haline ge­ti­recekti.


______________________________________________________________________________

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 70; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 217; Taberî, Tarih, c. 2, s. 234.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 70; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 217; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 234.
[3] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 71; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 234.
[4] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 71; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 218-219; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 234-235.

Akabe Bîatları ve Medine’de İslâmın Yayılması

(Bi’setin 12. senesi / Milâdî 621)

Bi’setin 11. yılında Akabe mevkiinde İslamiyetle şereflenen altı Medineli, bir sene sonra aynı yerde buluşacaklarına dair Resûl-i Ekrem Efendimize söz vermişlerdi. İlk görüşmelerinin üzerinden bir sene geçip hac mevsimi gelince, içlerinde bir sene önce İslam’la şereflenmiş bulunan altı kişinin de bulunduğu Medineli 12 kişilik bir kafile Mek­ke’ye çıkıp geldi. Akabe denen küçük ve dar vadide bir gece vakti, gizlice Resûl-i Ekrem’le buluşarak görüştüler. Bu gö­rüşme sonunda da:

a) Allah’a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak,

b) Hırsızlık yapmamak,

c) Zinada bulunmamak,

d) Çocuklarını öldürmemek,

e) Kimseye iftira etmemek,

f) Hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak,

üzere Peygamber Efendimize bîat ettiler.[1]

Bu bîattan sonra Peygamber Efendimiz, kendilerine hitaben şöyle konuştu:

“Sizden, verdiği sözde duranın ücret ve mükâfatını Allah, tekeffül etmiş, onlara cennet hazırlamıştır! Kim, insanlık icabı bunlardan birini işler de ondan dolayı dünyada cezaya uğratılırsa, bu ona keffaret olur! Kim de, yine bunlar­dan, insanlık haliyle birini irtikâb eder de işlediği o şeyi Allah gizler, açığa vur­mazsa, onun işi de Allah’a kalır. Dilerse onu bağışlar, dilerse azaba uğra­tır!”[2]

Ayrıca bu Müslümanlar, Resûl-i Ekrem’le aralarında şu şekilde bir anlaşma da akdettiler:

“Gerek sıkıntı ve darlıkta ve gerekse refah ve sevinç halinde (söz) dinlemek ve itaat etmek (başta gelir.) Ve sen bizzat, bizim üstümüzde bir tercihe sahip olacaksın ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itaatsizlik etmeyeceğiz.”[3]

İlk Akabe Biatında bulunanların yapmayacaklarına dair söz verdikleri —yu­karıdaki— hususlar, huzurlu bir cemiyet hayatının temelini teşkil eden un­surlardır. Bu çirkin hareketlerin hâkim olduğu cemiyetlerde elbette emniyet ve âsâyiş olamazdı.

Akabe Mescidi

Akabe Biatının yapıldığı yer ve Akabe Mescidi

İnsanlığı huzur ve saadete kavuşturmak ve cemiyet hayatını âsâ­yiş temeli üzerine oturtmak için gelen İslam, elbette bu hususları vazgeçilmez birer esas olarak kabul edecek ve bu hususta müntesiplerinden kesin söz alacaktı.

Bîatta Bulunanlar

Bu ilk Akabe Biatında bulanan Medineli 12 Müslüman şunlardı:

1) Es’ad b. Zürâre, 2) Avf b. Hâris, 3) Muaz b. Hâris, 4) Rafi’ b. Mâlik, 5) Zekvan b. Kays, 6) Ubâde b. Sâmit, 7) Yezid b. Sa’lebe, 8) Abbas b. Ubâde, 9) Kutbe b. Âmir, 10) Ukbe b. Âmir, 11) Uveyn b. Saide, 12) Ebu’l-Heysem Mâlik b. Teyyihan.[4]

Medineli bu Müslümanlar, görüşmelerden sonra yurtlarına geri döndüler. Orada kendi kabileleri arasında İslam’ın nurunu ve sesini duyurmaya ve yay­maya devam ettiler.

Mus’ab b. Umeyr’in Gönderilmesi

Bir müddet sonra, Medineli Müslümanlar, Re­sû­lul­lah’­tan kendilerine İslam âdab ve erkânını öğretecek bir Kur’an muallimi göndermesini istediler. Resûl-i Ekrem, onların bu tekliflerini, fıtraten ol­dukça nâzik ve medenî, aynı zamanda güzel bir simaya sahip, Ku­reyş’in eşrafından genç sahabe olan Mus’ab b. Umeyr Hazretlerini göndererek derhal yerine getirdi.[5]

İSLAM NURU MEDİNE’DE PARLIYOR

Esad b. Zürâre Hazretleri, Medineli Müslümanların bir nevi önderliğini ya­pıyordu. Bu sebeple genç sahabe, Kur’an muallimi Mus’ab b. Umeyr (r.a.), Me­di­ne’ye gelince, onun evinde kalmaya başladı. Artık bu ev, Müslümanların bu­luş­maları için merkezî bir yer teşkil ediyordu.

Bizzat Resûl-i Kibriya’dan dersini almış bulunan Hz. Mus’­ab, zamanı ve şartları çok iyi değerlendirebilen, fırsatları çok güzel kullanabilen bir sahabe idi. Bütün gayret ve himmetini, Medine’de İslam’ın yayılmasına hasretmişti. Kabilelerin hatırı sayılır kimseleriyle görüşüyor, konuşuyor, onlara “Kavl-i Ley­yîn”le İslam’ı anlatıyordu.

Üseyd B. Hudayr ile Sa’d B. Muaz’ın Müslüman Olması

Medineli Müslümanların Kur’an muallimi Hz. Mus’ab b. Umeyr, onların reisleri olan Es’ad b. Zürâre (r.a.) evinde kalıyor ve İslam’ı tebliğ ve yayma hizmetini buradan yürütüyordu.

Medine’de birçok kimse Müslüman olmuştu, ama İslam’ın daha da hızlı in­tişarı için bazı maniler vardı. Evs kabilesinin Reisi Sa’d b. Muaz ile yine reis­lerden bulunan Üseyd b. Hudayr, henüz Müslüman olmamışlardı. Onların bu durumu haliyle halka da tesir ediyordu.

Sa’d b. Muaz, Esa’d b. Zürâre Hazretlerinin halasının oğlu idi.

Bir gün Mus’ab ile Es’ad Hazretleri, Benî Zafer’e âit bir evin bostanındaki Merak kuyusunun başında oturmuş, sohbet ediyorlardı. Etraflarında Müslü­manlardan da birçok kimse vardı.

Bu sırada elinde mızrağı olduğu halde, Üseyd b. Hu­dayr yanlarına çıka­geldi. Hiddet ve şiddetle, “Siz, bize neye geldiniz? Birtakım aklı ermez ve zayıf kimseleri aldatıp azdırıyorsunuz! Hayatınızdan olmak istemiyorsanız, derhal buradan ayrılın!” dedi.

Hz. Mus’ab, “Hele biraz dur, otur! Sözümüzü dinle, maksadımızı anla! Be­ğenirsen kabul edersin, beğenmezsen o zaman engel olursun” diye gayet nâ­zikçe mukabelede bulundu.

Üseyyid, “Doğru söyledin!” dedi ve mızrağını yere saplayarak yanlarına oturdu.

Hz. Mus’ab, ona İslamiyet hakkında bir konuşma yaptı ve Kur’an-ı Kerim okudu.

Üseyyid kendisini tutamayarak, “Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir söz!” diye konuştu ve “Bu dine girmek için ne yapmalı?” diye sordu.

Mus’ab (r.a.), ona İslam’ı anlattı. O da şehâdet kelimesini getirerek İsla­mi­yetle müşerref oldu.[6]

Sonra da, “Ne yaptın?” diye sordu.

Üseyyid şöyle konuştu:

“O iki adama, söylenmesi gerekeni söyledim! Vallahi, ben onlardan bir ita­atsizlik, bir inat görmedim!”

Sa’d b. Muaz, “Vallahi, sen de beni tatmin edici bir malumat getirmedin” dedi ve doğruca Mus’ab ile Esa’d’ın (r.a.) yanına vardı. Hiddetli hiddetli, “Ey Es’ad! Eğer seninle aramızda ak­rabalık olmasa, böyle kabilemiz içine soktuğu­nuz çirkin işlere sabır ve tahammül edemezdim!” diye tekdir ve tehdit etti.

Mus’ab (r.a.) aynı şekilde ona da, “Hele biraz durunuz! Otu­rup dinleyiniz! Anlayınız da… Beğenirseniz kabul edersiniz, beğenmezseniz biz de size çirkin gördüğünüz işi tekliften vazgeçeriz” diye nâzikçe cevap verdi.

Onun üzerine, Sa’d oturdu ve Hz. Mus’ab’ın sözlerini dinlemeye başladı.

Hz. Mus’ab, ona, İslam dininin ne demek olduğunu an­lattı ve Zuhruf Su­resi’nin baş kısımlarından okudu.

Kur’an okunurken, Sa’d’ın yüzü birdenbire değişiverdi. Simasında iman alâmetleri bir anda belirdi. Dinledikleri, o âna kadar duymadığı, bilmediği şey­lerdi. Kur’an’ın eşsiz belâgati ve tatlı üslûbu karşısında derhal, “Siz bu dine gi­rerken ne yapıyordunuz?” diye sordu.

Mus’ab (r.a.), ona İslam dininin esas ve âdabını anlattı. O da orada şehâdet getirerek Müslüman oldu.[7]

Sonra da kendi kavmi olan Benî Abdü’l-Eşhel cemaatinin yanına döndü. Onlara, “Ey topluluk! Beni nasıl biliyor­sunuz?” diye sordu.

“Sen bizim büyüğümüz, en üstünümüzsün” diye cevap verdiler.

Bunun üzerine Sa’d Hazretleri, “Öyle ise siz de Allah Resûlüne iman etme­lisiniz” dedi ve ilave etti: “İman etmedikçe sizin erkek ve kadınlarınızla ko­nuşmak bana haram olsun!”

Bu söz üzerine, Benî Abdü’l-Eşhel aşireti içinde o gün iman etmedik hiç kimse kalmadı.

Es’ad b. Zürâre Hazretleri de, Mus’ab’la (r.a.) birlikte evi­ne dön­dü.

Artık Mus’ab Hazretleri, Medine’de İslam’ı tebliğ ve neşirde yal­nız değildi. Evs ve Hazreç kabilelerinin reisleri de yanında yer al­mışlardı. Olanca gayretle­riyle İslam’ın yayılmasına çalışıyorlardı.

Yine İslam’ı tebliğ ve neşir merkezi, Es’ad b. Zürâre Haz­retlerinin evi idi. Mus’ab ile Sa’d b. Muaz Hazretleri, el ele vererek, burada insanları hak dine davetle meşgul olu­yorlardı.

Kısa zamanda İslamiyet, Medine’de büyük bir inkişaf kaydetti. Öyle ki Evs ve Hazreç kabileleri içinde Benî Ümey­ye b. Zeyd’in hâ­ne­sinden başka İslam ve Kur’an nuruyla aydınlanmayan ev kalmadı. Bir müddet sonra bu ev­de de İs­lam’ın nuru parlamaya başladı!

İKİNCİ AKABE BİATI

(Bi’setin 13. senesi / Milâdî 622).

Bu senenin hac mevsiminde Kur’an muallimi Mus’ab b. Umeyr Hazretleri, hem Medine’deki İslamî gelişmeyi bizzat Peygamber Efendimize bildirmek, hem de haccetmek üzere Evs ve Hazreç kabilelerine mensup ikisi kadın yetmiş beş Müslümanla Mekke’ye geldi.

Bunları temsilen bir grup, Mescid-i Haram’da amcası Hz. Abbas’la oturan Re­sûl-i Ekrem Efendimizin yanına vardılar ve şu teklifte bulundular:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Biz oldukça kalabalığız. Seni yanımıza almak, size yardımcı olmak, uğrunuzda canımızı feda etmek, şahsımızı koruduğumuz şeylerden zâtınızı da esirgemeyip korumak üzere söz birliği etmiş bulunuyoruz! Bu hu­susta sizinle daha geniş konuşmak için nerede buluşalım?”

Resûl-i Kibriya, yine Akabe’de buluşmayı uygun gördü.

Bu buluşma, gece yarısı olacak ve kimseye duyurulmayacaktı. Hatta karar­gâhlarından ayrılırken ve dikkatleri çekmemek için küçük küçük gruplar ha­linde Akabe’ye geleceklerdi.[8]

Medineli Müslümanlar, bu tâlimat gereği gece yarısı hiç kimseye hissettir­meden ve kimsenin dikkatini çekmeden Akabe yanındaki vadide bir araya geldiler.

Peygamber Efendimiz de buraya, henüz Müslüman olmamış amcası Hz. Abbas’la geldi. Hz. Abbas’ın maksadı, yeğenini bu mühim meselede yalnız bı­rakmamak, yapılanları ve verilen sözleri bizzat görüp işitmekti.

Önce, Hz. Abbas söz aldı. Medineli Müslümanlara hitaben, Allah Resûlünü koruma hususunda kendilerine güvenleri varsa bu işe girişmeleri, aksi tak­dirde daha şimdiden bu işten vazgeçmeleri gerektiğini belirten bir konuşma yaptı.

Ancak Medineli Müslümanlar, bizzat Re­sû­lul­lah’ın ko­nuş­masını istiyor­lardı. “Yâ Re­sû­lal­lah! Sen de konuş! Ken­din ve Rabbin için arzu ettiğin ahdi al” dediler.

O esnada Medineli Müslümanların önderi durumunda olan Es’ad b. Zürâre Hazretleri, Re­sû­lul­lah’tan konuşmak için müsaade aldı ve “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Her davetin bir yolu var: O yol ya kolay olur ya da zor! Bugün senin yaptığın davet, insanların çok zor kabul edecekleri çetin bir davettir! Sen, bizi takip ettiğimiz dini bırakmaya ve kendi dinine tâbi olmaya davet ettin. Bu, çok güç ve zor bir işti. Buna rağmen biz bu teklifini kabul ettik. Biz yurdumuzda, şerefli ve her tecavüzden korunmuş, orada değil kavminden ayrılan ve amca­ları tarafından düşmanlarına teslim edilmek istenilen bir zâtın, hatta kendi­mizden başka hiç kimsenin de hâkim olmak için göz dikemeyeceği bir cemaat­tik. Bu çok zor bir iş olduğu halde, biz senin bu yoldaki teklifini de kabul ettik! Hâlbuki, bütün bunlar —Allah Teâlâ, doğru yolu bulma azmini ve sonunda hayra ulaş­ma ümidini ihsan etmedikçe— insanların hiç de hoşlanacakları şey­lerden değildi. Fakat biz bunları dillerimizle ikrar, kalplerimizle tasdik, elleri­mizi uzatmak suretiyle kabul ettik! Allah’tan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bîat ediyoruz! Biz, Rabbimize ve Rabbi­ne bîat ediyoruz! Allah’ın kudret eli, ellerimizin üzerindedir! Kan­larımız kanınla, ellerimiz elinledir! Kendimizi, evlat­ları­mı­zı, ka­dınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de esirge­yip koruyacağız! Eğer bu ahdimizi bozarsak, Allah’ın ahdini bozan bedbaht in­sanlar olalım!”

Es’ad b. Zürâre Hazretleri, konuşmasının sonunu şöyle bağladı:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Kendin için arzu ettiğin ahdini bizden al, Rabbin için de is­tediğin şartı koş!”

Resûl-i Ekrem Efendimiz, önce onlara Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetler oku­du. Onları Allah’a davet, İslami­ye­te teşvik ettikten sonra da kendisi ve Rabbi için arzu ettiği hu­susları şöyle sıraladı:

“Yüce Allah için size söyleyeceğim şartım şudur:

“O’na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmadan ibadet etmeniz. Namazı kılmanız, zekâtı vermenizdir.

“Kendim için isteyeceğim ise şudur:

“Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet etmeniz; kendinizi, çocuklarınızı ve kadınlarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumanız.”[9]

Bu sırada, Abdullah b. Revâha söz alarak, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bunları söylediği­niz tarzda yaparsak bize ne var?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem, “Cennet var!” diye cevap verdi.

Bu cevabı alınca, gözlerinde parlayan pırıl pırıl sevinçlerini, “O halde bu, kazançlı ve kârlı bir alış veriştir!”[10]diyerek sözleriyle de teyit ettiler.

Sonra Peygamber Efendimize, “Yâ Re­sû­lal­lah! Sana ne yolda bîat edelim, söz verelim?” diye sordular.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve benim de Allah’ın Resûlü olduğuma şehâdet getirerek, namazı kı­lacağınıza, zekâtı vere­ceğinize, neşeli neşesiz zamanlarınızda sözlerime itaat edeceğinize, emirlerime tamamıyla boyun eğeceğinize; darlıkta da varlıkta da muhtaçlara yardımda bulunacağınıza; hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın Allah yolunda, Allah için hak ve gerçeği söyleyeceğinize, iyiliği emredip kötülükten alıkoya­cağınıza bîat etmeli, bana kesin söz vermelisiniz! Şahsıma gelince… Bana her yönden yardım edeceğinize; yanınıza vardığımda kendinizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı esirgeyip koruduğunuz şey­lerden beni de esirgeyip koruyacağı­nıza kat’î söz vermelisiniz!”[11]dedi.

On İki Temsilci

Bundan sonra Resûl-i Kibriya Efendimiz, onlara, “Aranızdan, her hususta kavimlerinin benim yanımda temsilcisi olacak on iki kişi seçiniz. Mûsa da, İsrailoğullarından on iki temsilci almıştı”[12]buyur­du.

Medineli Müslümanlar, Hazreç kabilesinden dokuz, Evsli­lerden de üç tem­silci seçtiler.

Hazreçlilerden seçilen zâtlar şunlardı:

1) Ebû Ümâme Es’ad b. Zürâre, 2) Sa’d b. Rebî’, 3) Râfi’ b. Mâlik, 4) Abdullah b. Ravâha, 5) Abdullah b. Amr, 6) Bera b. Marur, 7) Sa’d b. Ubâde, 8) Ubâde b. Sâmit, 9) Mün­zir b. Amr.

Evslileri ise şu zâtlar temsil edecekti:

1) Useyyid b. Hudayr, 2) Sa’d b. Hayseme, 3) Ebu’l-Hay­sem Mâlik b. Tay­yihan.[13]

Bu temsilcilerin hepsi de Medine’nin ileri gelen, hatırı sa­yılır kimseleri ve okuma yazmasını bilen âlim zâtlardı.

Peygamber Efendimiz, seçilen temsilcilere, “Havarîler, Meryemoğlu İsa’ya karşı kavimlerinin kefili oldukları gibi, siz de sizden olanların kefilisiniz, ben de Mekkeli muhacirlerin kefiliyim”[14]dedi.

Onlar da, “Evet” deyip tasdik ettiler.

Ayrıca Resûl-i Ekrem Efendimiz, on iki temsilci seçildikten sonra Es’ad b. Zürâre Hazretlerini de, seçilen on iki temsilcinin başkanı tayin etti.

Temsilciler, temsil ettikleri topluluklarla konuşup, bîatın ehem­miyetini an­lattılar ve onları Re­sû­lul­lah’a bîata hazırladılar.

Bundan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, mübarek ellerini uzattı. Medineli­ler teker teker bîat ettiler. Sadece iki kadına Efendimiz elini vermedi ve onları da kendisine bîat etmiş kabul etti.

Yapılan bîat, bir manada Medineli ve Mekkeli Müslümanlar arasında bir it­tifaktı.

Müşriklerin Durumu Sezmeleri!

Bîat, gecenin karanlığında, çağrılanların dışında kimsenin göremeyeceği tenha bir yerde cereyan etmişti.

Buna rağmen, bîat biter bitmez kulaklarına bir ses geldi: “Ey Ku­reyş! Mu­hammed ile atalarının dininden çıkmış Medineliler, sizinle savaşmak için top­lanıp sözleştiler!”

Gecenin karanlık ve sükûtunu yırtan bu ses kimindi ve nereden geliyordu? Herkesi bir merak ve telâş sardı.

Bu ses, Münebbih b. Haccac’ın sesine benziyordu. Resûl-i Ekrem, “Derhal konak yerlerinize dönünüz!” emrini verdi.

O sırada Medineli Abbas b. Ubâde, “Yâ Re­sû­lal­lah! İstersen sabah olur ol­maz kılıçlarımızı kınından sıyırır ve Mina’da bulunan halkın üzerine yürür, onları kılıçtan geçiririz!” diyerek konuştu.

Ancak Resûl-i Ekrem, henüz sabır silahını kullanmakla vazifeliydi. Şöyle buyurdular:

“Hayır, hayır… Bize henüz bu şekilde hareket etmemiz em­ro­lun­ma­dı. He­piniz yerlerinize dönünüz.”[15]

Bunun üzerine, Medineliler konak yerlerine döndüler.

Sabah olunca, durumu sezmiş bulunan Ku­reyşli müşrikler, kendilerince mahiyeti henüz meçhul bulunan hadiseyi tam öğrenmek üzere tahkike başla­dı­lar. Kendileri gibi putperest olan Medinelilerden sordular. Ancak onların böyle bir meseleden haberleri olmadığından dolayı yemin ederek, “Böyle bir şey ol­madı. Biz, böyle bir şey bilmiyoruz” dediler.

Medineli Müslümanlar ise, doğru yolun sükût olduğunu düşünerek, tek ke­lime konuşmuyorlardı!

Ku­reyşli müşrikler, bu sefer Abdullah b. Übey b. Selûl’e gidip sor­dular. O da aynı şekilde, “Bu, büyük bir iştir! Böyle bir şey olmamıştır! Söylenenler boş lâf olsa gerek! Kav­mim, bana böyle bir şey danışmadı. Onlar, Yesrib’de iken bana danışmadan hiçbir iş yapmazlardı” dedi.

Bunun üzerine Ku­reyşli müşrikler, Medineli putperestlerin bu hususta her­hangi bir bilgileri olmadığı kanaatine vardılar.

Şayet Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Bu işi sizden başkasına duyur­mayın” de­memiş olsaydı ve Medineli Müslümanlar da bu işi müşrik hemşehrilerinden gizlememiş olsalardı, elbette bu olay Mekkeli müşriklere onlar tarafından du­yurulacak ve kuvvetli ihtimalle orada Müslümanların başına büyük bir gaile açılacaktı. Belki de, Medine’ye henüz açılmış bulunan İslamiyet için büyük bir mani ortaya çıkacaktı.

Hac mevsimi sona erince, Medineli Müslümanlar da yurtlarına geri dönmek üzere yola koyuldular.

Medineli Müslümanların Mekke’den ayrılışlarından az zaman sonra, müş­rikler böyle bir anlaşmanın cereyan etmiş olduğunu öğrendiler. Derhal Müs­lümanları takibe koyuldular. Ancak Medineliler çoktan o civardan uzaklaşmış bulunuyorlardı. Sadece iki kişiyi yakalayabildiler: Sa’d b. Ubâde ve Münzir b. Amr… Bu iki zât her na­sılsa Medine kafilesinden geri kalmışlardı. Daha sonra Münzir Hazretleri bir yolunu bulup ellerinden kurtuldu. Müşrikler, sadece Sa’d b. Ubâde’yi Mekke’ye getirdiler ve adeta hınçlarını bu sahabe­den almak istercesine kendisine eza ve işkencelerde bulundular. So­nunda, Sa’d b. Ubâde Hazretleri, kendisini daha önceden tanıyan ve Medine’den geçerken evinde misafir olan iki müşrik tarafından himâyeye alınarak bu eziyet ve işkenceler­den kurtuldu.

Yurtlarına dönen Medineli Müslümanlar, artık dört göz­le muhacirleri ve Resûl-i Zîşan Efendimizin yolunu bekliyorlar­dı!


______________________________________________________________

[1] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 75-76; Taberî, Tarih, c. 2, s. 235.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 75-76; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 220; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 235.
[3] Doç. Dr. Sâlih Tuğ, İslam Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, s. 27 (Ank. 1963).
[4] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 73; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 220.
[5] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 76; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 220.
[6] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 77-78; İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 420; Taberî, Tarih, c. 2, s. 236.
[7] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 78-79; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 420; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 236-237; İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 1, s. 160; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 170-171.
[8] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 83-84; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 221; Taberî, Tarih, c. 2, s. 228.
[9] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 84; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 222; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 238; İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 1, s. 163; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 174-175.
[10] Taberî, Tarih, c. 2, s. 239; Halebî, a.g.e., c. 2, s. 175.
[11]
 İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 97; Halebî, a.g.e., c. 2, s. 175.
[12] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 85; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 222; Taberî, Tarih, c. 2, s. 239; İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 1, s. 164; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 176-177.
[13] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 86-87; İbn Seyyid, a.g.e., c. 1, s. 164.
[14] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 88; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 223.
[15] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 90; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 223.

Medine’ye Hicretin Başlaması

Peygamber Efendimiz ile Medineli Müslümanlar arasında cereyan eden Akabe bîatları ve yapılan anlaşmalar, Müslümanlar önün­de yepyeni emniyetli bir saha açıyordu. İnançlarını burada serbestçe söyleyebilecek, ibadetlerini ser­bestçe ifa edebilecek, dinlerini korkmadan ve çekinmeden yayabileceklerdi. Çünkü Medine’nin iki güçlü kabilesi olan Evs ve Haz­reç, onlara kucaklarını açmış, her halükârda kendilerini koruyacaklarına ve yardımlarını esirgemeye­ceklerine dair vaadde bulunmuşlardı. İslam güneşinin Medine’de bütün haş­metiyle parlayacağı, şimdiden gözüküyor gibiydi!

Müşrikler, Müslümanların bu emniyetli yere göç edeceklerinden endişe du­yarken, Resûl-i Ekrem, hızla İslamlaşan bu yeni yurdun İslam merkezi haline bir an evvel gelmesi için her türlü gayreti gösteriyordu.

Mekke’de oldukça nâzik bir devre yaşanıyordu. Hz. Re­sû­lul­lah’ın Medine­lilerle anlaşma akdettiğini duyan müşrik­ler, Müslümanlara karşı olan zulüm ve işkencelerini daha da artırdılar. Mesele, adeta bir ölüm kalım meselesi ha­li­ne gelmişti!

Mekke’de hayat, onlar için bir azap; içilen su, teneffüs edilen hava, sanki ya­kıcı bir ateş olmuştu.

Müslümanlar, bu sıkıntılı ve acı durumlarını Peygamber Efendimize arz et­tiler ve hicret için izin istediler. Resûl-i Ekrem, ilk önce kendisine böyle bir mü­saadenin henüz verilmemiş olduğunu belirtti. Ancak bu açıklamasının üzerin­den daha bir­kaç gün geçmişti ki sevinç içinde hic­ret müsaadesinin verildiğini, Müslümanlara şöyle bildirdi:

“Sizin hicret edeceğiniz yurdun, iki kara taşlık arasında hurmalık bir şehir olduğu, bana gösterildi ve bildirildi. Mekke’den ayrılmak isteyen oraya gitsin, Medineli Müslüman kardeşlerle birleşsin. Yüce Allah, onları size kardeş yaptı ve Medine’yi si­ze emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt kıldı!”[1]

Görüldüğü gibi, Ku­reyşli müşriklerin Müslümanlar üzerindeki tehdit ve baskısı, İslam’ı “yaşamak” ve “neşretmek” şartlarıyla hayatta kalmaya imkân vermeyecek bir dereceye ulaşınca, Resûl-i Kib­riya Efendimiz hicrete izin ver­mişti.[2]Hz. Âişe’nin, “Mü’min, di­ni için Allah’a veya Resûlüne hicret et­mek zo­runda idi. Zira, dinini yaşamaktan menedilmesi korkusu vardı” sözü, bu du­rumu ifade eder.[3]

“Şu halde hicret, bazı kereler yanlış olarak ifade edildiği gibi bir kaçış değil, bir arayıştır. Dinin, tamamen yok edilme noktasına gelen tehdit ve tehlikeler­den kurtarılarak, yaşatılmasına müsait vasatın aranmasıdır. Din, kendisine ga­ye olarak, fiilen yaşanmayı tespit etmiştir. Bulunulan yerin şartları, bu gaye­nin tahakkukuna imkân vermeyecek duruma geldi ise, oradan hicret etmek şarttır, dinen vecibedir, vazifedir. Bu duruma düşen kimseleri, hicret etmediği tak­dirde Kur’an-ı Kerim mâzur ad­det­mi­yor ve kesinlikle sorumlu tutuyor.[4]Bun­lar, dinlerini yaşa­yabilecekleri uygun bir yer aramakla mükelleftirler.”[5]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu müsaadeden sonra “dini yaşayıp neşredebil­mek için müsait yer arama gayreti” olan hicret hareketini inceden inceye dü­şündü. Müslümanlara, hicret ederken ihtiyatlı ve tedbirli davranmalarını sıkı sıkıya tenbih etti. Müşriklerin dikkatini çekmemek için küçük gruplar halinde yola çıkmalarını tavsiye buyurdu.

Peygamber Efendimizin bu müsaade ve tavsiyelerinden sonra Müs­lüman­lar, bu hareketlerine engel olacak müşriklerin dikkatlerini çekmeyecek şekilde birer ikişer veya küçük gruplar halinde Medine’nin yolunu tuttular!

Herkesten önce Mekke’den Medine’ye hicret etmek üzere ayrılan sahabe, Ebû Seleme İbni Abdi’l-Esed idi.

İşin farkına varan Mekkeli müşrikler, görebildiklerini ve yakalayabildikle­rini geri çeviriyorlardı. İslam dininden vazgeçirmek için her türlü çareye baş­vuruyorlardı. Öyle ki gerektiğinde kadınları kocalarından ayırıyor ve kocala­rıyla beraber göç etmelerine karşı çıkıyorlardı. Bazıları da hapsi boyluyordu. Fakat dâhilî bir harbin pat­lamasına sebebiyet verebilir diye kimseyi öldürme cihetine gitmek istemiyorlardı. Bunun dışında akla hayale gelecek her türlü eziyet ve işkencelerle Müslümanları hicret etmekten vazgeçirmeye çalışıyor­lardı. Fakat Müslümanlar kat’î kararlarını vermişlerdi ve ne pahasına olursa olsun Medine’ye göç edeceklerdi. Nitekim her engeli aşarak hicretlerine devam ettiler.

Onlara nurlu ufuklar şimdiden gülümsüyordu. Baskı ve zulüm çemberin­den kurtulup hür ufuklara doğru kanat açıyorlardı. Zaten, Medine ve Medine­liler de onları dört gözle bekliyor­lardı.

HZ. ÖMER’İN HİCRETİ

Sâir Müslümanlar gizli gizli hicret ederken, Hz. Ömer, kılıcını kuşandı. Ya­yını, oklarını ve mızrağını alıp Kâbe’ye gitti. Açıkça Kâbe’yi yedi sefer tavaf et­ti. Orada bulunan müşrik elebaşlarına cesaret­le şöyle seslendi:

“İşte, ben de dinimi korumak için Allah yolunda hicret edi­yorum! Karısını dul bırakmak, anasını ağlatmak, çocuklarını öksüz bı­rakmak isteyen varsa, şu vadide önüme çıksın!”[6]

Bu pervasızca seslenişten sonra, yirmiye yakın Müs­lü­manla gündüz orta­sında Medine’nin yolunu tuttu. Müşriklerden hiçbiri arkalarına düşme cesare­tini gösteremedi.

Böylece, birkaç ay içinde Müslümanların büyük bir kısmı Medine’ye yer­leşmek üzere Mekke’den ayrıldı. Geride Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali ile yol tedariği göremeyecek kadar yok­sul olanlar, yolculuk yapmaya ta­kati bulunmayanlar ve müşrikler tarafından hapsedilenler kaldı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz de hicret etmek niyetinde idi. Fakat bu hususta Cenab-ı Hakk’ın iznini bekliyordu. Hatta Hz. Ebû Bekir, Medine’ye hicret et­mek arzusunu izhar ettikçe o, “Sabret! Umulur ki Allah Teâlâ, sana bir refik ih­san eyleye” buyurdu.

MÜŞRİKLERİN TELÂŞI

Peyderpey Medine’ye hicret eden Müslümanları, Evs ve Hazreç kabileleri son derece güzel karşıladılar. Kendilerine yer gösterip barındırdılar. Evli mu­hacirler, evli Medineli Müslümanlar tarafından misafir edildiler. Bekâr muha­cirler ise, Kuba’da oturan bekâr sahabe Sa’d b. Hay­se­me’­ye misafir oldular.

Ku­reyş müşrikleri, hicret eden Müslümanların Medineli Müslümanlar tara­fın­dan korunduklarını, yardıma mazhar olduklarını ve onlarla birleşip kuv­vet­lendiklerini görünce telâşa kapıldılar. Hele, Peygamber Efendimizin de bir gün hicret edip başlarına geçeceği­ni, kendilerine karşı savaşabileceğini ve ge­rek­ti­ğinde Şam ticaret yollarını bile kesebileceğini düşününce telâşları büsbü­tün arttı.

Dâru’n-Nedve’de Toplantı

Derhal bu hususu görüşüp tedbir almak için Dâru’n-Nedve’­de toplanmayı kararlaştırdılar.

Dâru’n-Nedve, Resûl-i Ekrem Efendimizin atalarından Ku­sayy b. Kâb’ın yap­tırdığı, kapısı Kâbe’ye bakan konağı idi. Ku­reyş ileri gelenleri, mühim işle­rini hep burada toplanıp konuşur, meşveret ederlerdi.

Peygamber Efendimizin işini görüşmek üzere de daha önceden kararlaştır­dıkları günün sabahında Dâru’n-Ned­ve’de bir araya geldiler.

Bu sırada düzgün giyimli, cin bakışlı bir ihtiyarın kapıda dikilip durduğunu gördüler. Tanımadıkları bu adama, “Kimsin?” diye sordular. “Necidli bir ihti­ya­rım” diye cevap verdi adam. “Böyle bir toplantının yapılacağını duymuş­tum. Ben de katılıp fikirlerimi söylemek istedim. Uygun görüp görmediğim ted­birler hususunda mütalâalarımı beyan etmek istiyorum!”

Ku­reyşliler, “Olur, gir!” dediler ve onu içeri aldılar. Aslında ihtiyar, insan suretine girmiş şeytandı!

Verilen Korkunç Karar!

Toplantıda yüz kadar Ku­reyşli bulunuyordu. Alınacak karardan hemen ha­berleri olmasın diye, Hâşimoğullarından sadece İslam düşmanı Ebû Leheb alın­mıştı. “Muhammed için ne gibi bir tedbir almamız lâzımdır?” diyerek me­seleyi görüşmeye açtılar.

Bazıları, “Onu zincire vurup hapsettirelim” fikrini ileri sürdüler. Necidli bir ihtiyar suretine girmiş olan şeytan, “Hayır!” dedi. “Vallahi bu görüşünüz uy­gun değildir. Siz, onu hapsedecek olursanız, bunu duyan arkadaşları üzerinize yürürler. Onu elinizden çekip alırlar. Onun telkin ve propagandası ile çoğala­rak, bu işte size galip gelirler! Siz başka bir tedbir düşününüz!” Bunun üzerine bazıları, “Onu aramızdan, memleketimizden sürüp çıkaralım! Ara­mız­dan ay­rıldıktan sonra nereye giderse gitsin!” dediler.

Necidli ihtiyar tekrar söz aldı ve “Hayır, vallahi bu düşünceniz de yerinde de­ğildir! Onun sözünün güzelliğini, tatlılığını, getirdikleri ve tebliğ ettiği şey­le­rin insanların kalplerine hâkim olup durduğunu görmüyor musunuz? Onu ara­nızdan kovacak olursanız, o da Arap kabileleri arasında dolaşır ve onlara hâ­kim olur. Sonra da üzerinize yürüyerek, size istediğini yapabilir. Onun için siz başka bir şey düşününüz!” dedi. Sonunda Ebû Cehil söz aldı ve “Val­lahi ben, onun hakkında hiçbir zaman düşünemeyeceğiniz bir tedbir düşündüm!” de­di.

“Nedir o?” diye sordular.

Ebû Cehil, “Onu öldürmekten başka çare yoktur! Bunun için de aramızda her kabileden güçlü kuvvetli birer delikanlı seçeriz. Sonra onların her birine keskin birer kılıç veririz. Hepsi birden onu vurup öldürürler. Böylece ondan kurtulmuş oluruz. Böylece kimin öldürdüğü de belli olmaz. O halde, Hâşimî­ler, bütün kabilelerle çarpışmayı göze alamazlar ve çârnâçar diyete râzı olurlar. Biz de diyetini ödeyip meseleyi hallederiz!” diye konuştu. Necidli ihti­yar kılı­ğına girmiş olan şeytan ileri atıldı ve “En doğru fikir ve uygun çare bu­dur!” dedi.

Diğerleri de Ebû Cehil’in bu görüşünü kabul ettiler ve dağıldılar.[7]





____________________________________________________________________________________________________

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 111; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 226; Buharî, Sahih, c. 2, s. 330; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 180.
[2] Doç. Dr. İbrahim Canan, Tebliğ Terbiye ve Siyasî Taktik Açılarından Hicret, s. 17.
[3] Buharî, Sahih, c. 3, s. 65.
[4] bkz. Nisâ, 97.
[5] Doç. Dr. İbrahim Canan, a.g.e., s. 17-16.
[6] Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 183-184.
[7] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 124-126; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 227; Taberî, Tarih, c. 2, s. 242-243; Süheylî, Ravdü’l-Ünf, c. 1, s. 290-291; İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 177-178; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 189-190.

Peygamber Efendimize Hicret İzninin Verilmesi

Ku­reyş müşrikleri, Resûl-i Ekrem Efendimizin vücudunu ortadan kaldır­mak için kat’î karar almışlardı ve bunun için faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Bu sırada Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlüne hicret emrini verdi.

Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’in evine her gün sabah veya akşam vakitlerinde uğrardı. Fakat hicret emrini aldığı gün, öğle vakti sıcağında, âdeti olmadığı bir saatte başını sararak Hz. Ebû Bekir’in evine vardı. Efendimizin gel­diği haber verilence, Hz. Ebû Bekir şaşırdı ve “Vallahi, Re­sû­lul­lah bu saatte hiç gelmezdi. Bu gelişinde mutlaka bir iş var!” diye konuştu. Sonra Efendimizi içeri alıp minderinin üzerine oturttu ve “Anam babam sana feda olsun yâ Re­sû­lal­lah! Ne haber var?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz, “Yüce Allah, bana Mekke’den çıkmaya ve Me­di­ne’ye hicret etmeye izin verdi” buyurdu.

Hz. Ebû Bekir merakla, “Senin refakatinle şereflenecek miyim yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz “Evet…” deyince, gönlüne sürur, gözlerine sevinç gözyaşları doldu.

Hz. Âişe, “O güne kadar, bir insanın sevincinden böylesine ağladığını gör­memiştim!”[1]diyerek, muhterem babasının o andaki sevincini dile getirmek is­temiştir.

Resûl-i Ekrem ve Hz. Ebû Bekir, Medine’ye kadar kendilerine kılavuzluk et­mek üzere, henüz müşrik, fakat güvenilir, sözünde dur­masıyla tanınmış biri olan Abdullah b. Üreykit’le anlaştılar. İki binit devesini kendisine teslim ettiler. Üç gece sonra Sevr dağı eteğinde buluşmak üzere sözleştiler.

Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’in yanından ayrılarak Hâne-i Sâadetine döndü.[2]

Hz. Cebrail’in İhbarı

Bu sırada vahiy meleği Cebrail (a.s.) gelip, Peygamber Efendimize müşrik­lerin kararını bildirdi ve başvuracağı tedbiri de şöyle açıkladı:

“Şimdiye kadar yattığın yatağında, bu gece yatma!”

Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Ali’yi çağırdı ve “Yatağımda bu gece yat, uyu! Şu yeşil, geniş aba hırkamı da üzerine ört! Korkma, sana hiç­bir zarar erişmeyecektir!” dedi.

Ayrıca Hz. Ali’ye, kendisine teslim edilen emanetleri sahiplerine verinceye kadar da Mekke’de kalmasını emretti.

Mekkeliler, “Muhammedü’l-Emin” lakabını verdikleri Resûl-i Kibriya Efen­dimize, son derece güvenirler ve en kıymetli eşyalarını, saklayamamaktan kork­tukları için ona teslim ederlerdi. Ku­reyş ileri gelenlerinin, hakkında ölüm kararı aldıkları sırada da kendilerinde emanet olarak birçok kıymetli eşya vardı. Ama o, bu karara rağmen, emanetlerin sahiplerine verilmesini Hz. Ali’ye emretmekle, bir kere daha büyüklüğünü ve emanete sadâkatini ortaya ko­yuyordu.

Pey­gam­be­ri­mizin Evinin Kuşatılması

Plân gereği her kabileden seçilmiş eli kılıçlı iki yüze yakın müşrik, gecenin üçte biri geçince, Resûl-i Kibriya Efendimizin evinin önünde toplandılar. İçle­rinde Ebû Cehil, Ebû Leheb ve Ümeyye b. Halef gibi azılıları ve elebaşıları da var­dı. Katiller, gecenin geçmesini, aydınlığın etrafı sarmasını ve Fahr-i Âlem’in evinden çıkmasını bekliyorlardı. Zira, âdetlerine göre, bir adamı evinin içinde katletmek, korkaklığın en âdisi sayılırdı!

Pey­gam­be­ri­mizin Hâne-i Saadetinden Çıkması

Resûl-i Kibriya Efendimiz, eli kılıçlı katillerin Hâne-i Saadetinin etrafını sardıkları sırada evinden çıktı. Yerden aldığı bir avuç toprağı başlarına attı ve Yasin Suresi’nin ilk sekiz ayetini okudu. Hiçbiri onu görmedi ve içlerinden çı­kıp gitti.

Bir müddet sonra yanlarına bir hemşehrileri uğradı; “Bu­rada ne bekleyip duruyorsunuz?” diye sordu.

“Muhammed’i bekliyoruz” dediklerinde, “Muhammed, sizin başınıza top­rak saçıp içinizden çıkıp gideli hayli vakit olmuş. Hele bir kere üstünüze başı­nıza bakınız!” diyerek, gözü dönmüş katillerle adeta alay etti!

Birbirlerine baktılar. Üzerlerinin toz toprak içinde kalmış olduğunu gördü­ler. Şaşırıp kaldılar. Derhal Hâne-i Saadetin içe­risine baktılar. İçeride birinin abaya sarınıp bürünerek yattığını görünce, “İşte, Muhammed yatıyor!” diyerek beklemeye devam ettiler; ta ortalık ağarıncaya kadar!

Sabahleyin Resûl-i Kibriya Efendimiz yerine Hz. Ali’­nin yataktan doğrulup kalktığını görünce, bütün bütün şaşırdılar ve “Vallahi, bize söylenen doğru imiş!” dediler.

Sonra da Hz. Ali’ye, “Muhammed nerede?” diye sordular.

Hz. Ali, “Bilmem!” diye cevap verince, hayrette kalıp ne yapacaklarını şaşır­dılar.

Cenab-ı Hak, bu münâsebetle indirdiği ayet-i celîlede şöyle buyurdu:

“Hani bir zamanlar o küfredenler, seni tutup bağlamaları, ya seni öldür­me­leri yahut seni (yurdundan zorla) çıkarmaları için sana tuzak kuru­yor(lar)du. Onlar bu tuzağı kurarlarken Allah da onun karşılığını yapıyordu. Allah, tu­zak kuranlara mukabele edenlerin en hayırlısıdır.”[3]

SEVR MAĞARASINA GİDİŞ

Hâne-i Saadetinden çıkan Resûl-i Ekrem Efendimiz, doğruca Hz. Ebû Be­kir’in evine vardı. Kendileri için acele sefer malzemesi hazırlandı ve bir dağar­cığa bir miktar azık kondu.

Sonra, Resûl-i Ekrem Efendimizle Hz. Ebû Bekir, evin arkasındaki küçük ka­pıdan çıktılar ve Mekke’nin aşağısındaki, güneybatısına düşen, şehre üç mil (takriben bir saat) uzaklıkta bulunan Sevr dağına doğru yol aldılar.

Hz. Ebû Bekir, Resûl-i Kibriya Efendimizin kâh önüne ge­çerek yürüyor, kâh arkasında kalarak yol alıyordu. Efendimiz, “Yâ Ebû Bekir! Niçin böyle yapı­yorsunuz?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir, “Önünüzü arkanızı gözetlemek, sizi korumak için yâ Re­sû­lal­lah!” diye ce­vap verdi.

Sevr Dağı Sevr Mağarası
Sevr Dağı Sevr Mağarası

Hz. Ebû Bekir’i Yılanın Sokması

Cuma gecesi Sevr mağarasına vardılar.

Mağara oldukça ıssızdı. Önce Hz. Ebû Bekir içeri girdi. Yeri temizleyip dü­zeltti. Mağaradaki delikleri, izarını yırtarak tıkadı. İzarı yetmeyince, geriye ka­lan bir deliğe de ayağını dayadı. Sonra Fahr-i Âlem Efendimizi içeriye davet et­ti. Resûl-i Ekrem içeri girdi ve mübarek başını Sıd­dık-ı Ek­ber’in dizine daya­yarak uyudu.

Az sonra, Hz. Ebû Bekir, deliğe dayadığı ayağında müt­hiş bir acı hissetti. Yı­lan ısırması olduğunu anladı. Fakat delikten ayağını çekmedi. Hatta Kâina­tın Efendisi uykudan uyanabilir diye yerinden bile kımıldanmadı! Canı öyle­sine acıdı ki gözlerinden ister istemez yaş aktı. Akan gözyaşlarının birkaç dam­lası mübarek yüzlerine damlayınca Resûl-i Kibriya Efendimiz uyandı ve “Ne var yâ Ebû Bekir?” diye sordu.

Sadâkat timsâli Hz. Ebû Bekir, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ayağımı bir şey sok­tu. Ama mühim değil! Anam babam sana feda olsun!” diye cevap verdi.

Resûl-i Kibriya, yılanın soktuğu yeri mübarek tük­rü­ğüy­le mes­hetti. Allah’ın lûtfuyla acı derhal kayboldu ve Sıd­dık-ı Ekber şifa buldu.

Örümceğin Ağ Germesi, Güvercinlerin Yuva Kurması

O anda Allah’ın emriyle bir örümcek gelip mağaranın ağzına ağını gerdi, bir çift güvercin ise gelip yuva kurdu.[4]Bu hayvanlar, Resûl-i Kibriya ve Hz. Ebû Bekir’i bütün Ku­reyş’e karşı korumak için nöbettarlık etmeye başlıyor­lardı!

Mekke’nin Köşe Bucak Aranması

Resûl-i Kibriya Efendimizi Hâne-i Saadetinde bulamayan müşrikler, fazla­sıyla sıkılıp üzüldüler. Derhal Mekke’nin her tarafını didik didik aramaya ko­yuldular. Hz. Ebû Bekir’in evine vardılar. Onu da bulamayınca büsbütün öfke­lendiler.

Mekke’de Resûl-i Kibriya Efendimizi bulamayınca, bu se­fer tellal çağırttılar: “Muhammed’i veya Ebû Bekir’i bulup getirene veya öldürene yüz deve veri­riz!”

İçlerinde ne kadar hırsız, cani ve gözü dönmüş var ise, bu ilanı duyunca, kimi eline kılıç, kimi de sopalar alarak Mekke’nin dışına çıktılar ve etrafta ko­şuşturmaya başladılar.

Arayıcılar, yanlarına Müdlicoğullarından iki iz takip edici de almışlardı. Resûl-i Ekrem Efendimizle Hz. Ebû Be­kir’in izlerini buldular. Takip ede ede ge­lip Sevr dağının eteklerine dayandılar.

İzcilerden biri, “Vallahi” dedi. “Onlar, şu mağaradan ileri geçmemişlerdir! İz burada kesiliyor!”

İçlerinden bir kısmı, Ümeyye b. Halef’le beraber mağaranın ağzına kadar gel­diler.

Hz. Ebû Bekir’in Hüznü

Bu sırada Sevgili Pey­gam­be­ri­miz ile Hz. Ebû Bekir onları görüyor, fakat müş­rikler onları göremiyorlardı.

Hz. Ebû Bekir, fazlasıyla telâşa kapıldı ve üzüldü. “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Beni öldürseler de gam çekmem! Ben, ni­hayet bir ferdim. Ama, Allah göster­mesin, sana bir zarar ve ziyan eriştirecek olurlarsa bu, bütün ümmetin helâkine sebep olur!”

Resûl-i Kibriya, kemâl-i emniyet içinde,ا“Üzülme, Al­lah bizimle beraberdir” buyurarak ona teselli verdi.

Hz. Ebû Bekir yine “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Onlardan birisi eğilip de ayakla­rı­nın dibinden bir bakıverse, bizi görür!”

Fahr-i Âlem Efendimiz, yine emin ve mütevekkil bir şekilde, “Yâ Ebû Bekir! İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, sen âkıbetin ne olacağını zannediyorsun? Yakalanacağımızı mı sanırsın?”[5]buyurdu. Sonra da Hz. Ebû Bekir’in iç ferah­lığa kavuşması için Cenab-ı Hak­k’a dua etti.[6]

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’inde bu hadiseye şu ayetiyle işaret eder:

“Eğer siz ona (Resûlüme) yardım etmezseniz, (hatırlayın ki) kâfirler onu (Mekke’den) çıkardıkları zaman bizzat Allah ona yardım etmişti. Yine de O, nusretini esirgemez. O öyle bir zamandı ki Re­sû­lul­lah (ancak) ikinin ikincisin­den ibaretti (bir tek yanında Ebû Bekir vardı). O zaman onlar, (Sevr dağının tepe­sindeki) mağaradaydılar. Peygamber o vakit arkadaşına, ‘Mahzun olma! Allah, hiç şüp­he yok, bizimle beraberdir’ diyordu. Allah o (arkadaşının) üze­rine (kalbine) sekînetini (kuvve-i mânevîyesini) indirmiş, onu (ha­bi­bini) gör­mediğiniz (mânevî) ordularla teyit etmiş, kâfirlerin kelimesini (küfürlerini) al­çaltmıştı. Allah’ın kelimesi (tevhid kelimesi) ise, çok yücedir. Allah, mutlak gâlibtir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.”[7]

Örümcek ve Güvercinlerin Nöbettarlığı

Sevr mağarasına oldukça yaklaşan müşrikler, “Şu mağarayı da arayalım” dediler.

Konuşulanları Fahr-i Kâinat Efendimizle Sıddık-ı Ek­ber duyuyorlardı.

İçlerinden biri mağaranın ağzına geldi; fakat içeri girip bakma lüzumu his­setmeden geri döndü.

“Neden girip içeri bakmadın?” diye sordular.

“Mağaranın ağzında iki yabanî güvercinin yuva kurduğunu gördüm. Ora­da olduklarına asla ihtimal vermem!” diye cevap verdi.

Azılı müşrik Ümeyye b. Halef ise, arkadaşlarına hiddetli hid­detli şöyle ses­lendi:

“Hâlâ mağaranın orada ne dolaşıp duruyorsunuz? Orada örümceğin ağ bağladığını görmüyor musunuz? Vallahi ben, bu ağın Muhammed doğmadan önce gerilmiş olduğu kanaatindeyim!”[8]

Bunun üzerine mağaranın yanından uzaklaştılar.

Böylece Cenab-ı Hak, nöbetçi tayin ettiği bir örümcek ve iki yabanî güver­cinle, Sevgili Resûlünü bütün Ku­reyş’e karşı korumuş oluyordu!

Mağarada Geçen Günler

Perşembe günü geceleyin Sevr mağarasına, Hz. Ebû Bekir’le birlikte giren Sevgili Pey­gam­be­ri­miz, Cuma, Cumartesi ve Pazar gecelerini orada geçirdi. Üç gün üç gece mağarada gizlenmeleri, tedbir içindi. Müşrikler bu zaman zar­fında, onların Mekke civarından uzak­laşmış olduklarına kanaat getirecek ve bir derece takiplerini gevşetmiş olacaklardı. Nitekim de öyle oldu.

Mağarada gizlendikleri zaman zarfında, Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah, al­dığı tâlimat üzere gündüzleri Ku­reyşliler arasında dolaşıyor, ne konuştukla­rını, neler düşündüklerini öğ­rendikten sonra, geceleri gelip Resûl-i Ekrem’e haber veriyordu. Geceyi oraya geçiriyor ve aydınlık tamamıyla etrafı sarmadan Mekke’ye geri dönüyordu.

Diğer taraftan, Hz. Ebû Bekir’in kölesi Âmir b. Fuheyre de, o civarda ko­yunla­rını güdüyor, hem Abdullah’ın izlerini yok ediyor, hem de onlara süt gö­türüyordu.

Böylece, üç gün üç gece hayat da geride kalmış oluyordu. Ku­reyşlilerin Re­sûl-i Ekrem ve Hz. Ebû Bekir hakkındaki ara­ma tara­maları da bir derece gevşe­mişti. Hz. Abdullah’ın Mekke’den getirdiği haber bu meyandaydı!

Bu arada, daha evvel kararlaştırıldığı üzere kılavuz olarak tutulan Abdullah b. Üreykit de, kendisine teslim edilen iki deveyle birlikte kendi devesi de ya­nında bulunduğu halde Pazartesi günü seher vakti Sevr dağının eteğinde gö­ründü.

Hz. Esmâ’nın Yol Azığı Getirmesi!

Peygamber Efendimiz ve beraberindekilere yol azığı olarak bir koyun ke­silmiş, eti pişirilmişti. Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ (r.anha), bunu bir dağarcığa ko­yup bir tulum suyla birlikte mağaraya getirdi.

Hz. Esmâ, dağarcık ve tulumun ağzını bağlamak için bağ getirmeyi unut­muştu. Mağaradan hareket edileceği sırada civarda bağlayacak bir şey bula­mayınca belindeki kuşağı yırtıp iki parçaya ayır­dı. Bir parçasıyla yemek dağar­cığının, diğer parçasıyla su tulumunun ağzını bağladı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, “Esmâ’ya cennette iki kuşak var!” buyurdu.

Bu sebeple, Hz. Esmâ’ya “Zatü’n-Nıtakayn [İki Kuşak Sahibi]” denilmiş­tir.[9]

SEVR MAĞARASINDAN AYRILIŞ!

Rebiülevvel ayının dördüncü Pazartesi günü idi.

Mağaradan hareket saati gelmişti.

Hz. Ebû Bekir, iki devesinden en üstün olanını Resûl-i Kibriya Efendimize takdim ederek, “Anam babam sana feda olsun yâ Re­sû­lal­lah, buyur bin!” dedi.

Resûl-i Ekrem, “Ben, benim olmayan deveye binmem!” diye karşılık verdi.

Hz. Ebû Bekir tekrar, “O senindir! Babam anam sana feda olsun, buyur bin!” dedi.

Resûl-i Ekrem, yine “Binmem” dedi. “Satın aldığın bedeli bana söyleme­dik­çe binmem!”

Mecbur kalan Hz. Ebû Bekir, devenin fiyatını söyledi ve Pey­gam­be­ri­miz de onu kabul etti.

Resûl-i Ekrem ve Hz. Ebû Bekir develerine bindiler. Hz. Ebû Bekir, yolda ken­dilerine hizmet etsin diye terkisine azatlı siyah kölesi Amir b. Füheyre’yi de aldı.

Yol göstermekte oldukça mâhir olan Abdullah b. Üreykit önlerine düştü. Sevr mağarasından ayrıldılar.

Pey­gam­be­ri­mizin Mekke’ye Hitabı

Resûl-i Kibriya Efendimiz, doğup büyüdüğü mübarek şehirden ayrılıyordu. Aşağısından geçerken Hezreve nâm mevkide devesini durdurdu. Kutsî bel­deye mahzun mahzun baktı ve “Vallahi, sen Allah’ın yarattığı yerlerin en ha­yırlısı, Allah katında en sevgili olanısın! Bana senden daha sevgili, daha güzel yurt yoktur! Çıkarılmaya zorlanmamış olsaydım, senden asla ayrılmaz, senden başka yerde yurt yuva tutmazdım”[10]diyerek ona olan sevgisini dile getirdi.

Bunun üzerine, Cenab-ı Hak, Habib-i Edibini teselli eden şu ayeti inzal bu­yurdu:

“Elbette, o Kur’an’ın tebliğini üzerine farz kılan Allah, seni yine döneceğin yere (Mekke’ye) döndürecektir!”[11]

Düşmanın takibini zorlaştırmak ve onu şaşırtmak gayesiyle Medine’ye doğ­ru, herkesin gittiği yoldan ayrı bir yol takip edildi. Önce, güney istikame­tinde Kızıldeniz’e yakın Tiha­me’ye gittiler. Sonra kuzeye döndüler. Denizden uzak çöl için­den sahile paralel yol aldılar. Salı günü öğleye kadar durup din­len­me­den deve sırtında yol ka­tettiler. Salı günü öğle üzeri bir gölgelikte bir nebze din­lenmek için konakladılar. Peygamber Efendimiz, isti­ra­hate çekildi. Hz. Ebû Be­kir ise, başında bir muhâfız gibi bekliyordu. Bir taraftan da etrafa göz gezdi­ri­yordu. Uzakta bir çoban gördü. Yanına gitti. Çobanın koyunundan sağdığı bir miktar sütü alıp getirdi. Resûl-i Ekrem uyanınca kendisine takdim etti. Efen­dimiz kanasıya içti.[12]

Sütsüz Keçinin Süt Verişi

Yolculuk esnasında garip hadiseler cereyan ediyordu.

Yanına varıp süt istedikleri bir çoban onlara, “Yanımda süt verecek şu keçi­den başkası yok. Fakat o da hamile oldu ve sütü çekildi” dedi.

Resûl-i Kibriya’nın şifalı ve bereketli eli keçinin memelerine uzandı. Müba­rek elleriyle, onları sığadı ve dua etti. Memeler, ânında sütle doldu. Sağılan sütü hepsi kana kana içti.

Hayretler içinde kalan çoban, “Allah aşkına, sen kimsin? Şimdiye kadar se­nin gibisine rastlamadım!” diye sordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Kim oduğumu söylerim; ama gördüğünü, duy­duğunu gizli tutmak şartıyla!” dedi.

Çoban, “Olur, gizli tutarım” diye söz verince, Fahr-i Âlem Efendimiz, “Ben, Allah’ın Resûlü Muhammed’im!” buyurdu.

Hayreti bütün bütün artan çoban, “Demek, Ku­reyş’in ‘Yo­lunu sapıttı!’ de­diği zât sensin, öyle mi?” dedi.

Peygamber Efendimiz, “Onlar böyle söylüyorlar!” buyurdu.

Bunun üzerine çoban, “Ben şehâdet ederim ki sen bir peygambersin! Getir­diğin de haktır. Senin yaptığını ancak bir peygamber yapabilir! Ben, sana tâbi oldum” dedi ve orada İslamiyetle şereflendi.

Çoban, ayrıca kendileriyle gitme arzusunu da izhar etti. Fakat Resûl-i Ek­rem Efendimiz, “Senin buna bugün gücün yet­mez. Benim muvaffak olduğumu haber aldığın zaman bize gel, katıl” buyurdu.[13]

Kısır Keçinin Süt Vermesi

Fahr-i Âlem Efendimiz, beraberindekilerle üçüncü uğrak yerleri olan Ku­deyd mevkiine geldiler. Orada oturan Ebû Mâ­bed’in çadırı önünden geçer­ken, sa­tın almak maksadıyla, “Hur­ma veya yiyecek başka bir şey var mı?” diye sor­dular.

Ebû Mâbed o anda orada yoktu. Hanımı Âtike Ümmü Mâ­bed, “Hayır, yiye­cek bir şey yok” diye cevap verdi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir tarafta zayıf bir keçi gördü. “Bunda süt yok mu?” diye sordu.

Ümmü Mâbed, “Onun vücudunda kan yoktur; nereden süt verecek?” diye cevap verdi.

Peygamber Efendimiz, “İzin verirsen sağarım” dedi.

Ümmü Mâbed, sürüyle otlamaya gidemeyecek kadar zayıf olan keçiden süt çıkmayacağını biliyordu. Fakat misafire “Olmaz” deme­nin uygun düşmeyece­ğini düşünerek, “Pekâlâ, onda süt bulursan sağıver!” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, gidip keçinin beline elini sürdü ve me­mesini de mübarek eliyle meshetti. Sonra, “Bismillahirrah­mâ­nir­rahîm” diyerek dua etti. Daha sonra, “Bir kab getiriniz, sağınız” buyurdu.

Sağdılar. Getirdikleri kocaman kap doldu!

Peygamber Efendimiz, önce Ümmü Mâbed’e, sonra da orada bulunanlara doyuncaya kadar içirdi. En sonunda kendileri içti. Tekrar sağıp içtiler. Üçüncü defa da sağıp, onu Ümmü Mâbed’e bıraktılar.

Sonra da oradan ayrılıp yollarına devam ettiler.

Az sonra, Ebû Mâbed geldi. Kab içindeki sütü görünce, “Bu ne?” diye sor­du.

Ümmü Mâbed, “Buraya mübarek bir zât geldi. Şöyle şöyle söyledi, keçiyi böyle sağdı” diyerek olup bitenleri tafsilâtıyla anlattı.

Ebû Mâbed, “Bunda bir hikmet var! O zâtın şekli ve siması nasıldı?” diye sor­du.

Ümmü Mâbed, “Orta boylu, kara kaşlı, kara gözlü ve gayet nurani yüzlü, lâtif bir adamdı” diyerek Peygamber Efendimizin şekil ve şemâilini birer birer beyan etti.

Bunun üzerine Ebû Mâbed, “Vallahi” dedi. “Bu senin tarif ettiğin zât, Ku­reyş içinde zuhur eden peygamberdir! Eğer ben burada bu­lunsaydım ona tâbi olur, beraberinde gitmeyi ondan dilerdim!”[14]

Re­sû­lul­lah’tan “Bu keçiyi (veya koyunu) kesme” diye de emir alan Ümmü Mâbed demiştir ki:

“Re­sû­lul­lah’ın memesini meshettiği o keçi (veya koyun) Hz. Ömer’in hilâfe­tinde meydana gelen, Hicret’in 18. yılındaki kıtlık ve kuraklığa kadar sağ kaldı. Yeryüzünde hayvanlar yiyecek bir şey bulamazken, biz onu sabah ve ak­şam sağardık!”[15]

Süraka’nın Başına Gelenler

Ku­reyş’in Peygamber Efendimizi ele geçirenlere yüz deve vadettiği, Kinâne ka­bilesinden olup o havalide yaşayan Benî Müd­lic aşireti tarafından da du­yul­muştu. Sahil yolundan iki deveyle dört kişinin geçip gittiğini de işitmiş­lerdi.

Bunlardan gayet cesur ve aynı zamanda iyi iz takip eden Süraka b. Mâlik de, bu mükâfatın tatlılığına kanarak, Resûl-i Ekrem Efendimizi takibe koyul­muştu. Bir ihbar üzerine harekete geçen Süraka, kısa zamanda izlerini buldu. Dörtnala koşturduğu atıyla gittikçe Resûl-i Ekrem Efen­dimiz ve beraberinde­ki­lere yaklaşıyordu. Aralarında az bir mesafe kalmıştı. Hz. Ebû Bekir, Süra­ka’nın geldiğini görünce telâşlandı.

Peygamber Efendimiz, mağarada dediği gibi, “Üzülme, Allah bizimle bera­ber­dir” dedi ve dönüp Süraka’ya baktı. Süra­ka’nın atının ayakları bir anda diz­le­rine kadar yere battı. Kurtulunca, tekrar takip etti. Fakat yine atının ayakları ye­re saplandı ve atının ayaklarının saplandığı yerden duman gibi bir şey çıktı. O vakit anladı ki ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki ona ilişsin!

“Yâ Muhammed!” dedi. “Dua et, kurtulayım! Sana hiç dokunmayacağım! Seni takip edecek kimselere de senden hiç bahsetmeyeceğim!”[16]

Server-i Kâinat Efendimiz dua etti. Cenab-ı Hak, duasını kabul etti ve Süra­ka’yı o müşkîl durumdan kurtardı.

Süraka, Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına vardı. Kendisini tanıttı. İleride İslamiyetin her tarafa hâkim olacağı mülâhazasıyla bir emanname istedi. Re­sûl-i Kibriya Efendimiz, kendisine yazılı bir emanname verdi.

Bir rivayete göre, bu emannameyi Hz. Ebû Bekir,[17]diğer bir rivayete göre ise Âmir İbni Füheyre yazdı.[18]

Emannameyi alan Süraka, “Ey Allah’ın peygamberi! Emret, istediğini yapa­yım!” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Git, öyle yap ki başkası gel­me­sin!” diye ferman etti.

Peygamber Efedimizden bu tâlimatı alan Süraka, derhal geri döndü. Arka­dan gelen Ku­reyş’in takipçilerine de, “Ben buraları arayıp taradım, kimseyi bu­lamadım. Başka tarafa bakalım” diyerek onları geri çevirdi.[19]

Kaderin tecellisine bakınız ki günün başlangıcında Sevgili Pey­gam­be­ri­mizi ele geçirmek veya öldürmek için atına atlayıp takibe çıkan Süraka, günün so­nunda aynı zâtın bir muhâfızı oluyor ve onu düşman takipçilerden korumaya çalışıyor!

Sonraları Ebû Cehil, Süraka’nın bu haline vâkıf olunca, pek ziyade gadaba geldi ve onun gayretsizliğinden bahsederek, hakkında bir kıt’a hicviye söyledi.

Mucize-i Ahmediyye’ye şahit olan Süraka da ona, “Eğer atımın ayaklarının nasıl yere gömüldüğünü göreydin, sen de Muhammed’in peygamberliğine iman ederdin!” kıt’asıyla cevap verdi.[20]

Aynı Süraka, Hicret’in 8. senesinde Resûl-i Ekrem Efen­dimizin Huneyn Ga­zâ­sı’ndan dönüşü sırasında huzur-u risâlete eman­na­mey­le gelecek ve İslami­yet­le müşerref olup, Pey­gam­be­ri­mizin iltifatına mazhar olacaktır!

Bir Çoban

Süraka döndükten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, beraberindekilerle yine kızgın çöller üzerinde yol almaya başladı. Sanki gökten alev yağıyor, yerden kızgın kıvılcımlar fışkırıyordu!

Bu sırada onları bir çoban gördü. Ku­reyş’e haber vermek üzere son sürat Mekke’ye geldi. Fakat şehre girer girmez ne için geldiğini birden unutuverdi! Ne kadar çalıştıysa bir türlü hatırlayamadı. Mecbur olup geri döndü. Sonra an­ladı ki ona unutturulmuş![21]

Hz. Zübeyr’in Pey­gam­be­ri­mizle Karşılaşması

Hz. Zübeyr b. Avvam, Şam ticaret kafilesiyle Medine’den Mekke’ye git­mekte idi. Yolda Resûl-i Kibriya Efendimizle karşılaştı. Pey­gam­ber Efendimiz ile Hz. Ebû Bekir’e birer beyaz Şam maşlahı giydirdi. Medineli Müslümanlar­dan birinin, “Re­sû­lul­lah ve arkadaşları geciktiler” dediğini haber verdi. Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz, hareketini süratlen­dirdi.[22]

Mekke’ye gelip işlerini yoluna koyan Hz. Zübeyr b. Avvam da Me­dine’ye hic­ret etmiştir.

Büreyde’nin Müslüman Olması

Deve sırtında süratle yol alan Resûl-i Kibriya Efendimiz, beraberindekilerle gelip Amim denilen mevkiye ulaştı.

Sehmoğulları yurdu buraya yakın idi. Reislerinden Bü­reyde b. Husayb, Ku­reyş’in yüz deve vaadini işitmiş olduğundan yanına seksen kadar adamını da alarak gelip Peygamber Efendimize kavuştu.

Resûl-i Ekrem ona, “Sen kimsin?” diye sordu.

“Ben, Büreyde’yim” deyince, Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’e, “Yâ Ebâ Bekir! İşimiz, serinledi ve düzeldi” dedi.

Pey­gam­be­ri­miz tekrar Büreyde’ye, “Kimlerdensin?” diye sordu:

“Eslem kabilesindenim” cevabını verdi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, yine Hz. Ebû Bekir’e dönerek, “Yâ Ebâ Bekir!” dedi. “Selamete erdik!”

Peygamber Efendimiz, “Eslem’in hangi kolundansın?” diye sordu.

Büreyde, “Sehmoğullarındanım” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz, Hz, Ebû Bekir’e, “Yâ Ebû Be­kir! Okun çıktı” bu­yurdu.

Fahr-i Kâinat, kat’iyyen tatayyur[23]etmezdi. Yalnız güzel şeylerde, hase­nat­ta tefeül ederdi, yani hayra yorardı. Onun için Bü­rey­de’ye rastlamasını iyi bir hal ve alâmet saydı.

Bu sefer Fahr-i Kâinat’ın akvâl ve etvarındaki metanet ve ağırbaşlılığa, lisa­nındaki düzgünlüğe musahhar ve hayran olan Bürey­de, “Peki, ya sen kimsin?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem, “Ben, Ab­dül­mut­ta­lib’in oğlu Abdullah’­ın oğlu Mu­ham­med’im ve Allah’ın Resûlüyüm” dedi ve onu İslam’a davet etti.

Büreyde, davete derhal icabet etti ve beraberindekilerle birlikte şehâdet ke­li­mesi getirerek Müslüman oldu.[24]

Peygamber Efendimiz geceyi burada geçirdi.

Sabah olunca Büreyde, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Yanında bir bayrak olmadan Medine’ye girmen doğru olmaz!”

Sonra da sarığını çıkarıp mızrağının ucuna bağladı. Me­dine’ye girinceye kadar Peygamber Efendimizin önünde onu taşıyarak yürüdü.

Resûl-i Kibriya Efendimiz Büreyde hakkında, “Ashabımdan bir zât, bir mem­lekette vefat edecektir. O, kıyamet gününde, o memleketin nuru ve o memleket halkının önderi olacaktır” buyurmuştur.[25]

Hakikaten Büreyde Hazretleri, İslam uğrunda büyük fedakârlıklarda bu­lundu, İslam mücahitleriyle Horasan’a kadar gitti ve Merv’de vefat etti.[26]


______________________________________________________

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 128-129.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 128-129; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 227-228; Buharî, Sahih, c. 2, s. 332; Taberî, Tarih, c. 2, s. 245; İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 1, s. 181.
[3] Enfâl, 30.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 228; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 260; İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 1, s. 182.
[5] Müslim, Sahih, c. 7, s. 106; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 1, s. 4.
[6] İsfahanî, Delâil, s. 278.
[7] Tevbe, 40.
[8] Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 260.
[9] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 131; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 229; Buharî, a.g.e., c. 2, s. 332; Taberî, Ta­rih, c. 2, s. 247.
[10] İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 1, s. 181; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 176.
[11] Kasas, 85.
[12] Müslim, Sahih, c. 8, s. 236; İsfahanî, Delâil, s. 279.
[13] İsfahanî, a.g.e., s. 279.
[14] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 230-231; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 259; İbn Sey­yid, a.g.e., c. 1, s. 188.
[15] Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 220.
[16] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 134; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 232; Buharî, Sahih, c. 2, s. 332-333; İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 1, s. 184-185.
[17] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 135; Kadı İyaz, a.g.e., c. 1, s. 687.
[18] Buharî, Sahih, c. 2, s. 333; İbn Seyyid, a.g.e., c. 1, s. 185.
[19] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 232; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 219-22; Kadı İyaz, a.g.e., c. 1, s. 687.
[20] Halebî, a.g.e., c. 2, s. 220.
[21] Kadı İyaz, a.g.e., c. 1, s. 688; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 145.
[22] Buharî, Sahih, c. 2, s. 333.
[23] “Tatayyur”, eşya ve hadiseler ile bilhassa kuşların uçuş tarzları ve ötüşleri ile te­şe­üm etmek, yani uğursuz saymak demektir.
[24] İbn Sa’d, Tabakat, c. 4, s. 241-242; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 4, s. 471; İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, c. 1, s. 176.
[25] İbn Esir, a.g.e., c. 1, s. 176.
[26] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 242; İbn Esir, a.g.e., c. 1, s. 175.

Peygamber Efendimizin Medine’ye Gelişi

Medineli Müslümanlar, Resûl-i Kibriya Efendimizin Mek­ke’den Medine’ye gelmek üzere yola çıktığını duymuşlardı. Bunun için her gün sabah namazın­dan sonra Harre mevkiine çıkarak, öğle sıcağı basıncaya kadar yolunu heyecan ve sabırsızlıkla beklerlerdi.

Yine bir gün teşrif-i Nebevîyi uzun uzun beklemişler, gelmediğini ve etra­fını da şiddetli sıcaklığın bastığını görünce evlerine geri dönmüşlerdi.

Bu sırada bir işi için evinin damına çıkmış olan bir Yahudi, beyazlara bü­rünmüş birkaç kişinin çölün sıcaklığını, serap ve sisleri yara yara gelmekte ol­duğunu gördü. Müslümanların, Hz. Re­sû­lul­lah’ı günlerden beri beklemekte olduğunu biliyordu. Kendisini tutamayarak, “Ey Arap topluluğu! İşte, bekle­diğiniz devletliniz geliyor!” diye haykırarak Müslümanlara müjde verdi.[1]

Bu müjde, Medine sokaklarında bir şimşek gibi çaktı. Şehir bir anda bayram havasına büründü. Çünkü insanlığa huzur ve saadet sunan zât geliyordu! Müslümanlar derhal silahlanıp o tarafa doğru koştular.

Karşılayıcılar, Resûl-i Ekrem Efendimizle Hz. Ebû Bekir’e, bir hurma ağacı­nın gölgesinde dinlenirken kavuştular. Hz. Ebû Bekir, başucunda ayakta du­ruyordu! Günlerden beri yolunu heyecan, sabırsızlık ve muhabbetle bekledik­leri ak maşlaha bürünmüş Kâinatın Efendisini selamladılar, nur saçan mübarek simasını temâşâya başladılar.

Hurma ağacının gölgesinde bir müddet yorgunluğunu gideren Resûl-i Kib­riya, daha sonra beraberindekiler ve karşılayıcılar ile birlikte Medine’nin sağ tarafına düşen Kuba köyüne doğru yoluna devam etti.

Rebiülevvel ayının çok sıcak bir Pazartesi günü idi.

Güneş, ateşten oklarını bütün şiddetiyle yeryüzüne gön­deriyordu. Kuşluk vakti Resûl-i Kibriya Efendimiz, etrafındaki mü’minler halkasıyla Medine’ye bir saat kadar mesafesi olan Kuba köyüne vardı. Orada Amr b. Avfoğullarının kardeşi Gülsüm b. Hidm’in evi­ne indi. Kızgın kumlar üzerindeki süratli yolcu­luk Efendimizi oldukça yormuştu. Müslümanlarla görüşmek arzusuna binaen Ku­ba’­da bir müddet ikamet etmeye karar verdi.

Geceleri Medineli Müslümanların eşrafından oldukça yaşlı bir zât olan Gül­süm b. Hidm’in evinde kalan Efendimiz, gündüzleri ise Müslümanlarla konuş­mak, sohbet etmek için ashaptan bekâr bir zât olan Sa’d b. Hayse­me’­nin evine giderdi. Zaten, muhacirlerin bekârları da onun evinde kalırlardı. Bu sebeple evine “Dârü’l-Uzab [Bekârlar Evi] ” denirdi.[2]

Hz. Ali’nin Gelip Efendimize Kavuşması

Hz. Ali, Resûl-i Kibriya Efendimizin emriyle, Ku­reyşlilerin kendisine teslim ettikleri kıymetli eşya ve emanet­lerini sahiplerine iade etmek maksadıyla Mekke’de kalmıştı.

Hz. Ali, bu vazifeyi yerine getirmiş ve Efendimizin Mek­ke’den ayrılışından üç gün sonra da hareket etmişti. Resûl-i Kibriya Efendimiz henüz Kuba’da iken gelip kavuştu. Yürümekten ayakları şişmiş ve kabarmış idi. Pey­gam­be­ri­miz, onu gözyaşları arasında kucakladı ve ayağının iyileşmesi için dua edip eliyle meshetti. Cenab-ı Hak ânında şifa ihsan etti. Hz. Ali’nin ayaklarında ne ka­barmadan, ne de ağrı ve sızıdan eser kalmadı.[3]

KUBA MESCİDİ’NİN İNŞASI

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Amr b. Avfoğullarında on küsur gece misafir kal­dı. Bu müddet zarfında Kuba Mescidi’ni tesis etti ve bu mescit içinde namaz kıl­dı.

Efendimizin tesis ettikleri mescitten önce, Müslümanlardan bazıları kendi­le­ri için mescit inşa etmişlerse de, İslam cemaati için ilk olarak bina olunan mes­cit, işte bu Kuba Mescidi’dir.

Gülsüm b. Hidm Hazretlerinin, üzerinde hurma kuruttu­ğu arsasında bina edilen bu ulvî mâbedin inşasında, Resûl-i Kibriya Efendimiz bizzat çalıştı. Bir seferinde kucağına güçlükle kaldırılabilecek büyükçe bir taş almışlardı. Saha­benin biri yanına varıp, “Yâ Re­sû­lal­lah! Anam babam sana feda olsun! Elinde­kini bana ver” deyince, “Hayır vermem! Sen de başkasını al” buyurarak gayret ve faaliyetten büyük zevk aldığını ifade etmişti. Böylece ibadeti, takvâsı, sadâ­kati, metaneti, cesareti vesâir bütün güzel vasıflarda olduğu gibi gayret ve ça­lışkanlığı ile de sahabelere en güzel örnek oluyordu.

Kuba Mescidi

Kuba Mescidi

Onun bu gayret ve faaliyetini müşâhede eden Müslümanlar da, aşk ve şevk içinde bıkmadan usanmadan ve zerre kadar fütur eseri gösterme­den çalışıyor­lardı. Mescit ya­pılıp bitinceye kadar Peygamber Efendimiz, ça­lışmaktan bir an olsun geri dur­madı ve kendisi­ni sâir Müslü­manlardan farklı bir muameleye tâbi tutmadı.

Kuba Mescidi’nin Ehemmiyet ve Fazileti

Kuba Mescidi, Resûl-i Kibriya’nın hicreti ve özellikle Kuba köyüne ulaşma­sıyla başlayan nurani ve muazzam bir devrin mübarek bir âbidesidir. Bu se­bepledir ki Kur’an lisanıyla “Takvâ Mescidi” adı verilerek şerefli kılın­mış­tır. İl­gili ayet-i kerimede meâlen şöyle buyrulur:

“Muhakkak bu bir mescittir ki onun temeli Medine’ye hicretin ilk gününde takvâ üzere atılmıştır. Aziz Peygamberim! Bu mescit senin, içinde namaz kıl­mana daha lâyıktır. Bu mescitte son derece temizliği ve nezaheti seven bir ce­maat vardır. Allah da, çok temiz ve faziletli olanları sever!”[4]

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, hayatı müddetince her Cumartesi günü ya­ya veya binitli olarak bu mübarek mescidi ziyaret eder ve içinde namaz kı­lar­dı. Ayrıca mü’min­leri de teşvik ederek, tam bir temizlik ve nezahetle bu mü­barek mescitte namaz kılan kimse için bir umre sevabı olduğunu müjde­lerdi.

İslamî gelişmenin önündeki engellerin yavaş yavaş bertaraf olduğu, İs­lam’ın inkişaf ve teâliye başladığı bir dönemde inşa edilmiş olması, Kuba Mes­cidi’ne ayrı bir manâ ve ehemmiyet atfeder.

Suheyb b. Sinan’ın Kuba’ya Gelişi

Suheyb b. Sinan, müşriklerin eziyet ve işkencelerine maruz kalan kimsesiz Müslümanlardan biri idi. Medine’ye hicrete Efendimiz tarafından izin verildiği sırada bir türlü fırsatını bulup Mekke’den ayrılamamıştı.

Hz. Ali’nin hicret ettiğini görünce, o da Medine’ye hicret maksadıyla hazır­la­nıp yola çıkmıştı. Bunu gören Mekkelilerden bazıları arkasına düşüp yetişti­ler ve “Sen buraya fakir olarak geldin, yanımızda zengin oldun! Ken­dinle bir­lik­te bu bol serveti de alıp götürmek istiyorsun. Buna müsaade ede­meyiz!” de­miş­lerdi.

İmanından aldığı cesaretle, bu kahraman sahabe, hemen bineğinden inmiş, çantasındaki okları çıkarıp karşısında duran Ku­reyş topluluğuna, “Benim, içi­nizde en iyi ok atanlardan biri olduğumu bilirsiniz. Yanımdaki okların hepsini atar, onlar bi­terse kılıcımı çalarım! Bunlardan biri elimde bulunduğu müddetçe yanıma sizi yaklaştırmam!” diye hitap etmişti.

Müşrikler, bu kahramanca seslenişe cevap vermemişlerdi. Bu İslam kahra­manının kolay kolay teslim olmayacağını biliyorlardı. Bir tarafta kalbindeki Al­lah’a imanın verdiği hadsiz cesaretle duran Suheyb b. Sinan, diğer tarafta gö­nüllerine şirk ürkekliği hâkim birçok müşrik vardı.

Sonunda Suheyb, şu teklifte bulunmuştu:

“Size, bütün servetimin yerini gösterir, onu size bırakırsam, gitmeme müsa­ade eder misiniz?”

Gönülleri dünya malı sevgisiyle dolu müşrikler, “Evet…” demişlerdi.

Hz. Süheyb de onlara servetini bırakarak Allah yolunda dini ve imanını serbestçe yaşamak uğrunda hicretine devam etmişti.

Rebiülevvel ayının ortalarına doğru gelip Kuba’da Resûl-i Kibriya Efendi­mize kavuştu. Yolda gözü ağrımış, karnı ise son derece acıkmıştı. O sırada Efendimiz ve yanında bulunan Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’in önünde taze yap­raklı salkım halinde hurma vardı. Hz. Suheyb, hemen yaş hurmaları ye­me­ye başladı.

Hz. Ömer, “Yâ Re­sû­lal­lah! Suheyb’i görmüyor musun? Hem gözü ağrıyor, hem de yaş hurma yiyor!” dedi.

Resûl-i Ekrem, “Ey Suheyb! Hem gözün ağrıyor, hem de yaş hurma yiyor­sun!” buyurunca sahabe, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben, gözümün sağlam, ağrımayan ta­rafıyla yiyorum!” diye lâtif bir cevap vererek Efendimizi tebessüme getirdi.

Hz. Süheyb daha sonra, “Yâ Re­sû­lal­lah! Sen Mekke’­den çıktığın zaman müşrikler beni yakalayıp hapsettiler. Ben de servetimi vererek kendimi ve ai­le­mi satın aldım!” de­di.

Resûl-i Muhterem Efendimiz, “Suheyb kazandı! Su­heyb kazandı! Ebû Yah­ya! Satış kârlı çıktı! Satış kârlı çıktı”[5]buyurarak, bu kahraman sahabeyi müj­de­leyip sevin­dir­di.

Bunun üzerine şu ayet-i kerime nâzil oldu:

“İnsanlardan, Allah’ın rızasını kazanmak için canını se­ve seve feda edenler var! Allah ise, kullarına karşı çok şef­katlidir.”[6]

Kuba’dan Hareket

Server-i Enbiya Efendimiz, Kuba’da on küsur gece ika­met buyurduktan sonra bir Cuma günü Medine’ye doğru ha­reket etti. Kasvâ adındaki devesinin üzerinde idi. Peşinde Hz. Ebû Bekir, sağ ve solunda ise ana tarafından dayıları olan Neccaroğullarından silahlı yüz kişi ile birçok Medineli Müslüman yer al­mıştı.

Manzara, düşündürücü olduğu kadar da sevindirici ve ümit verici idi. Mek­ke’de yal­nızlıkla başbaşa bırakılmış bulunan Resûl-i Kib­riya’nın etrafını şimdi, içleri nur, dışları nur yüzlerce insan sarmıştı! Dillerinde tekbir, gönülle­rinde ise had­siz sürur vardı. Ken­dilerine dünya ve ahiret saadetinin kaynağı olan gerçek iman ve İslam’ı sunan bu şerefli zâtın yolunu günlerden beri sabır­sızlıkla bek­le­miş­lerdi. Şimdi ise ona kavuşmanın eşsiz sevincini duyarak, his­sederek yaşı­yor­lardı.

MEDİNE’DE İLK CUMA NAMAZI

Resûl-i Ekrem Efendimiz, yol esnasında sol tarafa yöne­lerek Sâlim b. Avfo­ğulları yurduna vardı. Ranuna mev­kii­ne geldiklerinde Cuma namazı vakti gir­di. Efendimiz, Ranuna vadisinin ortasındaki Cuma Mescidi’nin yerine indi ve burada Cuma namazı kıldı.

Bu, Peygamber Efendimizin Medine’de kıldığı ilk Cuma na­mazı idi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, burada arka arkaya iki hutbe irad buyurdu. İlk hutbesinde Allah’a hamd ve senâdan sonra meâlen Müslümanlara şöyle hitap etti:

“Ey insanlar! Sağlığınızda ahiretiniz için tedarik görünüz. Muhakkak bilir­siniz ki kıyamet gününde birinin başı­na vurulacak ve çobansız bıraktığı koyu­nundan sorulacak. Sonra Cenab-ı Hak, ona diyecek. Ama nasıl diyecek? Ter­cümanı yok, perdedarı yok. Bizzat diyecek ki: ‘Sana benim Resûlüm gelip de tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, sana lütuf ve ihsan ettim. Sen kendin için ne tedarik ettin?’ O kimse dahi sağına soluna bakacak, bir şey gör­me­ye­cek. Önüne bakacak, cehennemden başka bir şey görmeyecek! Öyle ise, her kim ki kendisini velev ki bir yarım hurmayla olsun ateşten kurtarabilecekse, hemen o hayrı işlesin. Onu da bulamazsa, bâri kelime-i tayyibe ile [güzel sözle] kendi­sini kurtarsın. Zira, onunla bir hayra on mislinden yedi yüz misline kadar sevab verilir. Allah’ın selam, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!”[7]

İkinci Hutbe

Resûl-i Kibriya, ikinci hutbesinde ise meâlen şöyle buyurdu:

“Allah’a hamdolsun. Allah’a hamdederim ve O’ndan yar­dım isterim. Ne­fis­le­rimizin şerlerinden ve kötü amelleri­miz­den Allah’a sığındık. Allah’ın hi­da­yet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın idlâl ettiğine de kimse hidayet ede­mez.

“Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. O, bir­dir, şeriki yoktur.

Cuma Mescidi

Cuma Mescidi

 “Kelâmın en güzeli Kelâmullah’tır. Kimin ki Allah, kalbini Kur’an’la süsler ve onu kâfir iken İslam’a dâhil eder, o da Kur’an’ı sâir sözlere tercih ederse, iş­te o kimse felâh bu­lur.

“Doğrusu, Kitabullah, kelâmların en güzeli ve en beliğidir. Allah’ın sevdi­ğini seviniz. Allah’ı can ve gönülden se­viniz. Allah’ın kelâmından ve zikrinden usan­mayınız. Ve Allah’ın kelâmından kalbinize kasavet gelmesin. Zira, Kelâ­mul­lah, her şeyin en güzelini, en iyisini ayırıp seçer. Amellerin hayırlısını ve kul­ların güzidesi olan peygamberleri ve kıssaların iyisini zikreder; helâl ve ha­ra­mı beyan eder. Artık. Allah’a ibadet ediniz ve O’na hiçbir şeyi şerik etme­yi­niz. O’ndan hakkıyla sakınınız.

“Hayırlı işler işleyiniz ve bu iyi işleri diliniz de teyit etsin.

“Allah’ın kelâmıyla birbirinizi seviniz. Muhakkak bilmelisiniz ki Allahü Teâlâ ahdini bozanlara gazap eder.

“Allah’ın selamı üzerinize olsun!”[8]

Akabe’deki bîatta Medineli Müslümanlar, Resûl-i Ekrem Efendimiz kendi bel­delerine geldiği zaman, her cihetle onu koruyacaklarına dair söz vermiş­ler­di.

Önce, Re­sûl-i Ekrem onların yur­duna gelip bir müddet Kuba’da ika­met bu­yur­duktan sonra, bu sefer bizzat Medine’ye girmek üzere bulunduğun­dan, ar­tık onların sözlerini yerine getirme vakti gelmiş demekti.

Bu sebeple Re­sû­lul­lah Efendimiz, ikinci hutbesinin sonunda Cenab-ı Hakk’ın, ahdini bozanlara gazap edeceğini be­yan etmekle sözlerine son veri­yor­du.


________________________________________________________________

[1] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 137; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 233.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 138; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 233.
[3] Halebî, İnsan, c. 2, s. 233.
[4] Tevbe, 108.
[5] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 227-229.
[6] Bakara, 207.
[7] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 146.
[8] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 147.

Medine’ye Giriş

Peygamber Efendimiz, Ranuna mevkiinde Cuma namazını kıldıktan sonra tekrar devesine bindi ve yularını boynuna doladı. Arkasında Hz. Ebû Bekir, et­ra­fında ise Neccaroğulları yiğitleri ile Medineli Müslümanlar yer alıyordu. Ki­mi yaya, kimi binekli olan Müslümanların sevinç ve tekbir getirişlerinden ade­ta yer gök inliyordu.

Fahr-i Âlem, devesinin üzerinde ağır ağır Medine içlerine doğru ilerliyordu. Sevinç dalgaları şehrin her tarafını sarmıştı. İslam’a merkez olma şerefine ere­cek bu kutsî şehir, sürurundan adeta çalkalanıyordu. Kâinatın Efendisini sîne­sine alışın, ona yurt ve hicret yeri olmanın sevincini yaşı­yordu.

Kadınlar, çocuklar, söyledikleri şiirlerle manzaraya bir başka tatlılık katı­yorlardı. Dillerinden düşmeyen mısralar şunlardı:

Veda yokuşundan doğdu dolunay bize…

Allah’a yalvaran oldukça şükretmek gerekir mes’ud hâlimize

Ey bize gönderilen Yüce Peygamber, sen,

İtaat etmemiz gereken bir emirle geldin bize![1]

Medine halkı, etrafa pırıl pırıl nurlar saçan Hz. Re­sû­lul­lah’ın mübarek yü­zünü görmek için sokaklara dökülmüştü. Çocuklar bayramlıklarını giymişler, neşe ve sevinç içinde oynuyorlardı.

Evlerinin damından kadınlar, yollarda erkekler, ona “Hoş geldin!” diyor­lardı: “Muhammed geldi! Yâ Muhammed, Yâ Re­sû­lal­lah! Yâ Muhammed, Yâ Re­sû­lal­lah!”[2]

Bu kalbî ve duygulu tezahürat arasında Peygamber Efen­dimiz tevâzu ve vakarı birleştiren müstesna bir eda için­de Kasvâ’nın üstünde yoluna devam ediyordu.

Medinelilerin Daveti

Resûl-i Kibriya Efendimiz ilerlerken, önünden geçtiği her evin sahibi, ken­disini evinde misafir etme şerefine nâil olmak istiyor ve devesinin yularını tu­tup, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bize buyurun!” diyordu.

Efendimiz ise, mübarek tebessümleri arasında, “Hayra erin! Deveye yol ve­rin; ona, gideceği yer buyrulmuştur” diye cevap veriyordu. O mübarek hayvan da, sağa ve sola bakarak kendiliğinden gidiyordu.

Kasvâ Çöküyor!

Yuları boynuna dolanmış Kasvâ, ilerleyerek Mâlik b. Neccaroğullarına âit ev­lerin yanına kadar gitti ve oradaki boş bir arsaya çöktü.

Peygamber Efendimiz, üzerinden hemen inmedi. Deve, az sonra ayağa kalktı, biraz ilerledikten sonra birdenbire geriye döndü ve ilk çöktüğü yere gel­di. Oraya tekrar çöktü ve artık kalkmadı. Boynunu ve göğsünü yere uzata­rak tatlı tatlı böğürmeye ve sağa sola deprenmeye başladı.

Dikkatler Kasvâ’nın üzerine çevrilmişti: Resûl-i Ekrem, onun çöktüğü yere mi misafir olacaktı, yoksa başka bir yere mi? Henüz kimsenin bu hususta bil­gisi yoktu.

O sırada Neccaroğullarının mini mini masum kız çocukları, defler çalarak Sevgili Efendimize şöyle “hoşâ­me­dî” ediyorlardı:

“Biz, Neccaroğulları kızlarıyız.

Muhammed’in akrabalığı, komşuluğu ne hoştur!”[3]

Resûl-i Ekrem, bu masum yavruların samimi duygu ve sevinçlerini gülüm­seyerek karşıladı ve “Beni seviyor musunuz?” diye sordu.

Hep bir ağızdan, “Evet, seni seviyoruz yâ Re­sû­lal­lah!” de­diler.

Kâinatın Efendisi ise, “Allah biliyor ki ben de sizi seviyorum! Vallahi, ben de sizi seviyorum! Vallahi, ben de sizi seviyorum! Vallahi, ben de sizi seviyo­rum!” buyurdu.

Medineli Müslümanlardan her biri, Fahr-i Âlem Efendimizin, hânesine şeref vermesini can-ü gönülden istiyordu. Hatta bir ara Kasvâ çöktüğü zaman, Ceb­bâr b. Sahr, kaldırmak için ayağıyla ona vurdu. Bunu fark eden Hz. Ebû Eyyûb el-Ensarî hiddete gelerek, “Ey Cebbar! Sen, benim evimin önünden kaldırmak için ona vurdun. Re­sû­lul­lah’ı hak dinle gönderen Allah’a yemin ederim ki İs­la­mi­yet mani olmasaydı sana kılıçla vururdum!” demekten kendini alama­mıştı.

Pey­gam­be­ri­miz, Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin Evini Şereflendiriyor!

Kasvâ, ikinci sefer çöküp yerinden kalkmayınca Peygamber Efendimiz, “İn­şallah menzilimiz burasıdır” buyurarak indi.

Böylece, İslam ve cihan tarihinin kaydettiği en parlak hadiselerden biri olan Hicret-i Muhammediye (a.s.m.), bu inişle sona eriyordu.

Müslümanlar, merak ve heyecan içinde bekliyorlardı. Acaba kâinatın me­dar-ı iftiharı olan Resûl-i Kibriya, kimin evini şereflendirecekti? Hepsinin göz ve gönüllerinde sevinç dalga dalga idi. Bu sevince, Kâinatın Efendisini evle­rin­de misafir etmek hadsiz şerefini de katmak istiyorlardı.

Peygamber Efendimiz, etrafını saranlara, “Akrabalarımızdan hangisinin evi buraya daha yakındır?” diye sordu.

Neccaroğullarından Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretleri, se­vinç ve heyecanla or­taya atıldı. “Yâ Nebiyyallah! Benim evim daha yakındır! İşte, şu evim, şu da ka­pısı” diyerek gösterdi. Sonra da, “Müsaade buyurursanız, devenizin üze­rin­de­kileri oraya taşıyayım” dedi; Kasvâ’nın yükünü indirip palanını soydu ve evi­ne taşıdı.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz de, “Kişi, bineğinin ve ağırlığının ya­nında bulunur” buyurdu ve Ebû Ey­yûb el-Ensarî’ye, “Git, bizi kabul için yer ha­zırla!” diye em­retti.[4]

Bu esnada Medineli Müslümanların ileri gelenlerinden olan Esa’­d b. Zürâre Hazretleri de, teberrüken Kasvâ’yı alıp kendi evine götürdü.

Hz. Eyyûb el-Ensarî, derhal gidip evini hazırladı ve gelip Efendimize, “Yâ Re­sû­lal­lah! İkinize de yer hazırladım. Al­lah’ın bereketiyle ikiniz de yerinize buyurunuz” dedi.[5]

Sevgi tezahürleri arasında Resûl-ü Ekrem Efendimiz de kal­kıp Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin hânesine gitti. Böylece, Kâinatın Efendisini ağırlama eş­siz şerefi bu aziz sahabeye nasip oluyordu!

Fahr-i Âlem Efendimizin, Medine’ye teşrifiyle, vatanlarından ayrı düşüp de gönülleri mahzun olan muhacirlere taze can geldi, ensarın yüzü ve gönlü sü­rura gark oldu. Medine ise sevinçten çalkalandı ve adeta bir bayram havasına büründü.

Ashab-ı kiramdan Bera b. Azib, o müstesna gündeki sevinç ve heyecanı şu cümlelerle anlatmak ister:

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Medine’ye gelince, Medinelilerin, onun gelişine sevin­dikleri kadar hiçbir şeye öylesine sevindiklerini görmedim! Kadınların, çocuk­ların, ‘İşte, Re­sû­lul­lah geldi. İşte, Muhammed (a.s.m.) geldi!’ diyerek sevinçten coştuklarını müşâhede ettim.”[6]

O zaman henüz bir çocuk olan ensardan Enes b. Mâlik ise, şu sözlerle o gü­nün azamet ve parlaklığını nazara ver­mek ister:

“Ben, Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.), Medine’ye girdiği günden daha güzel, daha parlak ve daha azametli hiçbir gün görmedim!”[7]

Ebû Eyyûb el-Ensarî Der ki…

Mihmandar-ı Fahr-i Âlem Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretleri der ki:

“Re­sû­lul­lah, evime şeref verdiği zaman, alt kata inmişti. Ben ve zevcem Üm­mü Eyyûb ise, yukarı katta bulunuyor­duk.

“‘Anam babam, sana feda olsun Yâ Re­sû­lal­lah! Ben, be­nim yukarıda ol­ma­mı, senin ise altta bulunmanı hoş gör­müyorum. Bu durum bana çok ağır geli­yor. Sen yukarı çık, orada bulun! Biz de aşağı inelim, orada oturalım’ de­dim.

“Re­sû­lul­lah, ‘Yâ Ebâ Eyyûb! Evin alt katında bulunma­mız, bize daha uygun ve münasiptir’ dedi ve alt katta otur­du. Biz de meskende onun üstünde bulu­nuyorduk. O sıra­da, içinde su bulunan testimiz kırıldı. Re­sû­lul­lah’ın üzerine damlayıp onu rahatsız etmesinden korkarak, zevcem­le tek örtüneceğimiz ka­dife yorganımızı hemen suyun üze­rine bastırdık.”[8]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, fazla ziyaretçi geleceği ve onlarla rahat görüşüp konuşabilme düşüncesiyle alt katta kalmayı münasip görmüştü.

Ancak büyük iman sahibi Hz. Ebû Eyyûb ve zevcesinin gönlü bir türlü ra­hat etmiyordu. “Fahr-i Âlem alt katta, bizler üst katta! Bu nasıl olur?” diye dü­şünüyor ve bundan son derece sıkılıyorlardı.

Hz. Ebû Eyyûb, bir gece uyandı ve bu duygunun tesiriy­le bir türlü uyuya­madı. Ufak tefek eşyalarını evin başka tarafına taşıdılar ve orada uykusuz sa­bahladılar.

Sabah olunca, Hz. Ebû Eyyûb, olanları Efendimize anlattı. Peygamber Efen­di­miz yine “Aşağısı bana daha uygundur” dedi.

Fakat büyük sahabe buna daha fazla tahammül edemedi ve “Yâ Nebiyyal­lah! Ben yukarıda, siz aşağıda olmaz!” dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz üst kata, Ebû Eyyûb ve zevcesi Ümmü Eyyûb ise alt kata taşındılar.[9]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin mütevazı evinde tam yedi ay ikamet buyurdu. Bu zaman zarfında Medineli Müslüman­lar (ensar), bu eve yemekler taşımada ve Efendimizin ihtiyaçlarını yerine getir­mede birbirleriyle adeta yarışırlardı.

Resûl-i Ekrem’in Soğan ve Sarımsak Kokusundan Hoşlanmaması

Hz. Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin evine yerleşen Fahr-i Âlem Efendimize, Medi­neli Müslümanlar her gün muntaza­man yemek getirirlerdi.

Hz. Ebû Eyyûb ve ailesi ise, devamlı akşam yemeklerini hazırlar­lardı. Ha­zır­ladıkları yemeklerden geri kalanını ise teberrüken yerlerdi.

Yine bir gece, soğanlı veya sarımsaklı bir yemek yapıp gönder­mişlerdi.

Re­sû­lul­lah yemeği geri çevirdi!

Ebû Eyyûb (r.a.), yemekte Re­sû­lul­lah’ın parmaklarının izini görmeyince feryat ederek yanına gitti ve “Yâ Re­sû­lal­lah! Anam babam sana feda olsun! Sen akşam yemeğini ge­ri çevirdin!” dedi.

Re­sû­lul­lah, “O sebzede bir koku hissettim, ondan yeme­dim. Ben, arkadaşım Cebrail’i rahatsız etmek istemem!” buyurdu ve ilave etti: “İnsanı rahatsız eden şeyden, me­lekler de rahatsız olurlar.”

Bunun üzerine Ebû Eyyûb, “Yâ Re­sû­lal­lah! Yoksa o ye­mek haram mıdır?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Hayır! Fakat ben kokusundan dolayı ondan hoş­lanmadım”[10]buyurdu.

Ebû Eyyûb Hazretleri de, “Senin hoşlanmadığın şeyden ben de hoşlan­mam!” dedi.[11]

Mucizeli Bir Yemek Ziyafeti

Resûl-i Kibriya Efendimizin, Hz. Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin evinde kaldığı sı­ra­daydı.

Hz. Ebû Eyyûb, Nebiyy-i Muhterem Efendimizle Hz. Ebû Bekir es-Sıddık’a kâfi gelecek iki kişilik yemek yapıp ge­tir­mişti.

Peygamber Efendimiz ona, “Git, ensarın eşrafından ba­na otuz kişi çağır!” diye emretti.

Hz. Ebû Eyyûb emri yerine getirdi. Otuz kişi gelip yediler.

Sonra yine ferman etti: “Altmış kişi daha çağır!”

Hz. Ebû Eyyûb, altmış kişi daha davet etti. Onlar da gelip yediler.

Efendimiz sonra tekrar, “Yetmiş kişi daha çağır!” diye fer­man etti.

Hz. Ebû Eyyûb bu emri de yerine getirdi. Yetmiş kişi daha gelip yediler.

Ve Hz. Eyyûb der ki:

“Kaplarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mucize karşısında İslamiyete girip bîat ettiler. O iki kişi için yaptığım yemeğimden yüz seksen adam ye­di!”[12]

Bu, Resûl-i Kibriya Efendimizin, mucizeli bir yemek ziyafetiydi. Berekete dair olan bu mucizeler gösteriyor ki “Muhammed-i Arabî (a.s.m.), umuma rızık veren ve rı­zık­ları halkeden bir Zât-ı Rahîm ve Kerim’in sevgili memuru­dur, pek hürmetli bir abdidir ki rızkın envaında, hilâf-ı âdet olarak, ona hiçten ve sırf gaybtan ziyafetler gönderiyor.”[13]

HİCRÎ TARİH

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Medine’ye hicret ettiklerinde, Müslümanların kullandıkları kendilerine mahsus bir tarihleri yoktu. Bunun üzerine Efendimi­zin hicretini başlangıç kabul ederek, “Re­sû­lul­lah’ın gelişinden bir ay, iki ay sonra…” diye hicrî tarih kullanmaya başladılar.

Hz. Resûl-i Ekrem’in dar-ı bekaya irtihaline kadar da bu suretle kullanıldı. Fa­kat sonra kesildi, kullanılmadı. Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti zamanı ile Hz. Ömer’in hilâfetinin dört senesi böyle geçti. Sonra resmî muameleler ve me­denî münâsebetlerin vakitlerini belli etmeye ve tayinine ciddi gerek duyuldu.

Bunun üzerine Hz. Ömer ashabı topladı, onlarla istişare etti.

Sa’d b. Ebî Vakkas Hazretleri, Pey­gam­be­ri­mizin vefatı za­manının esas alın­masını; Talha b. Ubeydullah Hazretleri, Efendimizin peygamber olarak gön­de­riliş tarihini; Hz. Ali, Resûl-i Kibriya’nın Medine’ye hicretlerini; başka­ları ise, Efendimizin doğum gününün tarihe başlangıç olarak kabul edilmesini teklif et­tiler.

Hicret’in on yedinci veya on altıncı yılında toplanan bu şûranın müzâkere­leri neticesinde, Hz. Ali’nin teklifi üzerine ittifak edildi. Ancak hangi ayın baş­lan­gıç olarak kabul edileceği hususunda bir mutabakata varılmadı. Abdurrah­man b. Avf Hazretleri, “haram aylar”ın ilki olduğu için Receb’i; Talha b. Ubey­dullah, Müslümanların mübarek ayıdır diye Rama­zan’ı; Hz. Ali (r.a.) ise, sene başıdır diye Muharrem’i baş­langıç olarak teklif etti. Bu hususta da yine Hz. Ali’nin tek­lifi kabul edildi.

Böylece, kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç ka­bul edilerek, Müslü­manlar kendilerine mahsus bir takvim tanzim etmiş oldular.[14]


_____________________________________________________________

[1] Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 58.
[2] Müslim, Sahih, c. 8, s. 236; Taberî, Tarih, c. 2, s. 248.
[3] İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 612.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 235; Buharî, Sahih, c. 2, s. 335.
[5] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 236; Buharî, a.g.e., c. 2, s. 335.
[6] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 234; Buharî, a.g.e., c. 2, s. 337.
[7] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 234.
[8] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 143-144.
[9] Müslim, Sahih, c. 6, s. 127.
[10] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 144.
[11] Müslim, Sahih, c. 6, s. 126-127.
[12] Kadı İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 563; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 117.
[13] Bediüzzaman Said Nursî, a.g.e., s. 123.
[14] ez-Zebidî, Tecrid-i Sarih, Terc., c. 10, s. 120-121

Mekke Devrinin Bir Hülâsası

Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine’ye hicretleriyle, on üç senelik Mekke devri geride kalmış oluyordu. İslam tebliğ tarihinde mühim bir yer işgal eden bu devreyi burada tekrar özetlemek, hususan Pey­gamber Efendimizin bu dev­redeki tebligatını bir kere daha nazara vermekte birçok fayda vardır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Milâdî 610 yılında Cenab-ı Hak tarafından pey­gam­ber olarak vazifelendirildiği zaman, o günün Arap cemiyeti bütün dün­yay­la birlikte tarihi­nin en karanlık ve vahşetli devrini yaşıyordu. İçinde bulun­du­ğu cemiyeti ve bütün insanlığı bu zulmet ve vahşetten kurtarma vazifesi ise Efendimizin omuzuna tevdi edili­yordu.

Onu peygamber olarak gönderen Cenab-ı Hak, aynı zamanda İslam’ı neş­retme ve yaşayıp yaşatma vazifesinde nasıl hareket etmesi gerektiğini de bildi­riyordu. Peygamber Efendimiz de bu emirlere göre hareket tarzını tayin ve tespit ediyordu.

Hayata her yönüyle yepyeni bir düzen ve şekil vermeye müteveccih bir teb­ligatın pek kolay olmayacağı muhakkaktı. Hele o zamanın vahşî âdetlerine son derece mutaassıp ve inatçı Arap cemiyeti içinde bu işin daha da güç olaca­ğın­da şüphe yoktu.

İçinde yaşadığı cemiyetin hususîyetlerini, mizaç ve efkârını çok iyi bilen Re­sûl-i Ekrem Efendimiz, bu sebeple peygamberlikle vazifelendirilir vazifelendi­rilmez ortaya atı­lıp açıktan davete girişmedi; peygamberliğini ve İslam di­nini açıktan ilan etmedi. Bunun yapılabilmesi için zama­na ihtiyaç olduğu kadar, lehte de bazı şartların doğma­sı gerekiyordu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, iman ve İslam’a davete ilk ön­ce en yakınlarından başladı. İlk defa davasını zevcesi Hz. Hatice-i Kübra’ya anlattı. Hz. Hatice, onun peygamberliğini tasdik ederek derhal Müslüman oldu. Daha sonra yine en yakını olan ve dört beş yaşlarından beri yanında ve terbiyesinde bulunan Hz. Ali’yi İslam’a davet etti. O da İslam’la müşerref oldu. Bundan sonra ailesi dı­şında en çok güvendiği kimselere iman ve İslam’ı anlattı. Bunların başında Hz. Ebû Bekir geliyordu. Hz. Ebû Bekir vasıtasıyla da birçok kimse İslam’a gir­di.

Gizli davet devresinde Peygamber Efendimiz bizzat son derece tedbirli ve ihtiyatlı davrandığı gibi, ilk Müslümanlara da aynı tedbir ve ihtiyatı göster­melerini ısrarla tavsiye ediyordu. Ebû Zerr-i Gıfarî Müslüman olduğu zaman, ona tavsiyesi şu olmuştu:

“Yâ Ebâ Zerr! Sen şimdi bu işi gizli tut ve memleketine dön git! İşi açığa vurduğumuzu haber aldığın zaman gel!”[1]

Efendimizin bu tavsiyesindeki hikmet ve sebebi, imanından gelen coşkun­lukla bir anda düşünemeyen Ebû Zerr, henüz zamanı değilken, Mescid-i Ha­ram’a gidip açık­tan açığa Müslümanlığını ilan ederken, müşriklerin öl­dürücü darbelerinden ancak Hz. Abbas’ın yardımıyla kur­tulabilmişti.[2]

Hz. Re­sû­lul­lah, tam üç sene böyle gizlice tebligatına de­vam etti. Bu zaman zarfında, safında yer alanların sayısı ancak otuz kadardı.

Bu devre, “En yakın akrabalarını ahiret azabıyla korkut!”[3]me­â­li­ndeki ayet-i kerimenin nâzil olmasıyla sona erdi. Bundan sonra Efendimiz, emr-i İlâ­hî gereğince en yakın akrabalarını İslam ve imana davet etmeye başladı. Önce, Ab­dül­mut­ta­liboğullarını bir araya toplayıp onlara davasını anlattı.

Bundan sonra tebliğ dairesini biraz daha genişletti ve ilk defa Safâ te­pe­sin­den Mekkelilere seslendi. Onları Allah’­ın birliğine imana ve peygamberli­ğini tasdike davet etti. Bu davete icabet edenler çıkmadığı gibi, üstelik Ebû Leheb, işi daha da ileriye götürerek Efendimize hakarete yel­tendi. Fakat Pey­gamber Efendimiz, iman ve İslam’ı anlatmaktan, insanları Allah’ın birliğine imana ve ri­sâ­le­ti­ni tasdike davete ara vermeden bütün gayretiyle devam etti.

Cenab-ı Hak, indirdiği ayet-i kerimelerle, İslam’ı neşretme ve yaşayıp ya­şat­ma vazifesinde Pey­gam­be­ri­mizin hareket tarzını da tespit ediyordu.

Mekke’de nâzil olan ayetlerin özellikle iki ana hedefi vardı: 1) Allah’ın var­lık ve birliğine, 2) Ba’se, yani öldükten sonra tekrar dirilmeye imanı akıl, kalp ve ruhlara nak­şetmek…

Peygamber Efendimiz de, mesaisini bu iki ana hedef üzerine teksif etmişti. İnsanları Allah’ın varlık ve birliğine imana davet ediyor, onlara öldükten sonra tekrar dirileceklerini ve kabirden sonra yeni bir hayatın başlayacağını ha­ber veriyordu.

Bunlardan başka da, Pey­gam­be­ri­mizin karşı karşıya bulunduğu ve hallet­mesi gerekli meseleler vardı. Fakat en önemlisi bunlardı. Bunlar halledilme­dikçe, halkın zihninde, kalp ve ruhunda bu iki muazzam mesele tespit edilme­dik­çe diğer içtimaî meselelerin halli de mümkün değildi. Nitekim o, bilâhare bu meseleleri teker teker halletmek yo­lunu tuttu ve bunda muvaffak da oldu.

Pey­gam­be­ri­miz, her şeyden önce Allah’tan aldığı emir gereği bütün enerji­sini, cemiyetin esasında noksan bulunan temel anlayışı tesis etmeye, bütün in­sanlığı Allah’a imana ve O’na mutlak itaate hasretti. Çünkü şirk inancını ka­fa­lardan sökmedikçe hak ve hakikati kalplere yerleştirmek mümkün değildi. Bu temelde bozukluk olunca hiçbir İslam davası muvaffak olamazdı.

Bunun içindir ki Hz. Resûl-i Ekrem, insanlığın en asil hissiyatına ve ahlâk duygusuna hitap ederek, bu kâinatın yegâne Hâlık ve Mâlik’inin Allah oldu­ğunu telkinle işe başladı. O’nun iradesinden başka itaat edilecek, önünde baş eğilecek hiçbir kuvvet ve kudret bulunmadığını ortaya koydu. Bunu tebliğ ederken de davasından tâviz vererek hemen bir muhit hazırlamak veyahut hâ­kim bir kuvvete dayanmak gibi bir şeye lüzum hissetmedi. Doğrudan doğruya insanlığa “tevhid” inancını sundu. “‘Lâ ilâhe illallah’ deyiniz, kurtulunuz” di­ye insanlığa hitap etti.

Resûl-i Ekrem Efendimizin bu daveti, haliyle cemiyete hâkim du­rumda bulunan kuvvetli, zengin ve nüfuzlu kimselerin işine gelmedi. Dünyanın zâhi­ren tatlı, fakat mânen zehirli bir bal hükmünde olan gayrimeşru lezzetlerinden vazgeçmek is­temiyorlardı. Açıkçası, menfaatlerinin devamını, eski yaşayışları­nın idamesinde görüyorlardı. Bu sebeple Efendimize muhalefete başladılar.

Önceleri, Peygamber Efendimizi cemiyetten tecrid etmek, kendi başına bı­rakmak, anlattıklarını ciddiye almamak ve onunla istihza etmek yoluna gittiler. Ne var ki onun telkin ettiği muazzam hakikatlerin etrafındaki mü’­min­ler hal­kası günden güne genişliyordu. Bunu görünce telâşlandılar. Bu sefer taktik de­ğiştirdiler. Aleyhte propagandaya başladılar. Türlü türlü iftira ve isnatlara kal­kıştılar. Resûl-i Ekrem Efendimize “sâhir, kâhin, şâir” dediler. Fakat bunların hiçbirisi tutmadı. Bu iftira ve isnatlarına rağmen hak ve hakikate inanmışların saflarının sıklaştığını gördüler.

Bu sefer açık ve tecavüzkâr hareketlere teşebbüs ettiler. Peygamber Efendi­mizle Müslümanları Kâbe’de namaz kıl­mak­tan menediyorlar; üzerlerine mur­dar şeyler atıyor; na­maz kılacakları, oturacakları yerlere ve gidip geldikleri yol­lara dikenler saçıyorlardı. Zayıf, fakir ve kimsesiz Müslümanları zulüm, iş­ken­ce altında inletiyorlardı. Bazıları bu işkenceler altında can vererek yüce şe­hâ­det mertebesine ulaşıyordu.

Bu duruma tahammül etmek oldukça zordu. Üstelik Müslümanlar sayıca az, kuvvetçe zayıf bulunuyorlardı. Bu sebeple yapılan eziyet ve hakaretlere kar­şı koyma durumuna da giremiyorlardı. Böyle bir durum, yok olmalarını ne­tice verebilirdi.

Bütün bu zorluklara ve her türlü aleyhteki şartlara rağmen Hz. Re­sû­lul­lah, durmadan dinlenmeden İslam dini­ni tebliğ ediyordu. Sâir Müslümanlar gibi o da müşriklerin eziyet, işkence ve hakaretlerine maruz kalıyordu. Fakat bu­na rağ­men Allah’tan aldığı emir gereği sabrediyor ve davasını tebliğden asla vaz­geç­miyordu.

Cenab-ı Hak, işkence, eziyet ve hakaretlerin her türlüsüne maruz kalan Müslümanlara, gönderdiği ayet-i kerime­lerle devamlı sabrı tavsiye ediyordu. Mesela, ilk nâzil olan surelerden biri, Asr Suresi’dir. Bu surede “birbirlerine hak ve hakikatle birlikte sabrı da tav­siye edenler” övülür.

Bazen Cenab-ı Hak, doğrudan doğruya Resûl-i Kibriya Efen­dimize sabrı emir ve tavsiye ediyordu: “(Ey Habi­bim!) Sen, şimdi sabret! Şüphe yok ki Al­lah’ın vaadi mutlaka tahakkuk edecektir! Sakın, ahirete imanı olmayanlar (se­ni sabırsızlıkla) hafifliğe götürmesinler.”[4]

Bir başka ayet-i kerimede, Efendimize şöyle hitap ediliyordu:

“(Ey Resûlüm!) Sen şimdilik (o kâfirlerin eziyetlerine karşı) güzel bir sabırla mukabele et.”[5]

Bütün bu emirler gereği, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Mekke devrinde kendi­sine yapılan haksız muamelelere ay­nıyla cevap vermediği, mukabele-i bilmisil­de bulunmadığı gibi, mü’minle­re de uğradıkları eziyetlerden dolayı fevrî ha­reket etmemelerini ve herhangi bir maddî mukabeleye girişmemelerini emir ve tavsiye ediyordu. Bunun en açık bir misâli, Yasir ailesine yap­tığı tavsi­yedir.

Bir gün, Yasir ailesine toptan işkence ediliyordu. O sırada Efendimiz, onları görünce, “Sabredin ey Yasir ailesi! Sizin mükâfatınız cennettir”[6]demişti. Yine bir gün, uğradığı eziyet ve işkencelerden adeta bunalan Habbâb b. Eret (r.a.), kendisine şikayette bulunduğunda, Efendimiz şu cevabı vermişti:

“Sizden önce yaşayanlar arasında öyleleri vardır ki bazılarının vücutları ke­miklerine kadar demir taraklarla tarandığı, bazılarının gövdeleri başlarının or­ta­sından testerelerle ikiye bölündüğü halde, bu yapılanlara yine de sabretti­ler, imanlarından vazgeçmediler. Allah, muhakkak, İslamiyeti tamamlayacak ve üstün kılacaktır! Öyle ki hayvanına binip San’a’dan Hadramut’a kadar tek ba­şına giden bir kimse Allah’tan başkasından korkmayacak, koyunları hak­kında da kurt saldırmasından başka hiçbir kor­ku duymayacaktır. Fakat siz acele edi­yorsunuz!”[7]

Yine İkinci Akabe Biatı sırasında Medineli Müslümanlardan biri, “Yâ Re­sû­lal­lah! İstersen, yarın sabah kılıcımızı sıyırır, Mina’da bulunan halkın üzerine yürürüz!” dediği zaman Peygamber Efendimiz, “Hayır! Bize, henüz bu şekilde hareket etmemiz emro­lun­ma­dı” cevabını vermişti.

Görülüyor ki Peygamber Efendimiz ve Müslümanların Mekke devrinde en büyük silahları her şeye rağmen “sabır”dı. Nitekim bu sabrın müspet neticeleri kısa zamanda görüldü. İşkenceye uğrayan Müslümanlar lehinde müspet bir hava uyandı. Bu havanın tesiriyle Müslümanlar safında yer alanlar bile oldu. Hz. Hamza, böyle bir durum sonunda İslam’la şereflenmişti.

Bir gün Ebû Cehil ve birkaç müşriğin, Pey­gam­be­ri­mize hakaret ettiğini duy­muştu. Son derece hiddete gelmiş ve doğruca Kâbe’nin yanında bir toplu­luk içinde oturan Ebû Cehil’in yanına vararak, yayını kaldırıp şiddetle başına çalmış, başını yarmış ve “Sen misin ona sövüp sayan? İşte, ben de onun dinin­deyim! Onun söylediklerini söylüyorum. Kendine güveniyorsan, ona yaptıkla­rını bana da yap, göreyim!” demişti. Sonra, Pey­gam­be­ri­mizin yanına varmış ve Müslüman olmuştu.[8]

Müşrikler bir ara Müslümanlar üzerindeki baskı ve işken­celerini öylesine artırdılar ki Peygamber Efendimiz, Mekke’nin münasip bir yerinde ibadetlerini rahatça yapabilecek ve İslamiyeti serbestçe yayabilecek bir yer bulmak zo­runda kaldı. Bunun için Erkâm b. Ebî’l-Erkâm’ın evini merkez yaparak hizme­tine burada devam etti. Burada birçok kimse Müslüman oldu.

Peygamber Efendimizin herşeye rağmen davasını anlatmaktan vazgeçme­diğini gören müşrik ileri gelenleri, bu sefer amcası Ebû Tâlib vasıtasıyla işi hal­letme yoluna gitmek istediler. Ona başvurarak, “Yâ Ebâ Tâlib! Kardeşinin oğ­lunu ya bu davasından vazgeçir, bizim ilâhlarımızı kötüle­mesin ya da onunla aramızdan çekil!” dediler. Ebû Tâlib durumu anlatınca Kâinatın Efendisi şu ce­vabı verdi:

“Amca! Vallahi, bu işi bırakmak için Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol elime koyacak olsalar, ben yine onu bırakmam! Ya Allah Teâlâ onu bütün cihana ya­yar, vazifem biter ya da bu yolda ölür, giderim!”[9]

Müşrikler, artık Resûl-i Kibriya Efendimizi tehditlerle, baskı ve zorla dava­sından vazgeçiremeyeceklerini kesinlikle anlamışlardı. Yine taktik değiştirdi­ler. Efendimize, mal mülk, servet, makam ve reislik teklif ettiler. Fakat Re­sû­lul­lah’ın bunların hiçbirine iltifat etmediğini ve aynı hızla İslamiyeti anlatmaya devam ettiğini gördüler.

Resûl-i Ekrem ve Müslümanların, başından beri müşriklerin eziyet, hakaret, işkence ve suikastlerine sabırla mukabele ettiklerini belirtmiştik. Ne var ki sab­rın da bir hududu vardı. Müslümanlara revâ görülen eziyet ve işkenceler de artık sabır hududunu aşma rad­desine gelmişti. Bu sebeple Resûl-i Ekrem Efen­dimiz, Habeşistan’a hicret etmelerini tavsiye buyurdu: “Habeşistan’a gi­din; zi­ra, orada çok âdil bir hükümdar var. Onun yanında kimseye zulmedil­mez. Orası adâlet ve doğruluk diyarıdır. Allah bu du­rumdan bir çıkış yolu ya­ra­tın­caya kadar orada kalın!”[10]

Bunun üzerine dinlerini yaşamak ve neşredebilmek gayesiyle, Müslümanlar iki kafile halinde Habeşistan’a hicret ettiler. Her zaman olduğu gibi, bu saf­hada da Peygamber Efendimiz, kemmiyetten ziyade keyfiyete, tâbiri câizse va­sıflı ve nüfuzlu kimseler kazanmaya daha çok ehemmiyet veriyordu: “Allahım! Bu dini Ömer İbni Hattab veya Amr b. Hişam’la [Ebû Cehil] kuvvetlendir” dua­ları, bunun açık bir misâlidir.

İçinde bulundukları cemiyetin ileri gelenlerinden olan Ömer b. Hattab da, Ebû Cehil de İslamiyetin en şiddetli düşmanı, Peygamber Efendimizin en ateşli muarızı idiler. Bu ikisinden birinin Müslüman olması demek, İslam davası önündeki engellerin büyük ölçüde ortadan kalkması demekti. Nitekim bu du­adan kısa zaman sonra Hz. Ömer, Müslümanlar safında yer alınca, İslamiyetin ilan ve kuvvet bulmasına vesile oldu. Müşrikler, Müslümanlar üzerinde­ki bas­kı ve işkencelerini bir derece gevşetme mecburiyetinde kal­dı­lar. Müslü­manlar da, artık kenarda köşede saklanmaya, ibadetlerini korku içinde gizli gizli yap­maya lüzum hissetmemeye başladılar.

Aradan bir müddet geçtikten sonra, Efendimizi himâyesinde bulunduran amcası Ebû Tâlib’in vefatını, müşrikler fırsat bildiler. Tecavüzlerini kat kat ar­tır­dılar. Hz. Re­sû­lul­lah’ın durumu, aleyhinde artan bu gayretler netice­sinde son derece müşkîl bir hal almıştı. Evinden nâdiren çıkar olmuştu. Bu vaziyet karşısında dini neş­retmek için, Mekke’den daha emin bir yer temin etmek maksadıyla Taif’e gitti. Ne var ki buradaki bütün temaslarına rağmen istediği zemini bulamadı. Davetine icabet etmeyen Taifliler, üstelik onu taşladılar, kan revan içinde bıraktılar. Buna rağmen, âlemlere rahmet olarak gönderilen Pey­gamber Efendimiz, onlara beddua etmedi ve “Rabbimden iste­diğim, müşrikle­rin sulbünden bu dine hizmet edecek kimseler halketmesidir” diye niyazda bulundu.

Peygamber Efendimizin Mekke’de, İslam’ın ilk senelerinde göze çarpan mühim diğer bir hareketi, her yıl hac mevsiminde Mekke’ye gelen kabilelerle gizlice görüşerek, onlara Kur’an okuması ve İslam dininin esaslarını telkin et­mesi idi. Kabileler arasında dolaşması esnasında da Ku­reyş­li müşrikler yine peşini bırakmayarak türlü türlü iftira ve isnatlarla halkı onu dinlemekten vaz­geçirmeye çalışıyorlardı.

Fakat onların bütün bu gayretleri boşa çıktı. Re­sû­lul­lah’ın gönüllerin fet­hiy­le büyüyen davası gittikçe yayılıp Mekke’nin dışına taştı ve ve Medine ufuk­la­rında parlamaya başladı.

Hicretle de Müslümanlar için yepyeni bir devir başlamış oldu.




______________________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 4, s. 214-219; Müslim, Sahih, c. 7, s. 156.
[2] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 219.
[3] Şuarâ, 214.
[4] Rum, 60.
[5] Mearic, 5.
[6] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 342.
[7] Buharî, Sahih, c. 2, s. 321.
[8] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 311-312; İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 9-12.
[9] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 244-245; Süheylî, Ravdü’l-Ünf, c. 1, s. 170-171.
[10] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 344; Taberî, c. 2, s. 222.

Medine ve Ahalisi

Resûl-i Ekrem Efendimizin hicretiyle Medine “İslam merkezi” haline gelmiş oluyordu. Bu bakımdan, o zamanki Medine ve ahalisi hakkında kısaca malu­mat vermekte fayda vardır.

Şimdiki gibi o zaman da Medine, Arabistan Yarımadası’­nın mühim şehirle­rinden biri sayılıyordu. Vadi olan arazisi oldukça geniştir. Vadi tamamen dağ­larla çevrilidir. İklimi tatlı, arazisi münbittir. Havası güzel, suyu serin ve ol­dukça boldur. Yağışı Mekke’den fazladır.

Hz. Re­sû­lul­lah’ın hicretine kadar şehir Yesrib ismini taşıyordu. Bu adı, bu­raya ilk gelip yerleşen “Yesrib” isimli Amali­kalıdan aldığı söylenir.[1]Ancak bu kelimede “fesat” manası bulunduğundan, Peygamber Efendimiz, bu is­mi be­ğen­medi ve onu “Medine” diye değiştirdi. Artık Müslümanlar arasında şehir “Yesrib” diye değil, “Medine” adıyla anılmaya başladı. Bir ara “Medinetü’n-Nebi” diye de anıldıysa da, sonraları sadece “Medine” olarak kaldı. Tarihçiler, Medine’nin doksan dört kadar ismi bulunduğunu kaydederler ve bunları teker teker zikrederler.[2]

Medine’de Müslümanlardan başka Yahudiler ve Hıristiyanlar da oturu­yordu. Bu bakımdan nüfusu kalabalık bir şehirdi. O zamanki nüfusunun on bin civarında olduğu tahmin edilmiştir.

Buradaki Müslümanlar, Evs ve Hazreç kabilelerine mensup idiler. Evs ve Hazreç adındaki iki kardeşten üreyip çoğalan bu iki kabile arasında Arapların seciyeleri icabı ihtilâflar, kavgalar ve çarpışmalar birbirini kovalamıştı. Bu dâ­hilî muharebelerin sonuncusu Buas Harbi idi ki yüz yirmi sene devam etmiş ve Efendimizin Medine’ye hicretlerinden beş sene kadar önce son bulmuştu. Bu kanlı muharebede her iki tarafın da en namlı bahadırları ya ölmüş veya mâlûl düşmüşlerdi. İşte, ensar böyle perişan bir vaziyette iken Resûl-i Kibriya Efendi­mizin hicreti vuku bulmuştu.

Hicret-i Nebevî’yle bu iki kardeş kabile arasındaki düş­manlık, eski uhuvvet ve muhabbete kalboldu. Dargınlık ve kırgınlıklar tamamen ortadan kalktı. İki taraf şâirlerinin okudukları kahramanlık destanları, Arap edebiyatını dolduran ve senelerce kadınlar, çocuklar tarafından terennüm edilen bu asırlık düşman­lığın yeni bir uhuvvete dönmesi hiç şüphesiz, Cenab-ı Hakk’ın, Sevgili Efen­dimize ihsan ettiği bir armağanıdır.[3]

Hz. Âişe (r.a.) der ki:

“Buas günü Allah’ın, kendi Resûlü (a.s.m.) için hazırladığı bir gündür ki bu muharebenin neticesi üzerine, Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Medine’ye hicret etmiştir. Öyle ki hicret sırasında birbirleriyle çar­pış­mış Evs ve Hazreç­li­lerin cemiyetleri dağılmış, eşrafı öldürül­müş ve yaralanmış­tı. Bu perişanlık üzerine Allah, bir­birleriyle çarpışıp dur­muş olan ensarın İslam câmiasına girmeleri için bu günü Peygamberine (a.s.m.) hazırlamıştır.”[4]

Buradaki Yahudiler ise, üç kabileye mensup idiler: Benî Kay­nuka, Benî Ku­rayza ve Benî Nadîr…

Şehirde sayıları en az olan, Hıristiyanlardır. Bunlar, İslam’ın Medine’de hız­la yayılışı karşısında tahammül edemediler ve kısa bir zaman sonra Me­di­ne’den ayrıldılar. Uhud Savaşı’nda müşrikler safında Müslümanlara karşı sa­vaşan bu Hıristiyanlar, sonraları Bizans’a sığınmışlardır!

Siyasî hayat itibarıyla Medine, o sırada ibtidaî denecek bir seviyede idi. He­nüz kabile hayatı yaşanıyordu. Tıpkı müşrik Araplarda olduğu gibi, Yahudi­lerde de her kabile kendi başına müstakil bir topluluk teşkil ediyordu. Kendi reislerinden başka hiçbir otorite kabul etmiyorlardı.

Burada, eşitlik mefhumundan ve tatbikatından da uzak bir hayat tarzı hâ­kimdi. Mesela, güçsüz kabilelere ödenen diyet, güçlü ve nüfuzlu kabilelere ödenen diyetin yarısı idi. Cemiyet hayatı, kanunlardan mahrum bulunuyordu. Gerektiğinde hakemler seçiliyor ve bu hakemlerin şahsî kanaat ve görüşlerine göre hüküm ve kararlar veriliyordu.

Okuma yazma bilenlerin sayısı oldukça azdı.

İşte, Peygamber Efendimiz coğrafî, siyasî, içtimaî yönleriyle ana hatlarını anlattığımız böyle bir şehre hicret edip gelmişti. Önünde mühim vazifeler var­dı ve halli gereken birçok ağır mesele kendisini bekliyordu.

ABDULLAH B. SELAM’IN MÜSLÜMAN OLMASI

Hz. Yusuf’un (a.s.) sülâlesinden olan Abdullah İbni Selâm, Medine Yahudile­ri­nin ileri gelen âlimlerinden biri idi.

Büyük bir âlim olan babası Selam’dan birçok şeyle birlikte, Tevrat’ı ve tefsi­rini de öğrenmişti. Ayrıca babası, ahir zaman­da gelecek peygamberin sıfat ve alâmetleri ile yapacağı işleri de kendisine anlatmış ve “Eğer o, Hârun neslin­den gelirse, ona tâbi olurum, yoksa tâbi olmam” demişti. Selam, Efendimiz he­nüz Medine’ye gelmeden önce de vefat etmişti.

Resûl-i Kibriya Efendimizin Medine’ye gelişini Müslümanlara müjdeleyen Yahudinin sesini Abdullah İbni Selâm da işitmiş ve kendisini tutamayarak, “Allahü Ekber!” deyip tekbir getirmişti.

Bunu duyan halası, “Allah, seni umduğuna erdirmesin! Vallahi, Mûsa Pey­gamberin geleceğini duymuş olsaydın bundan fazlasını yapmazdın!” diyerek ona çıkışmıştı.

Abdullah ise, “Ey hala! Vallahi, gelen de onun kardeşidir! O da onun gibi bir peygamberdir!” demişti.

Bunun üzerine halası, “Yoksa, kıyamete yakın gönderileceği bize haber ve­rilen peygamber, bu mudur?” diye sormuştu.

Abdullah, “Evet…” cevabını verince de, “Öyle ise, davranışında haklısın!” demişti.[5]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Medine’ye teşrif buyurdukları zaman, Abdullah İbni Selâm da onu görmek için gitmiş ve Efendimizin nurlar saçan mübarek si­ma­sını görünce, “Şu simada yalan yok! Şu yüzde hile olamaz!” diye kendi ken­di­ne söylenmişti.[6]

Pey­gam­be­ri­mize Soru Sorması ve İslam’ı Kabulü

Resûl-i Ekrem Efendimiz, henüz Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin evinde misafir kaldığı bir sıradaydı.

Abdullah İbni Selâm da, Efendimizi ziyarete geldi ve ona birtakım sualler sor­du. Tevrat’tan sorduğu suallerine yine Tevrat’a uygun cevaplar alınca, şehâdet getirerek Müslüman oldu.[7]Sonra da, “Yâ Re­sû­lal­lah! Yahudi milleti, if­tiracı, yalancı bir millettir. Yarın benim Müslüman olduğumu duyunca türlü yalanlar uydurup iftirada bulunurlar. Müslümanlığım duyulmadan önce beni onlardan sorup mevkiimi tasdik ettiriniz!” dedi.

Peygamber Efendimiz, onu bir tarafa gizleyip Yahudi ileri gelenlerinden bazılarını davet etti ve onlara, “Ey Yahudi cemaati! Siz benim, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu pek iyi bilirsiniz! Ben hak dinle geldim; Müslüman olunuz!” dedi.

Yahudiler, “Biz, senin peygamber olduğunu bilmiyoruz!” diye karşılık ver­diler ve bu sözlerini üç sefer tekrarladılar.

Bundan sonra Resûl-i Ekrem, “Sizin içinizde Abdullah İbni Selâm adında bi­risi var. O nasıl bir kişidir?” diye sordu.

Yahudiler, “O, bizim içimizde hayırlı bir babanın hayırlı bir oğludur. Ken­di­si de babası da en faziletlimiz, en âlimimizdir” diye şehâdet ettiler.

Re­sû­lul­lah, “Abdullah İbni Selâm, Müslüman olursa, siz ne dersiniz?” diye sordu.

Yahudiler, “Hâşâ! Abdullah İbni Selâm, hiçbir vakit Müs­lüman olamaz!” de­diler.

Efendimiz, sualini üç sefer tekrarladı.

Her seferinde onlar da aynı inkârî cevabı verdiler.

Bunun üzerine Resûl-i Kibriya, Abdullah İbni Selâm’a hitaben, “Yâ İbni Se­lam! Gel!” diye çağırdı.

Abdullah, saklı bulunduğu yerden çıktı ve

اَشْهَدُ اَنْ لَٓااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِdiyerek Müslüman oldu­ğu­nu ilan etti; Yahudilere de, “Ey Yahudi cemaati! Allah’tan korkunuz! Size ge­leni kabul ediniz. Vallahi, siz de bilirsiniz; o, yanınızdaki Tev­rat’­ta ismini ve sı­fa­tını yazılı bulduğunuz Re­sû­lul­lah’tır” diyerek on­ları İslam’a davet etti.[8]

Fakat Yahudiler, “Sen yalan söylüyorsun! Sen şerir oğlu şeririmizsin!” de­diler ve onu, kıymetini düşürmek için türlü türlü kusur ve kabahatler isnat ederek kötülediler.

Abdullah b. Selam, “Yâ Re­sû­lal­lah! Korktuğum işte bu idi! Ben, sana onların gaddar, yalancı, fâcir ve müfterî bir millet olduğunu haber vermemiş miydim? İşte, dediğim çıktı!” dedi.

Resûl-i Ekrem, Yahudileri huzurundan çıkardı.

Abdullah İbni Selâm ise evine gitti. Onun davetiyle bütün ev halkı ve halası da Müslüman oldu.[9]

Yahudilerin bazı ileri gelenleri, Abdullah İbni Selâm’ı türlü türlü desise ve söz­lerle Müslümanlıktan vazgeçirmeye çalıştılarsa da muvaffak olmadılar.

Abdullah b. Selam’la birlikte birçok Yahudi âlimi de samimi olarak İslam’ı ka­bul edip Müslümanlıkta sebat gösterdiler. İman etmeyen diğer Yahudi âlimleri ise, “Muhammed’e bizim şerlilerimiz tâbi oldu! Eğer hayırlı olsalardı atalarının dinini terk etmezlerdi” diye ileri geri konuşmaya başladılar.

Bunun üzerine, Cenab-ı Hak, indirdiği ayet-i kerimede meâlen şöyle bu­yurdu:

“Onların hepsi bir değildir. Ehl-i Kitap içinde bir cemaat var­dır ki gece saat­le­rinde secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okurlar.”[10]

MÜŞRİKLERİN TEHDİDİ

Peygamber Efendimiz ve Müslümanların Medine’de hürriyet ve huzur için­de bir hayata kavuştuklarını gören müşrikler, büsbütün rahatsız olup endi­şeye kapıldılar.

Medine’de de onları rahat bırakmak istemiyorlardı. Mek­ke’de uyguladık­ları, “halkı Resûl-i Ekrem Efendimizden uzaklaştırma” tar­zını burada da tatbik etmek istiyorlardı. Bu maksatla, onu himâyeye söz vermiş bulunan ensara, üst üste muhtıra mahiyetinde, ağır dille yazılmış iki mektup gönderdiler. Mek­tup­larda, ensarın bu himâyeden vazgeçmesi isteniyor, aksi takdirde başlarına ge­lecek her türlü hadiseye râzı olmaları gerektiği belirtiliyordu.

Fakat Ku­reyş müşriklerinin bu iki muhtırası, Medineli Müslümanlar üze­rinde hiçbir menfi tesir meydana getirmedi; bilâkis, sert cevaplarla karşılandı. Böylece, Mekkeli müşrikler, Medine’de korku ve tehdit ile kimseyi Hz. Re­sû­lul­lah’ın aleyhine çeviremeyeceklerini de anlamış olu­yorlardı.

Medine’de Korkulu Günlerin Yaşanması

Medinelilere gelen bu ihtar mektuplarından Peygamber Efendimiz de ha­ber­­dar olmuştu. Bu sebeple, Medine devamlı tayakkuz halinde idi. “Her an müş­­rik saldırısı olabileceği” ih­timaline binaen, Resûl-i Ekrem Efendimiz, de­vam­lı ihtiyatlı bulunuyor, Müslümanları da dikkatli ve tedbirli olmaya çağırı­yordu. Bu yüzden uyumadıkları geceler bile oluyordu.

Gerçekten, Medine’de Müslümanların durumu oldukça nâzikti. Çünkü bu­raya hicret etmekle müşrik Arap kabilelerine boy hedefi olmuşlardı. Elbette, bunun karşısında her zaman uyanık bulunmak gerekiyordu. Müslümanlar en ufak bir gürültü, bir seslenişten dolayı hemen bir araya toplanıyorlardı.

Hatta bir gün, bir ses işitilmişti. Sesi duyan feryadı bas­mıştı. Her haslette zirvede olan Resûl-i Kibriya, cesarette de zirve noktadaydı. Hemen kılıcını ku­şanıp atına atlayarak yanlarına varmış, kendilerini teselli ve teskin etmişti.

Enes b. Mâlik (r.a.) der ki:

“Ne zaman bir feryat kopsa, Re­sû­lul­lah’ı, atla oraya yetişmiş bulurduk!”[11]

Mekkeli müşrikler, Medineli Müslümanları Resûl-i Ekrem’in himâyesinden vazgeçirmek için sadece bu muhtıra mahiyetindeki mektupları göndermekle de kalmamışlardı. Bu meyanda bazı ekonomik tedbirlere de başvuruyorlardı. Ayrıca Medine’deki münafıklardan ve Yahudilerden bazılarını elde ederek, Müslümanlar arasına fitne ve fesat düşürmeyi de plânlı bir şekilde yürütüyor­lardı.

Bütün bunlara rağmen Medineli Müslümanlar, Re­sû­lul­lah’ı bağırlarına bas­mada, İslam’ı yaşayıp yaşatmada, muhacir Müslümanlara her türlü yar­dımda bulunmada zerre kadar tereddüde kapılmadılar ve geri durmadılar; bilâkis, daha ciddi ve samimi bir tarzda bu hizmetlerini de­vam ettirdiler.


______________________________________________________________________________________

[1] Süheylî, Ravdü’l-Ünf, c. 2, s. 16; Müslim, Sahih, c. 4, s. 120.
[2] bkz. Âsım Köksal, Hz. Muhammed ve İslamiyet: Medine Devri, c. 1, s. 30.
[3] Tecrid Tercemesi, c. 10, s. 123.
[4] Buharî, Sahih, c. 2, s. 309.
[5] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 163; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 266.
[6] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 235; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 3, s. 922; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 92.
[7] Buharî, a.g.e., c. 2, s. 335; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 108.
[8] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 164; Buharî, Sahih, c. 2, s. 335.
[9] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 164.
[10] Âl-i İmrân, 113.
[11] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 373; Müslim, Sahih, c. 7, s. 72

Muhacirlerle Ensâr Arasında Kardeşlik Kurulması

Allah rızası için her şeyini geride bırakıp Medine’ye hicret etmiş bulunan muhacir Müslümanlara, Medineli Müslümanlar (ensar) muhabbet ve samimi­yetle kucaklarını açmışlardı. Ellerinden gelen her türlü yardımı onlardan esir­gememişlerdi, esirgemiyorlardı.

Ne var ki muhacirler, Medine’nin havasına, âdetlerine ve çalış­ma şartlarına alışkın değillerdi. Mekke’den gelirken de beraberlerinde hiçbir şey getireme­mişlerdi. Bu sebeple, Medine’nin çalışma şartlarına ve kendilerine her türlü yardımda bulunduklarından dolayı (ensar) adını alan Medineli Müslümanlara ısındırılmaları gerekiyordu.

Nitekim Medine’ye hicretten beş ay sonra Resûl-i Ekrem, ensar ile muhaciri bir araya topladı. Kırk beşi muhacirlerden, kırk beşi ensardan olmak üzere doksan Müslümanı kardeş yaptı.

Peygamber Efendimizin kurduğu bu kardeşlik müessesesi, mad­dî mânevî yardımlaşma ve birbirlerine vâris olma esasına dayanıyor, bu suretle muha­cirlerin yurtlarından ayrılmalarından dolayı duydukları keder ve üzüntüyü giderme, onları Medinelilere ısındırma, onlara güç ve destek kazandırma ga­yesini güdüyordu.[1]

Kurulan bu kardeşlik müessesesine göre, Medineli ailelerden her birinin re­isi, Mekkeli Müslümanlardan bir aileyi yanına alacaktı; mallarını onlarla pay­laşacaklar, beraber çalışıp beraber kazanacaklardı.

Re­sû­lul­lah Efendimiz, rastgele iki Müslümanı bir araya getirme­miş­ti; bilâ­kis, bir araya getireceklerin durumlarını inceden inceye tetkik ederek, uygun bulduklarını birbirine kardeş yapmıştı. Mesela, Selmân-ı Fârisî ile Ebu’d-Der­dâ, Ammar ile Huzeyfe, Mus’ab ile Ebû Eyyûb Hazretleri arasında mizaç, zevk, hissiyat itibarıyla tam bir ahenk vardı.[2]

Bu kardeşlik sâyesinde, Allah ve Resûlünün muhabbetinden başka her şey­lerini geride bırakmış bulunan muhacirlerin iaşe ve iskân meseleleri de hal yo­luna girmiş oluyordu. Ensardan her biri, muhacirlerden birini evinde barındı­rıyor, beraber çalışıyor, beraber yiyorlardı. Bu, neseb kardeşliğini fersah fersah geride bırakacak bir kardeşlikti. İman kardeşliği, din kardeşliği idi. Me­dineli Müs­lümanlar, yani ensar, her şeylerini bu garip, bu kederli, bu yurt­la­rından uzak bulunmanın hüznünü duyan Müslümanlarla pay­laşıyorlardı. Me­dineli biri vefat edince, muhacir kardeşi akraba­larıyla birlikte ona vâris olu­yordu.[3]

Yine kurulan bu kardeşlik sâyesinde büyük bir içtimaî yardımlaşma da te­min edilmiş oldu. Muhacir Müslümanlar, sıkıntıdan kur­tuldular. Medineli her bir Müslüman, kardeş olduğu Mekkeli Müs­lümana malının yarısını veriyordu. Muhacir kardeşlerine karşı misafirperverliğin, cömertliğin, kadirşinaslığın, in­sanlığın en yüce derecesini göstermekten zevk alıyorlardı.

Medineli Müslümanlar, bunlarla da kalmadılar; Re­sû­lul­lah’­ın huzuruna çı­karak, fedakârlıklarını gösteren şu teklifte bulundular:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Hurmalıklarımızı da, muhacir kardeşle­rimizle aramızda bö­lüştür!”

Ancak muhacirler, o âna kadar ziraatle meşgul olmamışlardı. Ziraat işlerini pek bilmiyorlardı. Bunun için Pey­gam­be­ri­miz, muhacirler nâmına ensarın bu teklifini ka­bul etmedi.

Fakat Medineli Müslümanlar, buna da bir çare buldular. Ziraatten anlama­yan muhacir Müslümanlar, sadece tımar ve sulama işlerini yapacaklar, onlar da ekip biçeceklerdi. Sonunda çıkan mah­sûl ortadan pay edilecekti. Resûl-i Ek­rem Efendimiz bu teklife râ­zı oldu.[4]

Tarih, birçok göçe şahit olmuştur. Ama böylesine manalı, böylesine ulvî bir hicreti, dışarıdan gelenle yerlileri arasında böylesine birbirlerine can-ü gönül­den sarılma, birbirleriyle muhabbetle kaynaşma, birbirleriyle samimiyetle ku­caklaşmayı o âna kadar görmüş değildi; bir daha da göremeyecektir! Bu sa­mimi kaynaşmadan muazzam bir kuvvet doğuyordu; öylesine bir kuvvet ki kısa zamanda bütün Arabistan, her şeyiyle onlara boyun eğmek mecburiye­tinde kalacaktı.

Muhacirlerin Boş Durmaması

Muhacirler, “Ensar kardeşlerimiz, bize mal mülk verdi, iaşemizi temin etti” diyerek boş oturmuyorlardı. Bu, imanlarından gelen gayrete zıttı. Her biri elin­den gelen gayreti göstererek, mümkün oldukça kimseye yük olmamaya çalışı­yordu.

Bunun en canlı örneği, Sa’d b. Rebî’in yaptığı teklife, cennetle müjdelenen on sahabeden biri olan Abdurrahman b. Avf’ın verdiği ce­vaptır.

Resûl-i Ekrem tarafından birbirlerine kardeş tayin edilen Sa’d b. Rebî’, Ab­durrahman b. Avf’a, “Ben, mal cihetiyle Medineli Müslümanların en zengi­ni­yim. Malımın yarısı­nı sana ayırdım!” demişti.

Büyük sahabe Abdurrahman b. Avf’ın verdiği cevap, yapılan teklif kadar ibretliydi: “Allah, sana malını hayırlı kılsın! Benim onlara ihtiyacım yok. Bana yapacağın en büyük iyilik, içinde alış veriş yaptığınız çarşının yolunu gös­ter­mendir.”[5]

Ertesi sabah, Kaynuka çarşısına götürülen Hz. Abdurrahman b. Avf, yağ, peynir gibi şeyler alıp satarak ticarete başladı. Resûl-i Ekrem’in, “malının ço­ğalması ve bereketlenmesi” hususundaki duasına da mazhar olduğundan, çok geçmeden epeyce bir kazanç elde etti ve kısa zamanda Me­dine’nin sayılı tüc­carları arasında yer aldı. Şöyle derdi:

“Taşa uzansam, altında ya altın ya da gümüşe rastladığımı görürüm!”[6]

Resûl-i Ekrem Efendimizin duası bereketiyle fazlaca servet elde eden Hz. Abdurrahman b. Avf, sadece bir defasında yedi yüz deveyi yükleriyle beraber “fî sebilillah” tasad­duk etmişti.

Hz. Abdurrahman gibi birçok Mekkeli Müslüman, Medine’de kendilerine gö­re birer iş bulmuşlar ve kendi ellerinin emeğiyle saadet içinde geçiniyor­lar­dı.

Ebû Hüreyre’nin İfadesi

Mekkeli Müslümanların, Medineli Müslümanlara yük olmayıp, alınlarının teriyle rızıklarını temin ettiklerini, Hz. Ebû Hüreyre’nin ifadelerinden de anlı­yo­ruz.

Bir gün, kendisine, “nasıl olup da diğer sahabelerden çok daha fazla hadis rivayet ettiği” sorulduğunda, meselemize ışık tutan şu cevabı vermişti:

“Medineli Müslümanlar çiftiyle çubuğuyla, muhacirler de çarşı pazarda alış verişle uğraşırken ben, Re­sû­lul­lah’ın yanından ayrılmıyordum. Onun söyle­diklerini dinleyip ezberliyor­dum. Onun duasını almıştım.”[7]

Kardeşliğin Müspet Neticeleri

Kurulan bu kardeşlik kısa zamanda müspet neticesini verdi. Cemiyetin muhtelif tabakaları bu kardeşlik sâyesinde birbirleriyle kaynaştı. Bu kardeşlik, kabilecilik gurur ve adavetini de ortadan kaldırdı. Bu suretle, niyetleri kutsî, gayeleri ulvî, içleri dışları nur faziletli bir cemiyet meydana geldi.

Bu kardeşliğin diğer bir müspet neticesi ise şu idi:

Peygamber Efendimiz, herhangi bir sefere çıkacağı zaman, kardeşlerden bi­rini beraberinde götürüyor, diğerini ise her iki ailenin maişetini temin etmek, idaresini yürütmek için Medine’de bırakıyordu. Böylece, evleri sahipsiz ve hâmîsiz kalmı­yordu!

Ensarın muhacir kardeşlerine gösterdikleri bu eşsiz samimiyet, misafirper­ver­lik, kadirşinaslık, cömertlik, fedakârlık ve feragatı, Cenab-ı Hak, indirdiği şu ayet-i kerimesiyle ilan edip bu davranışlarını, methetti:

“Muhacirlerden önce, Medine’yi yurt ve iman evi edinenler, kendilerine hicret edip gelenlere muhabbet beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı ne­fis­lerinde bir kaygı duymazlar; kendilerinde ihtiyaç bile olsa (onları) nefisleri üzerine tercih ederler. Kim de nef­si­nin hırsından korunursa, işte bunlar (azap­tan) kurtulanlardır.”[8]

Evet, kurulan bu mânevî kardeşlik, hiçbir milletin tarihinde rast­lanmayacak eşsiz bir şeref tablosudur. Bu kardeşlik neticesinde meydana gelen dayanışma, yardımlaşma, hayırseverlik, İslam’ın in­kişafa başlaması dönemine rastlamış ol­ması bakımından da oldukça mühim bir tesir icra etmiştir. “Hiç tereddüt et­me­den denilebilir ki çeyrek asır zarfında İslam nurunun âle­min her tarafına ya­yıl­ması, İran’ın tamamen fethi, Doğu Roma İmparatorluğu’nun teh­dit edil­mesi, hep bu dinî kardeşliğin resâneti [kuvveti] eseridir.”[9]

Muhacirlerin Kendi Aralarında Kardeş Yapılması

Resûl-i Ekrem, ayrıca muhacir Müslümanlar arasında da kardeşlik kurdu.

Bir gün, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, el ele tutuşmuş geliyorlardı. Bu sa­mimi manzarayı seyreden Peygamber Efendimiz, yanındaki sahabelere, “Ne­biler ve resûllerden başka, bütün önceki ve son­rakilerden cennetlik olanların kemâl çağına erenlerinden iki bü­yüğüne bakmak isteyen, şu gelenlere baksın!” buyurdu, sonra da onları birbirine kardeş yaptı.[10]

Resûl-i Ekrem, Mekkeli Müslümanları teker teker birbirlerine kardeş yapı­yordu. O sırada Hz. Ali çıkageldi. Gözyaşları arasında, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Sen sahabeleri birbirine kar­deş yaptın; benimle hiç kimse arasında kardeşlik kurmadın!”

Peygamber Efendimiz, “Yâ Ali! Sen dünyada ve ahirette benim kardeşim­sin!”[11]buyurarak gözyaşlarını dindirdi.


________________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 238; Suheylî, Ravdü’l-Ünf, c. 2, s. 18.
[2] Tecrid Tercemesi, c. 7, s. 76.
[3] Bu kardeşliğin mirasa ait hükmü, Bedir Gazâsı’ndan sonra inen, “Hısımlar, Allah’ın kitabınca, birbirine daha yakındırlar” (Enfâl, 75) âyetiyle kaldırıldı.
[4] Buharî, Sahih, c. 3, s. 67.
[5] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 125.
[6] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 126.
[7] Tecrid Tercemesi, c. 7, s. 47.
[8] Haşr, 9.
[9] Tecrid Tercemesi, c. 7, s. 77.
[10] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 174-175.
[11] Tirmizî, Sünen, c. 5. s. 300.

Mescidi Nebevî’nin İnşâsı

(Hicretin 1. Senesi / Milâdî 622)

Resûl-i Ekrem, Medine’ye teşrif buyurduklarında, içinde ce­maatle namaz kılabilecekleri, gerektiğinde toplanıp meselelerini ko­nuşabilecekleri bir yerden mahrum bulunuyorlardı. Bu mühim vazifeler için merkez teşkil edecek bir mescit gerekiyordu.

Efendimiz, Medine’de ilk olarak bu mescidi inşa etmekle işe baş­ladı.

Şehre ilk girdiklerinde devesi, Neccaroğullarından Sehl ve Süheyl adında iki yetimin, üzerinde hurma kuruttukları arsalarına çökmüştü. Bu iki yetim, Me­dineli Müslümanlardan Muâz b. Afrâ’nın (r.a.) himâyesinde bulunuyor­lar­dı. Resûl-i Ekrem, bu arsayı satın almak istediğini, Muaz Hazretlerine bil­dirdi.

Mescid-i Nebevi

Mescid-i Nebevî

Ancak bu fedakâr sahabe, arsanın bedelini, himâyesindeki iki yetime vere­rek bu büyük şe­ref ve ücrete nâil olmak için ba­ğışlamak istedi­ğini söyledi.

Fakat Pey­gam­be­ri­miz ka­bul etmedi. Sonra da arsa sahibi iki yetimi çağıra­rak, arsalarının bede­lini öğrenmek istedi. İki genç yetim de, “Yâ Re­sû­lal­lah! Biz onun bede­lini ancak Allah’tan bekleriz. Sana onu Allah rızası için bağışlarız!” dediler.

Resûl-i Ekrem, gençlerin bu tekliflerini de kabul etmedi ve bedeli olan on miskal altına arsayı satın aldı. Bu miktarı, Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle Hz. Ebû Bekir onlara hemen ödedi.[1]

Fedakâr sahabeler tarafından arsa kısa zamanda tertemiz hale getirildi ve Re­sû­lul­lah’ın emriyle kerpiçler kesilip hazırlandı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, mescidin temelini atacağı sırada yanında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali bulunuyordu.

Müslümanlardan oraya uğrayan biri, “Yâ Re­sû­lal­lah! Yanında sadece şu birkaç kişi mi var?” diye sordu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz cevaben, “Onlar, benden son­ra işi yönetecek olanlardır” buyurdu. Onu takiben sırasıyla Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Os­man ve Hz. Ali, temele birer taş koydular. Böy­lece, Mescid-i Nebevî’nin temelle­riyle birlikte Dört Halife devri­nin mânevî temelleri de atılmış oluyor­du.

Mescidin inşasında Peygamber Efendimiz, bilfiil durmadan dinlenmeden çalıştı. Bir taraftan mübarek elleriyle kerpiçler taşırken, diğer taraftan Müslü­manları şevk ve gayrete getirici şu sözleri söylüyordu:

Taşıdığımız şu yük ey Rabbimiz!

Hayber’in yükünden daha hayırlı, daha temiz!

Yâ Rab! Hayır, ancak ahiret hayrı!

Sen, muhacirle ensara acı![2]

Durup dinlenmeden yapılan çalışma neticesinde, Mes­cid-i Nebevî’nin in­şası kısa zamanda tamamlandı. Her tür­lü süsten uzak, dört duvarı kerpiçten olan bu kutsî mâbe­din tavanı yoktu. Henüz Kâbe kıble olarak tayin edilmemiş bulunduğundan, kıblesi Kudüs’e doğru idi. Dörtgen şeklinde idi ve üç kapısı ile bir de mihrabı vardı. Mihrab yerine sıra halinde hurma gövdeleri dizilmişti. Minberi yoktu. Sadece Re­sû­lul­lah’ın hutbe irad buyururlarken dayanmaları için bir hurma kütüğü bulunuyordu. Sonraları, sahabelerin arzusu üzerine, üç basamaklı bir min­ber yapıldı.[3]Mescid-i Nebevî, değişik tarihlerde tadilâtlar gö­rerek bugünkü şeklini almıştır!

Mescid-i Nebevî, sadece cemaatle namaz kılmak için kulla­nılmıyordu; bu­nun yanında, Müslüman nüfusun dinî ihtiyaçları da burada karşılanıyordu. Ayrıca burada öğretim yapılıyor, elçi ve kabile temsilcileri de (ileride görüle­ceği gibi) kabul ediliyordu!

Ezvac-ı Tâhirat İçin Odalar Yapılması

Mescid-i Nebevî’nin yanına ayrıca kerpiçten, önce biri Hz. Sevde, diğeri Hz. Âişe’ye mahsus olmak üzere iki oda yapıldı. Odaların üzerleri hurma kütüğü ve dalları ile örtüldü. Sonraları Resûl-i Ekrem başka zevceler alınca odalar artı­rıldı. Dördü kerpiçten olan odaların beşi ise taştandı. Hepsinin üzeri hurma dallarıyla tavan­lan­mıştı.

Mescid-i Nebevî’ye bitişik odalar yapılınca, Peygamber Efendimiz, Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin evinden oraya taşındı.[4]

HANÎNÜ’L-CİZ’ MÛCİZESİ

Mescid-i Nebevî ilk yapıldığı sırada minbersizdi. Resûl-i Ekrem, hutbe irad buyurduklarında kuru bir hurma kütüğüne dayanırdı.

Uzun müddet böyle devam etti. Bilâhare, ashabın isteği üzerine üç basa­maklı bir minber yapıldı. Artık Efendimiz buraya çıkıp halka hitapta bulunu­yordu.

Resûl-i Ekrem, yapılan minbere çıkıp ilk hutbesini okuduklarında, hamile deve ağlayışını andıran acı sesler ve ağlamalar duyuldu. Baktılar; ortalıkta ne hamile deve ne de deve yavrusu vardı. Ağ­layan, o kuru direkti!

Kütüğün deve gibi ağlayışını, Peygamber Efendimizle birlikte ashab-ı güzin de duyuyordu. Bir türlü susmuyordu. Fahr-ı Âlem, minberden inip yanına gel­di. Elini üstüne koyup teselli edince sustu. Hatta hurma kütüğünün deve gibi sızlamasını işiten sahabeler de gözyaşlarını tuta­ma­mışlar, hüngür hüngür ağla­mışlardı.

Evet, kuru direk Hz. Re­sû­lul­lah’tan uzak kaldı diye ses verip ağlıyordu. Üzerinde yapılan “zikrullah”tan ayrı kaldı diye hamile deve gibi enin edi­yor­du.

Kuru direği teselli edip susturan Resûl-i Ekrem, ashabına da dönerek, “Eğer ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Re­sû­lul­lah’­ın ayrılığından kıyamete kadar ağlaması böyle devam ede­cek­ti!”[5]buyurdu.

Resûl-i Ekrem’in emriyle bu kütük, minberin altına kazılan bir çukura gö­müldü. Sonraları Hz. Osman devrinde mescit yıktırılıp yeniden tamir edildi­ğinde, Übey b. Ka’b Hazretleri onu evine aldı ve çürüyünceye kadar sakladı.[6]

Kuru hurma kütüğünün cemaatin gözleri önünde ağlayıp sızlaması, Hz. Re­sû­lul­lah’ın parlak bir mucizesiydi. Evet, cin ve ins Peygamberler Peygamberini tanıdıkları gi­bi, cansız kuru ağaçlar da onu tanıyor, vazifesini biliyor ve dava­sını halleriyle tasdik ediyorlardı!

Hasan-ı Basrî Ne Derdi?

Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu mucizeyi talebelerine ders verirken, kendisini tu­tamaz, gözyaşları arasında şöyle der­di:

“Ağaç, Resûl-i Ekrem’e (a.s.m.) meyl ve iştiyak gösteriyor! Sizler, o Resûle meyl ve iştiyak göstermeye daha ziyade müstahaksınız!”[7]

Kuru, câmid ağaçlar Kâinatın Efendisine meyl ve muhabbet gösterirlerken biz şuurlu akıllı insanlar ona karşı lakayt davranırsak, acaba o kuru direkler­den daha aşağı bir derekeye düşmüş olmaz mıyız?

Ona iştiyak ve muhabbet ise, ancak sünnet-i seniy­ye­sine ittiba etmekle mümkündür!

Bir Başka Rivayet

Diğer bir rivayete göre, kuru direk ağlayınca Resûl-i Ekrem Efendimiz elini üstüne koydu ve “İstersen seni daha önce bulunduğun bahçeye göndereyim; köklerin tekrar bitsin, hilkatin tamamlansın, yaprak ve meyvelerin yenilenip tazelensin. Ve eğer istersen, evliyaullahın meyvenden yemesi için seni cennete dikeyim” diye sordu.

Kuru ağaç, arzusunu şöyle dile getirdi:

“Beni cennete dik ki meyvelerimden Cenab-ı Hakk’ın sevgili kulları yesin. Hem orası öyle bir mekândır ki orada çürüme yoktur; beka bulayım!”

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, arzusunu yerine getirdiğini ifade buyurdu ve sonra da ashabına dönerek şu dersi verdi:

“Ebedî âlemi, fani âleme tercih etti!”[8]


_____________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 239.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 142; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 210.
[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 240.
[4] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 143.
[5] Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 134.
[6] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 252.
[7] Bediüzzaman Said, Nursî, a.g.e., s. 135.
[8] Bediüzzaman Said Nursî, a.g.e., s. 135.

Ezan Okunmaya Başlanması

(Hicret’in 1. senesi / Milâdî 622)

Mekke’de iken Müslümanlar ibadetlerini gizlice yapıyorlar, namazlarını kimsenin göremeyeceği yerlerde kılıyorlardı. Dolayısıyla, orada namaza açık­tan davet etmek gibi bir mesele söz konusu olamazdı.

Ancak Medine’de manzara tamamıyla değişmişti. Dinî serbesti­yet vardı. Müslümanlar rahatlıkla ibadetlerini ifa ediyorlardı. Din ve vicdanları baskı al­tında bulunmuyordu. Müşriklerin zulüm, eziyet ve hakaretleri de mevzubahis değildi.

Mescid-i Nebevî inşa edilmişti. Fakat Müslümanları na­maz vakitlerinde bir araya toplayacak bir davet şekli henüz tespit edilmemişti. Müslümanlar gelip vaktin girmesini bekliyorlar, vakit girince namazlarını eda ediyorlardı.[1]

Pey­gam­be­ri­mizin Ashapla İstişâresi

Resûl-i Ekrem bir gün, ashab-ı kiramı toplayarak, kendileriyle “nasıl bir da­vet şekli tespit etmeleri gerektiği” hususunu istişare etti. Sahabelerin bazıları, Hıristiyanlarda olduğu gibi çan çalınmasını, diğer bir kısmı Yahudiler gibi bo­ru öttürülmesini, bir kısmı da Mecûsîlerinki gibi namaz vakitlerinde ateş yakı­lıp yüksek bir yere götürülmesini teklif etti.

Peygamber Efendimiz, bu tekliflerin hiçbirini beğenmedi.[2]

O sırada Hz. Ömer söz aldı ve “Yâ Re­sû­lal­lah! Halkı namaza çağırmak için neden bir adam göndermiyorsunuz?” dedi.

Resûl-i Ekrem, o anda Hz. Ömer’in teklifini uygun gördü ve Hz. Bilâl’e, “Kalk yâ Bilâl, namaz için seslen!” diye em­retti.

Bunun üzerine Hz. Bilâl, bir müddet Medine sokakların­da, “Esselâ! Esselâ! [Buyurun namaza! Buyurun namaza!]” diye seslenerek Müslümanları namaza çağırmaya başladı.[3]

Abdullah B. Zeyd’in Rüyası

Aradan fazla bir zaman geçmeden, ashaptan Abdullah b. Zeyd bir rüya gördü. Rüyasında, bugünkü ezan şekli kendisine öğretildi.

Hz. Abdullah, sabaha çıkar çıkmaz, sevinç içinde gelip rüyasını Peygamber Efendimize anlattı. Resûl-i Ekrem, “İnşallah bu, gerçek bir rüyadır!” buyurarak davetin bu şeklini tasvip etti.[4]

Hz. Abdullah, Resûl-i Ekrem’in emriyle, ezan şeklini Hz. Bilâl’e öğretti. Hz. Bi­lâl, yüksek ve gür sedasıyla Medine ufuklarını ezan ses­leriyle çınlatmaya baş­ladı:

اَللّٰهُ اَكْـــبَرُ اَللّٰهُ اَكْـــبَرُ

اَللّٰهُ اَكْـــبَرُ اَللّٰهُ اَكْـــبَرُ

اَشْهَدُ اَـنْـ لَٓااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ

اَشْهَدُ اَـنْـ لَٓااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ

اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ

اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ

حَىَّ ﱰ الصَّلٰاةِ

حَىَّ ﱰ الصَّلٰاةِ

حَىَّ ﱰ الْفَلٰاحِ

حَىَّ ﱰ الْفَلٰاحِ

اَللّٰهُ اَكْـــبَرُ اَللّٰهُ اَكْـــبَرُ

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ

Hz. Ömer’in de Aynı Rüyayı Görmesi

Medine ufuklarının bu sadâ ile çınladığını duyan Hz. Ömer, heyecan içinde evinden çıkarak, Resûl-i Ekrem’in huzuruna vardı. Durumu öğrenince, “Yâ Re­sû­lal­lah! Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin ederim ki Abdullah’ın gördü­ğü­nün aynısını ben de görmüştüm!” dedi.

Pey­gam­be­ri­miz, iki kişinin aynı şeyi görmesinden dolayı Allah’a hamd et­ti.[5]

İslam’ın ne derece fıtrî ve nezih bir din olduğunu, bu davet şeklinin tespi­tinden de anlıyoruz! Ruhsuz, manasız, heyecansız ve tatsız çan çalmak, boru öttürmek veya ateş yakmak nerede; yeryüzünde “tevhid” ulvî hakikatini ilan eden, Resûl-i Ekrem’­in peygamberliğini haykıran ve dolayısıyla iman esasları­nın tamamını halka duyuran mana ve kutsîyet dolu “ezan” şekli nerede?

“Hukuk-u Şahsîyye [Şahsî Hukuk]” ve “Hukuk-u Umu­mîyye [Umumî Hu­kuk]” adıyla iki nevi hukuk olduğu gibi, şer’î meseleler de iki kısımdır. Bir kısmı, şahıslarla ilgilidir, ferdîdir; diğer kısmı umuma, umumîyet itibarıyla ta­al­lûk eder. Onlar “Şeair-i İslamiyye” diye tâbir edilir.

Şeair-i İslamiyye’nin en büyüklerinden biri de, işte bu, Hicret’in 1. sene­sin­de meşru kılınan ve “şehâdetleri dinin te­meli” olan ezandır. Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin “Şeair-i İslamiyye” ile ilgili çok mühim izah ve de­ğer­len­dir­meleri vardır. Mektûbat isimli eserinin 29. Mektubunda, “Mesail-i Şe­riattan bir kısmına ‘taab­bü­dî’ denilir. Aklın muhakemesine bağlı değildir; em­rol­duğu için yapılır. İlleti emirdir. Bir kısmına ‘Mâkulü’l-Mana’ tâbir edilir. Ya­ni, bir hik­met ve bir maslahat var ki o hükmün teş­riine mürec­cih olmuş; fa­kat se­bep ve illet değil. Çünkü hakikî illet, emir ve neh­y-i İlâhî’dir. Şeairin taab­bü­dî kıs­mı, hikmet ve maslahat onu tağ­yir edemez; taabbüdîlik ci­heti tereccüh edi­yor, ona ilişilmez. Yüz bin maslahat gelse, onu tağyir edemez. Öyle de, ‘Şeairin fai­de­si, yalnız malum me­salihtir’ denilmez ve öyle bilmek hatadır. Bel­ki, o masla­hatlar ise, çok hikmetlerinden bir faidesi olabilir” dedik­ten sonra İslam’ın mühim bir şeairi olan ezanla ilgili olarak da şun­ları söyler:

“Mesela, biri dese: ‘Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır; şu halde, bir tüfek atmak kâfidir!’ Hâlbuki, o divâne bil­mez ki binler maslahat-ı eza­niyye içinde o bir maslahattır. Tüfek se­si, o maslahatı verse, acaba nev-i be­şer nâmına yahut o şehir aha­lisi nâmına, hilkat-ı kâinatın netice-i uzması ve nev-i beşerin ne­tice-i hilkatı olan ilan-ı tevhid ve Rubu­biyyet-i İlâhîye’ye karşı iz­har-ı ubu­diy­yete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?”[6]


_______________________________________________________________

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 154; Buharî, Sahih, c. 1, s. 114.
[2] Buharî, a.g.e., c. 2, s. 3; Ebû Dâvûd, Sünen, c. 1, s. 134.
[3] Buharî, a.g.e., c. 1, s. 114.
[4] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 155; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 4, s. 43.
[5] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 155; Ebû Dâvud, Sünen, c. 1, s. 117.
[6] Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 371.

Peygamberimizin, Ev Halkını Mekke’den Getirtmesi

Medine’ye hicret eden Pey­gam­be­ri­miz, hanımı Hz. Sevde, kızları Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Zeyneb ile nişanlısı Hz. Âişe’yi Mekke’de bırakmak zo­run­da kalmıştı.

Mescid-i Nebevî inşa edilip bitişiğine Hâne-i Saadet yapılınca, onları getir­mek üzere, Zeyd b. Hârise ile Ebû Râ­fi Hazretlerini Mek­ke’ye gönderdi.

Bu iki sahabe Mekke’ye giderek, adı zikredilenleri alıp Me­dine’ye getirdiler. Sadece, Hz. Zeyneb’i, henüz Müslüman olmayan kocası müsaade etmediğin­den getiremediler. Fakat bir müddet sonra o da Medine’ye hicret etmiştir. Ko­cası da daha sonra Müslüman olmuştur.

Medine’ye gelenlerden Pey­gam­be­ri­mizin ev halkı kendi oda­larına, Hz. Âişe ise babasının evine indi.[1]

Hz. Âişe’nin Düğünü

Resûl-i Ekrem, Hz. Âişe’yle Mekke’de nikâhlanmıştı. Fa­kat düğün tehir edil­mişti.

Medine’ye gelinince Hicret’in 1. yılı Şevval ayında[2]dü­ğünleri yapıldı.[3]Pey­gamber Efendimiz o sırada elli beş yaşında idi.

Hz. Âişe’nin Resûl-i Ekrem yanında, diğer hanımlarından farklı bir yeri vardı.

Amr b. Âs, bir gün, “Yâ Re­sû­lal­lah! Halkın sana en sevgili olanı kimdir?” diye sormuştu. Resûl-i Ekrem, “Âişe!” diye cevap verdi.

“Ya erkeklerden, Yâ Re­sû­lal­lah?” diye sorusunu tekrarla­yınca da Efendi­miz, “Âişe’nin babası!”[4]diye buyurdular.

Hz. Âişe, ince bir kavrayış melekesine ve kuvvetli bir zekâya sahipti. Kısa za­manda Hz. Re­sû­lul­lah’tan birçok hadis ezberledi, birçok İslamî hüküm öğ­rendi. Bununla, ashab-ı güzin arasında mümtaz bir mevkiye yükseldi. Rivayet ettiği hadis sayısı 2 bin 210’dur. Birçok sahabe, Pey­gam­be­ri­mizin çeşitli mese­leler hakkındaki tatbikatını ve İslamî hükümleri ondan sorarak öğreniyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Dininizin yarısını bu hu­mey­ra kadından (Hz. Âişe) öğreniniz” buyurmasıyla, Hz. Âişe’nin ilmî ehliyetini tebârüz ettirmiştir.

Ebû Musa el-Eş’ârî’nin şu itirafı da, aynı noktaya parmak basmak­tadır:

“Biz Re­sû­lul­lah’ın ashabı, bir hadis-i şerifte (onu anlamakta) güçlük çekti­ğimiz zaman Âişe’den sorardık; zira, hadis ilminin ken­di­sinde mevcut oldu­ğunu görürdük.”[5]

Hz. Âişe validemizin fıkıh ilmindeki derinliği İslam hu­ku­kuna büyük fay­da­lar sağlamıştır. Kadınlarla ilgili birçok meselenin kaynağını o teşkil et­miştir.

Günümüz Müslüman kadınının hedefi, Hz. Âişe’ye her haliyle benzemeye ça­lışmak olmalıdır!


____________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 62.
[2] Câhiliyye devrinde iki bayram arasında nikâh kıyma uğursuz sayılırdı. Resûl-i Ekrem Efendi­miz, Şevval ayında Hz. Âişe’yle evlenmekle, bu yersiz itikadı ortadan kaldırdı. Efendimizin bu ha­reketi üzerine aynı ayda başka nikâhlar da kıyıldı.

Şu da var ki Peygamber Efendimizin “İki bayram arasında nikâh kıyılmaz” hadis­leri, halk ara­sın­da yanlış anlaşılmıştır. Bundan kasıt şudur: Bayram, Cuma gününe rast­gelirse, bayram na­mazı ile Cuma namazı arasında nikâh kıymak münasip olmaz. Çünkü bayram gününün te­lâ­şe­si pek fazladır. Nikâhı bu telâşelerle birlikte bayram na­ma­zı ile Cuma namazı arasındaki kısa zamana sıkıştırmak pek uygun olmaz. Ancak bu­nu yaptığı takdirde, şahıs herhangi bir haram da işle­miş sayılmaz.
[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 8. s. 58.
[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 67.
[5] İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 67.

Ashâbı Suffa

Kıble, henüz Kâbe tarafına çevrilmeden önce idi.

Mescid-i Nebevî’nin kuzey duvarında, hurma dallarıyla bir gölgelik ve sun­durma yapıldı. Buna “suffa” denildi. Burada kalan Müslümanlara da “Ashâb-ı Suffa” ismi verildi.

Mescid-i Şerif’in suffasında kalan bu sahabelerin, Medine’de ne meskenleri, ne de aşiret ve akrabaları, hiçbir şeyleri yoktu. Aileden uzak, dünya meşgale ve gailesinden âzade ve tam manasıyla fe­ra­gat­kâr bir hayata sahip idiler. Kur’an ilmi tahsil eder, Resûl-i Ekrem Efendimizin va’z ve derslerini dinleyerek isti­fade ederlerdi. Ek­seriya oruçlu bulunurlardı.

Vakitlerini Resûl-i Kibriya’nın huzurunda geçiren bu mübarek zümre, Efendimizden hep feyz alırdı. Resûl-i Ekrem’in medresesine Allah için nefsini vakfetmiş fedakâr, ilim âşığı talebeler idiler. Peygamber Efendimiz tarafından tespit edilen muallimler, kendilerine Kur’an öğretirlerdi. Bunlardan yetişenler, Müslüman olan kabilelere Kur’an öğretmek ve Sünnet-i Re­sû­lul­lah’ı beyan et­mek için gönderilirlerdi. Bu cihetle de kendilerine “kurra” denilirdi. Suffa ise bu itibarla “Dârü’l-Kurra” diye anılmıştır.

Sayıları dört yüz, beş yüz kadar kadar olan, mütevazı, fakat feyizli bir ha­yata sahip bulunan bu güzide sahabeler, bir irfan ordusu idiler. Bütün mesaile­rini Kur’an ve Sünnet-i Re­sû­lul­lah’ı öğrenmeye hasretmişken, gerektiğinde ga­zâlara da katılırlardı.

İçlerinden evlenenler, suffadan ayrılırlardı. Fakat yerlerine başkaları alı­nırdı.

Bu güzide sahabeler, ne ticaretle, ne bir san’atla meşgul olurlardı. Maişet­leri, Resûl-i Kibriya Efendimiz ve sahabe­lerin zen­ginleri tarafından temin edi­lirdi. Bu hususu, suffanın baş talebelerinden biri olan Ebû Hüreyre Hazretleri, kendisinin çok hadis rivayet etmesini garipseyenlere karşı verdiği cevapla pek güzel ifade etmiştir: “Benim, fazla hadis rivayet edişim garip­senmesin! Çünkü muhacir kardeşlerimiz çarşıdaki pazardaki ticaretleriyle, ensar kardeş­lerimiz de tarlalardaki bahçelerdeki ziraatleriyle meş­gul bulundukları sırada, Ebû Hü­reyre, Peygamberin (a.s.m.) mübarek nasihatlerini hıfzediyordu.”[1]

Pey­gam­be­ri­mizin Ashâb-ı Suffa’ya Yakın Alâkası

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Ashâb-ı Suffa’nın hem tâlim ve terbiyesi, hem de maişetiyle çok yakından ilgilenirdi. Onlarla daima oturur, sohbet eder, alâka­dar olurdu. Zaman zaman da onlara, “Eğer sizin için Allah katında neyin ha­zırlandığını bilseydiniz, yoksulluğunuzun ve ihtiyacınızın daha da ziyadeleş­mesini isterdiniz!”[2]diyerek, bu meş­guliyetlerinin son derece mühim ve mü­ba­rek olduğunu ifade buyururlardı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, birinci derecede bu mübarek cemaatin ihtiyacını gidermeye çalışırdı. İcabında, Hâne-i Saadetlerinin ihtiyaçlarıyla ikinci dere­ce­de meşgul olurdu!

Bir kere Hz. Fâtıma (r.a.), el değirmeniyle un öğütmekten usandığından şi­ka­yet ederek bir hizmetçi istediğinde, Efendimiz, bu ciğerpâresine, “Kızım, sen ne söylüyorsun? Henüz, Ehl-i Suffa’nın maişetini yoluna koyamadım!” ce­vabını vermişti.[3]

Bir gün, Ashâb-ı Suffa’nın başlarında durmuş, hallerini ted­kikten geçirmişti. Fukaralıklarını, çekmekte bulundukları zahmetleri görmüş ve “Ey Ashâb-ı Suf­fa! Size müjdeler olsun ki her kim şu sizin bulunduğunuz hal ve sıfatta ve bu­lunduğu durumdan râzı olarak bana mülâkî olursa, o, benim refiklerimden­dir!”[4]buyurarak kalplerini hoş et­miş­ti.

Resûl-i Kibriya Efendimize herhangi bir şey getirilince, “Sadaka mı, yoksa hediye mi?” diye sorardı.

Getirenler “Sadakadır” cevabını verirlerse, onu el sürmeden Ashâb-ı Suf­fa’ya ulaştırırdı. “Hediyedir” cevabını verirlerse, onu kabul eder ve Ashâb-ı Suf­­fa’ya da ondan his­se çıkarırdı. Çünkü Pey­gamber Efendimiz, sadaka kabul et­­mez, sadece hediye kabul ederdi.

Bir gün, adamın biri, tabakla hurma getirmişti. Adama, “Sadaka mıdır, he­diye midir? diye sordu.

Adam, “Sadakadır” diye cevap verince, Efendimiz onu doğruca Suffa Eh­li’ne gönderdi. O sırada torunu Hz. Hasan, Peygamber Efendimizin önünde bulunuyordu. Tabak­tan bir hurma alıp ağzına götürünce, Resûl-i Kibriya Efen­dimiz derhal müdâhale etti ve onu ağzından çıkarttırdı. Sonra da, “Biz Mu­hammed ve Ev Halkı [Ehl-i Beyti] sadaka yemeyiz; bize sadaka helâl değil­dir!” buyurdu.[5]

Ayrıca “Verin o fakirlere; ki Allah yolunda kapanmışlardır (ilme, cihada vakf-ı nefs etmişlerdir), şurada burada dolaşmazlar. İstemekten çekindikleri için, bilmeyen onları zengin zanneder! Onları simalarından tanırsın; halkı bîzar etmezler. Hem, işe yarar her ne verirseniz; hiç şüphesiz, Allah onu bilir”[6]me­â­lindeki ayet-i kerimenin, Ashâb-ı Suffa hakkında nâzil olduğu da rivayet edilmiştir.[7]

Pey­gam­be­ri­mizin Va’z ve Hitabelerini Kaçırmamaları

Tam manasıyla Allah yoluna kendilerini vakfetmiş bulunan bu güzide sa­habeler, Resûl-i Kibriya Efendimizin hiç­bir nasihatini, hiçbir hitabesini kaçır­mazlardı. Daima ora­da hazır bulunur, irad edilen hitabeleri ve mev’ızaları hıf­zedip diğer sahabelere de naklederlerdi. Bu bakımdan, İslamî hükümlerin mu­hafaza ve naklinde Ehl-i Suffa’nın pek müstesna hizmet ve gayretleri vardır! Kur’an nurunun kısa zamanda âlemin her tarafına süratle yayılmasında bu ilim heyetinin büyük payı vardır. Bu bakımdan, İslam tarihinde, Ehl-i Suffa müstesna bir yer işgal eder.

Ebû Hüreyre Anlatıyor

Bir ilim müessesesi olan suffanın, has bir talebesi Ebû Hü­reyre, kendileriyle il­gili bir hadiseyi şöyle anlatır:

“Açlıktan yüzükoyun yatıyordum. Bazen de karnıma taş bağlıyordum.

“Bir gün, halkın gelip geçtiği bir yol üzerinde oturdum. O sırada oradan Re­sû­lul­lah geçiyordu. Vaziyetimi anladı ve ‘Yâ Ebâ Hü­rey­re!’ diye seslendi.

“‘Buyur, yâ Re­sû­lal­lah!’ dedim.

“‘Haydi, gel!’ buyurdu.

“Beraber gittik. Eve girdi. Ben de girmek için izin istedim. Müsaade ettiler. Ben de girdim. Bir kabta süt buldu.

“‘Bu süt nereden geldi?’ diye sordu.

“‘Falancalar hediye olarak getirdiler’ diye cevap verdiler.

“Sonra da, ‘Yâ Ebâ Hüreyre! Ehl-i Suffa’ya git, onları ba­na çağır’ diye em­ret­ti.

“Ehl-i Suffa, İslam’ın misafirleriydi. Ne aileleri, ne de mal mülkleri vardı. Re­sû­lul­lah’a bir hediye geldiği zaman hem kendisine ayırır, hem de onlara gön­derir idi. Kendisine, ehline verilmesi için gönderilen sadakaların tamamını onlara gönderir, kat’iyyen kendisine bir pay ayırmazdı!

“Re­sû­lul­lah’ın Ehl-i Suffa’yı daveti beni üzdü! Ben, ‘Bu kabtaki sütü tek ba­şıma içer de bununla epeyce bir müddet idare ederim’ diye umuyordum! Ken­di kendime, ‘Ben elçiyim. Suffa ehli gelince onlara sütü ben taksim ederim’ de­dim. Bu durumda sütten bana hiç­bir şey kalmayacağını biliyordum. Fakat Al­lah Resûlünün emrini yerine getirmekten başka çare de yoktu.

“Gidip, onları çağırdım. Geldiler, müsaade isteyip oturdular.

“Peygamber (a.s.m.), ‘Ebû Hüreyre, kabı al ve onlara süt ikram et’ buyurdu.

“Süt kabını alıp dağıtmaya başladım. Her biri kabı alıyor, doyuncaya kadar içiyor, sonra arkadaşına veriyordu.

“Suffa Ehlinin sonuncusu da içtikten sonra, kabı Re­sû­lul­lah’a verdim. Aldı. İçinde sadece azıcık süt kalmıştı. Başını kaldırarak bana bakıp gülümsedi ve ‘Ebû Hüreyre!’ dedi.

“‘Buyur yâ Re­sû­lal­lah!’ dedim.

“‘Süt içmeyen ikimiz kaldık!’ buyurdu.

“‘Evet, yâ Re­sû­lal­lah!’ dedim.

“‘Otur, sen de iç’ buyurdular. Oturup içtim.

“‘Biraz daha iç’ dedi. İçtim. Yine içmem için ısrar etti. ‘Daha, daha!’ di­yor­du. Nihayet, ‘Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin olsun ki içecek yerim kal­ma­dı!’ dedim.

“‘O halde bardağı bana ver’ buyurdu. Verdim. Allah’a hamd ve senâ etti. Sonra ‘besmele’ çekerek geri kalanını da kendisi içti.”[8]


______________________________________________________

[1] Tecrid Tercemesi, c. 7, s. 47.
[2] M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 941.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 25.
[4] M. Hamdi Yazır, a.g.e., c. 2, s. 941.
[5] Müslim, Sahih, c. 3, s. 117.
[6] Bakara, 273.
[7] M. Hamdi Yazır, a.g.e., c. 2, s. 940.
[8] Buharî, Sahih, c. 4, s. 89; Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 648-649.

İlk İslâm Devleti

Peygamber Efendimiz, on üç senelik Mekke devrinde mesaisini tamamıyla iman esaslarını anlatmaya hasretmişti. Bu imanî hizmet sâyesinde birçok kimse İs­lam’ın saadetli sînesine koşmuştu. İmanlı insanların sayısı çoğalmıştı ve Müslümanlar gözle görülür bir kuvvet haline gelmişlerdi. Ancak buna rağmen bu devrede İslam düşmanlarına karşı her türlü maddî mukabele yasaktı. Müs­lü­manların tek silahı vardı, o da “sabır”dı.

Fakat hicretle yeni bir muhite gelinmişti. Şartlar tamamıyla değişmişti. Müs­lümanlar, imanlarının gereği olan her şeyi serbestçe yapabiliyorlardı.

Hz. Re­sû­lul­lah’ın Medine’ye gelir gelmez gerçekleştirdiği en mühim iş —da­ha önce bahsedildiği gibi— muhacirlerle ensarı kar­deş yapmış olmasıydı. Efen­dimiz, bununla, Müslümanlar arasında kuvvetli bir ittifak kurmuş olu­yor­du. İslam’ın, ırk, dil, sınıf ve coğrafî ayrılıkları tanımayan kardeşlik mües­sese­si, böylece tarihte ilk defa gerçekleşiyordu.

Ancak bununla her şeyin bitmediği muhakkaktı. Medine’de yal­nız Müslü­manlar yaşamıyorlardı. Bu yeni muhitte Musevîler, müşrik Araplar ve bazı Hı­ristiyanlar da vardı ve haliyle mütecanis olmayan bir manzara arz edi­yor­lardı. Bu­na bir de Arap kabileleri arası tükenmek bilmeyen rekabet ve çatışmaları, Ya­hudilerle Araplar ara­sın­daki anlaşmazlıkları katarsak, bu yeni muhitin ne büyük bir karışıklık içinde olduğunu kolayca anlayabiliriz!

Meselenin asla küçümsenmeyecek bir başka tarafı daha vardı. O da, Mek­keli müşriklerin her an Medine üzerine yürüyebilecekleri hususu idi. Arala­rında devam eden soğuk harp, her an sıcak harbe dönüşebilirdi.

İşte, Peygamber Efendimizin önünde böylesine mühim meseleler duruyor ve bunlar hal çaresi bekliyordu.

Bu yeni muhitte, Müslüman olmayan unsurlarla anlaşmak, cemiyete bir teşkilâtlanma ruhu ve havası getirmek icab ediyordu. Adlî, askerî, siyasî birta­kım esesların tespitine lüzum vardı.

Henüz Hicret’in 1. yılı bitmiş değildi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün Medine ahalisinin temsilcilerini Enes b. Mâlik Hazretlerinin evinde bir araya topladı. Maksat, bazı içtimaî prensiplerin tedvin edilmesiydi. Yapılan konuşmalar neticesinde bu prensipler tedvin edil­di ve derhal yürürlüğe kondu. Mühim maddeler yazıldı ve taraflarca im­zalandı.

Bu maddeler, Hz. Re­sû­lul­lah’ın başkanlığında teşekkül eden ilk İslam dev­letinin anayasasıydı. Hatta “bu vesika, sadece ilk İslam devletinin anayasası olmakla da kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada yazılı ilk anayasayı teşkil etmekteydi.”

Tedvin edilen bu anayasayla, Medine halkı, artık diğer insanlardan ayrı bir millet teşkil etmiş oluyorlardı.

Şehir Devletinin Anayasası

Elli iki maddeden ibaret olan İslam şehir devletinin ilk yazılı anayasasının birinci ve ikinci maddelerinde şöyle deniliyordu:

“1. Bu kitap (yazı), Re­sû­lul­lah Muhammed (a.s.m.) tarafından Ku­reyşli ve Yesribli mü’minler ve Müslümanlar ve bunlara tâbi olanlarla yine onlara son­radan katılmış olanlar ve onlarla birlikte cihat edenler için (olmak üzere) tan­zim edilmiştir.

2. İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir topluluk teşkil ederler.”[1]

Bu anayasaya göre, Medine halkı, inanç farkı gözetmeksizin diğer milletler­den ayrı bir “millet” teşkil etmekte ve ayrı bir topluluk hüviyetini taşımak­tay­dı.

Hz. Re­sû­lul­lah, ayrıca Medine etrafında bulunan kabilelerle, özellikle Mek­kelilerin Şam ticaret yolu üzerinde ikamet etmekte olan kabilelerle derhal dost­luk tesis etmek yoluna gitti ve onlarla anlaşmalar imzaladı.

Yine Müslümanlar, şehrin yerli halkı Yahudiler ve diğerleri ile münâsebet halinde bulunmak mecburiyetinde idiler. Bu sebeple, kurulan devletin anaya­sasında onlara da haklar tanındı.

Buna göre, onlar da Müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları sayılıyor­lardı: “Muhammed’in (a.s.m.) büyük basîret ve siyasî inceliği, Yahudilere bah­şettiği fermanda görülür. Bu fer­manda diğer hususlar arasında onların da biz­zat Müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları olduğu, Yesrib’deki iki kabile­nin bir tek millet teşkil ettiği, suçların dinlerin ahkâmına göre cezalandırıla­cağı, ihtiyaç hasıl olduğu zaman her iki tarafın (Müslüman ve Yahudilerin) ye­ni devleti müdafaaya çağrılacağı, gelecekte zuhur edecek anlaşmazlıklar hak­kında Re­sû­lul­lah tarafından karar verileceği yazılıydı.”[2]

Ayrıca bu anayasa metninde harple ilgili madde de ilgili çekicidir. Vuku bu­lacak herhangi bir harpte, harp mas­raflarını kendilerini karşılamak şartıyla Yahudiler, Medine şehir devletinin müdafaasına katılacaklardı.

Anayasanın on altıncı maddesine göre, “tâbi olmaları” şartıyla Müslüman­la­rın yardım ve müzaheretlerine hak kazanacakları tespit ediliyordu. Aynı za­man­da, dışarıdan gelecek herhangi bir hücum karşısında da beraberce (Müs­lü­man ve Yahudiler) şehri müdafaa edecekler, bu hususta birbirlerinin yardı­mı­na koşacaklardır. Bu hücum ister Müslümanlara, ister Yahudilere olmuş ol­sun.

Bu maddeler ışığında, Müslümanların ehl-i kitaptan olan Yahudilerle ittifa­kını görmekteyiz. Burada, ehl-i kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlara tamamen bir din ve inanç hürriyeti tanınmıştır. Böylelikle, ehl-i kitap arasında kitapsız olan müşriklere karşı hiç olmazsa asgarî müşterekte birleşme esası getirilmiştir ve bunun için de Müslümanlarla birlikte Yahudiler ilk anayasada zikredilerek bunların birlikte “tek câmiâ” teşkil ettiklerinden söz edilmiştir.

Peygamber Efendimiz, Medine’de tesis ettiği devleti düşmanlardan koru­mak için, buranın yerlileri olan gayrimüslim ehl-i kitapla siyasî ittifak ve ant­laş­malar yaptığı gibi, inanç yönünden de bir ittifakın sağlanmasını temine ça­lışmıştır. Onları aralarında ortak bir kelime olan “tevhid” inancı üzere bir­leş­tir­mek ve şirk ehline karşı “inananlar paktı”nı kurmak istemiştir. Nitekim bu ga­ye­yi Medine içindeki ehl-i kitap için güttüğü gibi, ehl-i kitap olan dış devletler için de takip etmeye çalışmıştır. Bizans İmparatoru Heraklius ve di­ğer Hı­ris­tiyan prenslerine gönderdikleri davet mektubunda şu ayet-i keri­meyle onlara hitap etmiştir:

“De ki: ‘Ey ehl-i kitap (Hıristiyan ve Yahudiler)! Bizim­le sizin arasında mü­sâvî bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da birbirimize Rabler edinmeyelim.’ Eğer yüz çevirirlerse, o halde deyin ki: ‘Şahit olun; biz, gerçek Müslümanlarız!’”[3]

Bizzat Resûl-i Ekrem tarafından yazılı anayasayla himâ­ye ve yardıma maz­har olan Kitap Ehli ne yazık ki antlaşmanın şartlarını bizzat kendileri bozmuş ve lehlerin­deki şartların ortadan kalkmasına böylece yol açmışlardır. Antlaş­mada “site devleti içinde bu­lunanların birbirlerinin aleyhinde bulunmayacak­ları” şartı, “birbirlerinin düşmanla­rıyla anlaşmaya varmayacakları” maddesi yazılı iken, onlar (Yahudiler) Medine’nin müşriklerin taarruzlarına hedef ol­duğu çok nâzik bir sırada baş kaldırdılar, daha yeni yeni teşekkül eden ve yeni yeni yerine oturan bir devletin aleyhinde tertipler düzenlemeye başladılar. Ta­bii ki bu, doğrudan doğruya onları Müslümanların himâyesinden mahrum bı­rakıyordu.

Görüldüğü gibi, bu anayasa, kurulan yeni bir devletin birçok müessesesi hususunda hükümler taşımakta, her meselede istikametli çizgiler çizmekteydi: “Bu anayasayla İslam, hayatının yeni bir safhasına başladı. Maddî ve cismanî ile mânevîyatın karışması, ona kendine has bir çizgi getirdi. Mânevîyatı, hatta ahlâkı tanımayan bir siyaset, bizi maddeciliğe ve vahşî hayvanların hayatla­rından daha aşağı bir hayata götürür. Yaşadığımız dünyanın hadiselerinden ayrı bir mânevîyat ise bizi melek mertebesinin üze­rine çıkarabilir. Fakat bu, ancak son derece mahdut bir zümre için mümkündür. İnsanların büyük ekse­riyeti, böyle bir ideolojiyi tatbik edenlerin çemberinin dışında kalır. Hz. Mu­hammed (a.s.m.), bilhassa vasat adamı düşündü ve ona insan hayatının iki ta­rafını nasıl dengeye getireceğini, madde ve manayı aynı zamanda içine alan bir terkip yapmayı öğretti. Bu dinî doktrin, herkese en az derecede lâzım olan bazı esas noktaları seçer, fakat kendilerini mânevî hayata daha fazla verebilme ter­cihini fertlere bırakır. Bu durumda Hz. Peygamberin sahabeleri müstakil bir devletin idare edici cemaati, Hz. Peygamber ise her sahada onun reisi oldu.”[4]


____________________________________________________________________

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 147. Diğer maddeler için bkz.: İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 147-150.
[2] Prof. Harun Han Şirvanî, İslam’da Siyasî Düşünce ve İdare, Terc.; s. 18.
[3] Al-i İmrân, 64.
[4] Prof. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, c. 1, s. 148.

Müşriklere Mukabeleye İzin Verilmesi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke’de harp ve cihada izinli değildi. Allah’tan aldığı emirler gereği bütün mesaisini iman esaslarını kalp, ruh ve akıllarda tespite hasretmişti. Va’z ve nasihatle, ikaz ve irşadla burada hizmetine devam ediyordu. Her türlü mezâlime karşı bu devrede sabır ve sükûnetle harekete memur bulunuyorlardı. Mekke’de ilk zamanlarda nâzil olan ayetlerde bu hu­sus açıkça görülür.

Zaten İslam hukukuna göre, insanlar arasında asıl olan, sulh ve barış daire­sinde münâsebettir. Harp ve cihada ancak zaruret hasıl olduğu zamanlarda müracaat olunur.[1]Cenab-ı Hakk’ın, bir ana ve babadan yarattığı insanlar ara­sında bundan başka da bir hak olamazdı. İnsanların şubelere, kabilelere ayrıl­ması ise, neslin tanınması ve temiz kalması gibi kendilerine mahsus ortak men­faatlere binaendi.[2]

Peygamber Efendimize ve Müslümanlara onca mezâlim ve işkencenlere rağmen Mekke’de harp ve cihada izin verilmediği, sabır ve teenni tavsiye edil­diği gibi, Medine’ye hicret vuku bulduktan sonra da hemen müsaade olun­ma­dı.

Gerçi İslam, Medine’de günden güne kuvvet kazanıyor ve süratle inkişaf kaydediyor, Kur’an güneşi bütün haşmetiyle ruhları sarmaya başlıyordu; ama yine de Resûl-i Ekrem Efendimizin ve Müslümanların vaziyeti tam bir em­niyet içinde değildi. Medineli Müslümanlar, Efendimizi coşkun bir bayram havası içinde karşılamışlardı, ama münafıklarla Yahudiler, gönüllerinde müthiş bir kin ve düşmanlık besliyorlardı. Her ne kadar Yahudiler, Peygamber Efendi­miz­le bir anlaşma imzalamışlarsa da, bütün hal ve hareketleri bu anlaşmayı tek­zib ediyordu.

Münafıklar, daha da tehlikeli bir durum arz ediyorlardı.

Peygamber Efendimizin hicretinden önceye rastlayan günlerde, Hazreç ka­bilesinin reisi bulunan Abdullah b. Übey b. Selûl için süslü bir taç hazırlan­mış­tı. Bir devlet reisi ihtişamıyla onu giymek üzere iken, hicret vuku bul­muştu. Bunun neticesinde kavmi olan Hazreçliler tamamen Müslüman ol­muşlardı. Haliyle taç ve hil’at gi­bi şeyler unutulmuştu.

Abdullah b. Übey, kavmine uyarak zâhiren Müslüman ol­muştu. Ama reis­lik­ten mahrum olmak acısıyla yan çizmiş ve bir münafıklar hizbi kurmuştu. Gizli gizli nifak ve fesada başlamıştı. Hatta Resûl-i Ekrem Efendimizin tebliga­tına, va’z ve nasihatlerine müdahale etme cür’etini gösterecek kadar zaman zaman ileri gidiyordu. Bu münafıklar zümresinin Müslümanlar arasına fitne ve fesat sokmak için meydana getirdikleri hadiselerden yeri geldikçe bahsedi­lecektir.

Ayrıca Mekke müşrikleri, Medine münafıklarını ve Yahudilerini, hatta Me­dine etrafındaki kabileleri devamlı surette tahrike çalışıyorlardı ve Mekke’de söndüremedikleri nuru akıllarınca Medine’de söndürmek için harekete hazır­lanıyorlardı.

Hâricî ve dâhilî bu kadar düşmana karşı sabır ve tahammül ile sulh daire­sinde davranmanın imkânı kalmamıştı. Müslümanlardan çoğu Ku­reyşlilere karşı çıkmak, onlarla hesaplaşmak istiyorlardı. Ensarın ileri gelenlerinden biri olan Sa’d b. Muaz Hazretleri, bu arzusunu şöyle izhar ediyordu:

“Allahım! Bilirsin ki Senin uğrunda şu Ku­reyş kavmiyle mücâhede etmek­ten daha sevimli bir şey yoktur! O Ku­reyş ki Resûlünün peygamberliğini ya­lanladılar. Sonunda da memleketinden çıkmaya mecbur bıraktılar. Allahım! Öyle tahmin ediyorum ki bizimle onlar arasındaki harbe müsaade edecek­sin!”[3]

Görüldüğü gibi, Medine’de Müslümanlar tam bir emniyet içinde değillerdi.

İşte, bu sırada Peygamber Efendimize, mukabele ve müdafaa suretiyle sa­vaşa izin verildi. Konuyla ilgili nâzil olan ayette şöyle buyruldu:

“Kendileriyle mukatele edilenlere (yani düşmanların hücumuna uğrayan mü’min), uğradıkları o zulümden dolayı (bilmukabele harbe) izin verildi. Şüp­hesiz ki Allah, onlara yardım etmeye elbette kemâliyle kâdirdir. Onlar (o mü’minlerdir ki) haksız yere ve ancak ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için yurt­larından çıkarılmışlardır.”[4]

Ayet-i kerimenin ifadesinden anlaşıldığı gibi, burada cihat izni kayıtlıdır ve sadece “tecavüze maruz kaldıklarından ve zülme uğradıklarından” dolayı ve­rilmiştir. Yani, Müslümanlar, herhangi bir tecavüzde bulunmaya­caklar­. Şayet zulme maruz kalırlar veya üzerlerine yürüyen olursa, kendilerini müdafaa için savaşacaklardır. Bu ayetle, ay­nı zamanda İslam muharebelerinin tecavüz değil, müdafaa esasına dayandığı da ortaya çıkmaktadır.

Bu ayetler, Müslümanlara, “saldıran düşmana karşı ken­dilerini koruma ve müdafaa etme” meşru hakkını tanıyordu. Müslümanların siyasî durumu ve maddî gücü düzeldiği ve ilk şartların kaybolduğu nisbette, nâzil olacak ayet­lerle bilâhare cihat Müslümanlar üzerine farz kılınacaktır.[5]


______________________________________________________

[1] Tecrid Tercemesi, c. 10, s. 130.
[2] Hucûrat, 13.
[3] Tecrid Tercemesi, c. 10. s. 134.
[4] Hacc, 39-40.
[5] bkz. Bakara, 190-191; Tahrim, 9; Tevbe, 5-29; Enfâl, 39.

Her Tarafa Seriyyeler Gönderilmesi

Mekkeli müşrikler her şeye rağmen, Pey­gam­be­ri­mizin ve Müslümanların peşini bırakmış değillerdi. Medine’deki Yahudi ve münafıklar ile el altından gizli gizli işbirliklerini sürdürerek İslam nurunu söndürmeye, Resûl-i Kib­riya’nın vücudunu ortadan kaldırmaya mâtuf faaliyetlerine aralıksız devam ediyorlardı.

Medine’yi teşkilâtlandıran Resûl-i Ekrem Efendimiz, bunlara karşı tedbirler almaya başladı. Düşman her türlü hile ve desiseye başvururken elbette tedbir­siz kalınmazdı.

Peygamber Efendimiz, her şeyden önce iktisadî harp usûlünü tatbik etmek istiyordu. Bu maksatla da Ku­reyş’in Su­riye’ye giden ticaret yolunu kontrol al­tında tutmayı uygun buldu.

Düşündükleri bir diğer tedbir de, civarda yaşayan kabilelerle sulh anlaş­maları yapmaktı. Böylece, onları Mekkeli müşriklerin sinsi emellerine âlet ol­maktan kurtarmış ve Ku­reyş’i tek başına bırakmış olurdu.

Bu maksat ve gayeler ile henüz Hicret’in ilk yılında etrafa seriyyeler[1]gön­dermeye başladı. Bu seriyyeler, herhangi bir ye­re hücum etmek ve kan akıt­mak maksadıyla yola çıkarıl­mıyordu. Nitekim görüleceği gibi, ilk seriy­ye­ler (biri istisna edilirse) bir damla kan dökmemişler ve hiç­bir kabileyi yağmala­ma­mışlardır.

Yola çıkarılan bu seriyyelerin belli başlı vasfı, Ku­reyşli müşrikleri iktisadî baskı altında tutmak, onlara bu yolda bir nevi ihtar idi; “Eğer siz şiddet siyase­tinize devam ederseniz, biz de yapacağımızı biliriz. Can damarınız demek olan olan ticaret yolunuz elimizdedir. Aklınızı başınıza alın!” demekti.

Bu seriyyelerin gördüğü bir başka mühim vazife, Medi­ne’­nin etrafını kont­rol etmekti; herhangi bir tehlikenin söz konusu olup olmadığını, düşmanın ne gibi hazırlıklar için­de bulunduğunu araştırıp haber almaktı.

İlk Seriyye

Medine’ye hicretlerinden yedi ay sonra Ramazan ayında Resûl-i Ekrem Efendimiz, amcası Hz. Hamza’yı, Mekkeli muhacirlerden otuz kişilik bir sü­vari grubunun başında, Ku­reyş müşriklerinden üç yüz kişilik bir birliğin mu­hafazasında Şam’dan Mekke’ye gitmekte olan ticaret kervanını gö­zetlemek için gönderdi.[2]

Süvari birliğinin içinde ensardan bir tek Müslüman yoktu. Çünkü onlar, sa­dece Medine içinde korumak üzere Peygamber Efen­dimize söz vermişlerdi. Bu sebepledir ki Resûl-i Ekrem, Bedir Muharebesi’ne kadar ensardan hiç kimseyi as­kerî seferlere göndermemiştir.[3]

Medine’den yola çıkan Hz. Hamza, İys nahiyelerinden biri olan Seyfü’l-Bahre’de, içinde Ebû Cehil’in de bulunduğu Ku­reyş kervanıyla karşılaştı. Ta­raf­lar çarpışmaya hazırlanırken, iki tarafın da dostu ve müttefiki bulunan Cü­henîlerin reisi Mecdî b. Amr, aralarına girip çarpışmalarına mani oldu.

Ku­reyş, kervanıyla Mekke’ye doğru yol alırken, Hz. Hamza da beraberin­deki Müslümanlarla Medine’ye geri döndü.[4]

Peygamber Efendimiz, çarpışma çıkmamış olmasından mem­nunluk duydu.

Ubeyde b. Hâris Seriyyesi

Hz. Hamza’nın Medine’ye dönüşünden sonra, Pey­gam­be­ri­miz, Şevval ayında Ubeyde b. Hâris’i Nabiğ vadisine gönderdi. Maiyetin­de, muhacirlerden altmış süvari vardı.[5]

Nabiğ vadisine giden Hz. Ubeyde, orada Ku­reyş müşriklerinden iki yüz ki­şiyle karşılaştı. Birbirlerine hafif ok atışlarında bulundular. Müslümanların sa­fından ilk ok Sa’d b. Ebî Vakkas Hazretleri tarafından atıldı. Allah yolun­da atı­lan ilk ok, bu oldu.[6]Bunun dışında herhangi bir çatışma olmadan iki taraf birbirlerine uzaklaştı.[7]

Bu arada Müslüman olmuş, fakat bir türlü fırsatını bulup Müslümanlar ara­sına katılamayan Mikdâd b. Amr ile Utbe b. Gazvan da, bu durumu fırsat bile­rek müşrikler ara­sından ayrılarak mücahitlere katıldılar.[8]

EBVA GAZÂSI

Hicretin 1. senesininin son ayı…

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ilk defa, muhacirlerden altmış kişilik bir kuvvetle, yerine Sa’d b. Übade’yi vekil bırakarak Medine’den yola çık­tı.[9]

Efendimizin bu gazâya[10]çıkış maksadı, etrafa saldırıp halkı rahatsız eden Ku­reyş müşrikleriyle karşılaşıp onlara gözdağı vermek, aynı zamanda Demre b. Bekiroğullarıyla anlaşma yapmak isteğiydi.[11]

Resûl-i Ekrem’in beyaz sancağını Hz. Hamza taşıyordu.

Peygamber Efendimiz bu gazâda müşriklerle karşılaşmadı. Ancak yola çıkı­şının ikinci maksadı olan Demre b. Bekiroğullarıyla anlaşmayı gerçekleştirdi.

Benî Demre reisiyle yapılan yazılı anlaşmaya göre:

a) Ne Pey­gam­be­ri­miz onlarla, ne de onlar Pey­gam­be­ri­mizle her­han­gi bir çar­pışmaya girmeyeceklerdi.

b) Birisi diğerinin düşmanına gizlice de olsa yardım et­me­yecekti.

c) İslam’a karşı çıkmadıkları müddetçe Re­sû­lul­lah’tan yardım görecekler, Pey­gam­be­ri­miz de onları düşmanına karşı yardıma davet ettiğinde icabet ede­ceklerdi.[12]

Peygamber Efendimiz on beş gece sonra Medine’ye döndü.[13]

Civar kabilelerle yapılan bu dostluk anlaşmalarının büyük faydaları ol­muştur. Bilhassa Mekkelilerin Şam ticaret yolu üzerindeki kabilelerle yapılmış olması, Ku­reyş’i iktisaden çökertme plânının bir tatbikatı idi.

Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz, Müslümanlara mua­raza vaziyeti al­mamış başka kabilelerle düşmana karşı muvakkaten de olsa bazı anlaşmalara girmiştir.


_________________________________________________________

[1] “Seriyye”, Peygamberimizin bizzat bulunmayıp, sahabelerden herhangi birisinin ku­mandası al­tında gönderdiği askerî birliklere denilir. En azı beş kişilik, en çoğu da 300-400 kişilik olur.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 245; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 6.
[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 6.
[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 6
[5] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s 241; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 7.
[6] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 241; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 7.
[7] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 241-242; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 7.
[8] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, 242.
[9] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 8.
[10] Peygamber Efendimizin bizzat bulundukları askerî harekatlara gazve (gazâ) denir.
[11] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 241; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 8.
[12] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 274-275, c. 2, s. 8.
[13] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 8.

Hicretin Birinci Senesinin Mühim Bazı Hâdiseleri

Ashaptan Es’ad b. Zürâre ile Gülsüm b. Hidm’in Vefatı

Gülsüm b. Hidm, ensarın ileri gelenlerindendi. Oldukça yaşlanmıştı. Mes­cid-i Nebevî yapıldığı sırada Kuba’da vefat etti.[1]

Hz. Gülsüm b. Hidm, Hicret’ten önce Müslüman olmuştu. Resûl-i Kibriya Efendimizi hicret esnasında Kuba’­da evinde misafir et­me şerefine ermişti. Pey­gam­be­ri­miz, on dört gün kadar evinde kalmıştı.

Es’ad b. Zürâre Hazretleri, Akabe Biatında Resûl-i Ek­rem Efendimizle görü­şen altı zâttan biri idi. Son Âkabe Bîatında ensarı temsilen seçilen dokuz tem­silcinin arasın­da o da yer alıyordu.

Es’ad Hazretleri de, Gülsüm b. Hidm’in vefatından kısa bir zaman sonra ve­fat etti. Resûl-i Ekrem Efendimiz, vefatı esnasında yanında bulunuyordu. Onu yıkadı, kefenledi ve cenaze namazını kıldı. Sonra da onu Medine kabristanı olan Bâkî’ye defnetti. Bâkî Kabristanı’na ensardan ilk def­ne­dilen zât, Es’ad b. Zürâre Hazretleridir.[2]

Abdullah b. Zübeyr’in Dünyaya Gelişi

Hicret’in 1. yılının, muhacir Müslümanları sevindiren bir başka hadisesi, Hz. Zübeyr b. Avvam’ın Abdullah adın­da bir çocuğunun dünyaya gelişidir. Hz. Abdullah, Medine’de muhacir Müslüman aileleri içinde doğan ilk çocuk­tur. Annesi, Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Esmâ, Kuba köyünde onu dünyaya getir­miştir.

Abdullah’ın doğumu, muhacir Müslümanları son derece sevindirdi. Zira Ya­hudiler onlara, “Biz, sizi sihirledik! Bundan böyle siz­den erkek çocuk dün­yaya gelmeyecektir” diyorlardı.

Muhacirler de bundan fazlasıyla üzüntü duyuyorlardı.

Abdullah’ın dünyaya geldiğini duyar duymaz, Yahudilerin bu sözleri ya­lan­ladığından dolayı, tekbirler getirerek sevinçlerini izhar ettiler.

Ona “Abdullah” ismini bizzat Peygamber Efendimiz ver­di.


_________________________________________________________

[1] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 3, s. 1328.
[2] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 612; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., c. 3, s. 1328.

Seriyye Ve Gazâlar

Buvat Gazâsı

(Hicret’in 2. senesi Rebiülevvel ayı)

Bu tarihte Peygamber Efendimiz, beraberinde iki yüz muhacirle Me­di­ne’den yola çıktı. Maksadı, içlerinde azılı müşrik Ümey­ye b. Halef’in de bulun­duğu yüz kişilik bir mu­hâfız grubun kontrolü altında hareket eden 2 bin 500 develik büyük Ku­reyş kervanının üzerine yürüyerek onlara gözdağı ver­mekti.

Buvat dağına kadar giden Resûl-i Ekrem, kimseyle kar­şı­laş­madı ve Me­di­ne’ye geri döndü.[1]

Safevan Gazâsı

(Hicret’in 2. senesi Rebiülevvel ayı)

Mekkeli müşriklerin adamlarından Kürz b. Câbir el-Fihrî, ar­kadaşlarıyla Medine otlaklarına kadar sokularak akın etmiş ve Medinelilere, Müslümanlara âit birçok hayvanı alıp götürmüştü.

Bu baskın üzerine Peygamber Efendimiz, Medine’de ye­rine Zeyd b. Hâ­ri­se’yi vekil tayin ederek, mezkûr yağma­cıyı takibe çıktı. Be­dir nâhiyesinin Sa­fe­van vadisine kadar ilerledi. Ancak Kürz, takip edildiğini haber almış oldu­ğun­dan daha önce sapa bir yoldan kaçmıştı.

Bunun üzerine, Pey­gam­be­ri­miz, Medine’ye geri döndü.

Bu gazâya “Bedr-i Ûlâ” yani “İlk Bedir Gazâsı” da denilir.[2]

Uşeyre Gazâsı

(Hicret’in 2. senesi Cemaziyelâhir ayı)

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safevan Gazâsı’ndan üç ay sonra, muhacir Müs­lü­manlardan, 150-200 kişiden müteşekkil bir askerî birlikle Medine’den yola çıktı. Beraberlerinde otuz deve bulunuyordu ve mücahitler bu develere nöbet­leşe biniyorlardı.

Maksat, yine Ku­reyş’in Şam’a göndermiş olduğu ticaret kervanını takip et­mekti.

Ancak Medine’den dokuz konak mesafede bulunan Müd­licoğullarına âit Uşeyre ovasına gelindiğinde, Ku­reyş kervanının buradan iki üç gün önce geç­tiği öğrenildi.

Medine etrafını her bakımdan emniyet altına almak hu­susu üzerinde dik­katle duran Pey­gam­be­ri­miz, burada daha önce an­laşma yaptığı Damreoğul­la­rının müttefiki olan Benî Müdlic’­le aynı mahiyette bir dostluk ve ittifak ant­laş­ması imzaladı. Sonra da Medine’ye geri döndü.[3]

Abdullah b. Cahş Seriyyesi

(Hicret’in 2. senesi Receb ayı)

Peygamber Efendimiz, bu tarihte Abdullah b. Cahş’ı huzuruna çağırdı ve mu­hacir Müslümanlardan sekiz kişilik bir birlik kumandasında Nahle vadisine gideceğini emir buyurdu. Birliğe katılanlara hitaben de, “Sizin üzerinize birini tayin edeceğim ki o, en hayırlınız değildir; fakat açlığa, susuzluğa en çok da­yanan, katlananınızdır”[4]dedi.

Resûl-i Ekrem, kumandan tayin ettiği Abdullah b. Cahş’a bir de mektup ver­di. Bu mektubu iki gün yol aldıktan sonra açıp okumasını ve ona göre ha­re­ket etmesini emir buyurdu.

İki günlük yolculuktan sonra Abdullah b. Cahş, emir gereğince mektubu açıp okudu. Mektupta şunların yazılı olduğunu gördü:

“Bu mektubumu gözden geçirdiğin zaman Mekke ile Taif arasındaki Nahle vadisine kadar yürüyüp, oraya inersin. Oradaki Ku­reyş’i gözetler, alabildiğin haberleri gelip bize bildirirsin.”[5]

Şu halde bu seriyyeden maksat, Ku­reyş’in hareketini gözetlemek, ne gibi hazırlıklar içinde bulunduklarını tespit etmekti.

Kahraman sahabe Abdullah b. Cahş, Hz. Re­sû­lul­lah’ın mektubu­na, “Se­mi’nâ ve ata’nâ [Dinledik ve itaat ettik]” de­dikten sonra mücahitlere de, “Han­giniz şehit olmayı ister ve o makamı özlerse benimle gelsin; kim de on­dan hoş­lanmazsa geri dönsün! Ben ise, Re­sû­lul­lah’ın emrini yerine getirece­ğim”[6]diye hitap etti.

Fedakâr mücahitler tereddütsüz, kumandanlarının emrine amâ­de oldukla­rını bildirdiler.

Mücahitler, nöbetleşe bindikleri develerle Nahle vadisine vardılar. Orada konakladılar.

Bu arada, yükleri kuru üzüm ve bazı yiyecek maddeleri olan Ku­reyş’in bir kervanı göründü. Gelip, onlara yakın bir yerde konakladı.

Mücahitler, bunlara karşı nasıl davranmaları gerektiği hususunda konuş­tular. Hücum etmeyeceklerine dair önce bir karara varamadılar. Çünkü içinde kan dökmek haram olan Receb ayının girip girmediğinde tereddüt ediyorlardı. Sonunda, henüz Receb ayının girmesine bir gün var olduğu kanaatine varınca, ittifakla kervanı ele geçireceklerine dair karar aldılar. Tam o esnada Vâkıd b. Abdullah’ın attığı bir okla, kervanın reisi Amr b. Hadremî öldü. Mücahit­ler, di­ğerlerinin üzerine yürüdüler. İki kişiyi esir alıp kervanı da ele geçirdiler.

Kurtulanlar, Ku­reyşlileri hadiseden haberdar etmek için Mekke’ye doğru kaçmaya başladılar. Mücahitler ise, iki esir ve kervanla birlikte Medine’ye dön­düler.

Seriyyenin başkanı Abdullah b. Cahş Hazretleri durumu anlatınca, Fahr-i Kâi­nat Efendimiz hiddetle, “Ben, size haram olan ayda çarpışmayı emretme­miştim!” dedi ve ganimetten herhangi bir şey almaktan kaçındı.

Seriyyeye iştirak etmiş bulunan mücahitler, Resûl-i Ekrem’­in bu hareketi karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar. Diğer sahabeler de onların bu hare­ket­lerini tasvip etmeyince, bütün bütün ruhlarını büyük bir sıkıntı sardı.

Resûl-i Kibriya’ya durumu izah ettiler. “Yâ Re­sû­lal­lah!” dediler. “Biz, onu Receb’in ilk gecesinde ve Cemaziyelâhir ayının son gecesinde öldürdük! Receb ayı girince kılıçlarımızı kınına soktuk!”

Buna rağmen Re­sû­lul­lah, kendisi için ayrılan ganimeti almadı. Çünkü or­ta­da bir şüphe söz konusuydu.

Nitekim Mekkeli müşrikler de bu hareketi dillerine doladılar ve dedikodu yapmaya başladılar: “Muhammed ve ashabı, haram ayı helâl saydı; onda kan döktüler, mal aldılar, adam esir ettiler.”

Bu dedikodular Medine’den de duyuldu.

Diğer taraftan, Medine’de bulunan Yahudiler de ileri geri konuş­tular.

Bir taraftan, seriyyeye iştirak etmiş bulunan mücahitler, bu hareketlerinden dolayı üzüntü duyuyorlardı; diğer taraftan, Mekkeli müşrikler ve Medineli Yahudiler, ileri geri konuşuyorlardı. Peygamber Efendimiz ise, kendisine ay­rılan ganimeti kabul etmiyordu.

Bir müddet sonra Efendimize vahiy geldi ve meseleyi halletti. İlgili ayette şöyle buyruldu:

“Sana haram olan çarpışmanın hükmünden soruyorlar. De ki: ‘O ayda sa­vaş yapmak büyük günahtır. Fakat küfür ve inkârla insanları Allah yolundan çevirmek, Mescid-i Haram’da tavaf ve namazdan alıkoymak, Peygamber ve as­habını Mekke’den çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. ‘Allah’a ortak koşmak’ fitnesi, Müslümanların haram ayda yaptıkları savaştan da be­ter­dir. Ey mü’­minler! Kâfirlerin gücü yetse, sizi dininizden döndürünceye ka­dar sizinle savaşmaktan bir an bile geri durmazlar.”[7]

Seriyyeye iştirak etmiş olan mücahitler, bu ayet üzerine sıkıntı ve mânevî ızdıraptan kurtuldular. Peygamber Efendimiz de, kendisi için ayrılmış bulu­nan ganimet hissesini kabul etti. Müşrikler ise, esirleri için kurtuluş bedeli gön­derdiler. Esirlerden sadece Osman b. Abdullah, Mekke’ye gitti; diğer esir Ha­kem b. Keysan ise, Müslüman olup Medine’de kaldı.[8]

Hakem b. Keysan Nasıl Müslüman Oldu?

Burada, esirlerden Hakem b. Keysan’ın nasıl Müslüman olduğunu ibret na­zarlarına sunmakta fayda görüyoruz.

Mücahitler tarafından esir alınınca, Kumandan Abdullah b. Cahş, onun boy­nuna vurmak istemişti; fakat diğer sahabeler, “Hayır, Re­sû­lul­lah’a götüre­lim” diyerek, buna mani olmuşlardı. Böylece Hakem, boynunun vurulmasın­dan kurtulmuştu.

Medine’ye döndüklerinde onu Peygamber Efendimize götürdüler. Resûl-i Ekrem, Hakem’i Müslüman olmaya davet etti. Ancak o, menfi tavır takındı; hatta ileri geri konuşmaya başladı.

Bu konuşmalarından hiddete gelen Hz. Ömer, “Bunun Müslüman olacağı yok Yâ Re­sû­lal­lah! Müsaade et, boynunu vuralım!” diye konuştu.

Resûl-i Ekrem, bu teklifi kabul etmedi ve Hakem’i tekrar tekrar İslam’a da­vet etti. Sonunda Hakem, “İslam nedir?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem, “İslam, şeriki olmayan bir Allah’a iman ve ibadet, Muham­med’in de O’nun kulu ve resûlü olduğuna şehâdet etmendir” buyurunca, Ha­kem, “Müslüman oldum!” diyerek kelime-i şehâdet getirdi.

Resûl-i Ekrem de, sahabelere dönerek, “Eğer sizin, onun hak­kındaki görü­şü­nüze uyup onu öldürseydim, cehenneme girmiş, git­mişti!”[9]diyerek hepi­mi­ze ölçü olacak dersini verdi.

Hz. Re­sû­lul­lah’ın İslam’a davetteki temennisi, sabrı ve sebatı, işte bir insanı böy­lesine cehennemden kurtarıp, sahabelik gibi şerefli bir makama yükselti­yordu.


_______________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 8-9.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 251; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 9.
[3] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 248-249; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 9-10.
[4] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 3, s. 878.
[5] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 252; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 10.
[6] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 252; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 10.
[7] Bakara, 217.
[8] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 255; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 11.
[9] İbn Sa’d, Tabakat, c. 4, s. 137-138.

Kıble‘nin Mescid-i Haram’a Çevrilmesi

(Hicret’in 2. senesi / Milâdî 623)

Resûl-i Kibriya Efendimiz ile Müslümanlar, Medine’de namazlarını, Al­lah’ın emriyle, “peygamberler makamı” olan Ku­düs’e, yani Beytü’l-Makdis’e doğru kılarlardı. Fakat Peygamber Efendimiz, öteden beri tevhid akîdesinin müstesna bir âbidesi olan yeryüzünün ilk mâbedi ve ceddi Hz. İbrahim’in kıb­lesi olan Kâbe’ye doğru yönelerek namaz kılmayı kalben arzu ve temenni edi­yordu. Müslümanlar da, hassaten muhacirler, kalplerinde aynı arzuyu taşı­yorlardı. Çünkü beş vakit namazlarında Kâbe’ye yönelmek, vatanları Mekke’yi de yâdetmeye bir vesile olacaktı.

Yahudilerin de, “Muhammed ve ashabı, biz gösterinceye kadar kıblelerinin neresi olduğunu bile bilmiyorlardı!” diyerek sinsice de­di­koduda bulunmaları onları rahatsız ettiğinden bu arzuları daha da kuvvetleniyordu. Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimiz, tahvil-i kıble için vahyin gelmesini bekliyor, Ceb­rail’i (a.s.) gözetliyor ve Kâbe’yi temenni ederek dua ediyordu.

Nitekim bir gün, gelen Cebrail’e (a.s.) bu arzusunu izhar etti: “Rabbimin, yüzümü Yahudilerin kıblesinden Kâbe’ye çevirmesini arzu ediyorum!”

Cebrail (a.s.), “Ben bir kulum! Sen, Rabbine niyazda bulun. Bunu O’ndan is­te!”[1]dedi.

Bunun üzerine, Resûl-i Ekrem Efendimiz de, Beytü’l-Mak­dis’e mütevecci­hen namaza duracakları zaman başını semâya doğru kaldırmaya başladı.

Nihayet, Medine’ye hicretin 17. ayında, kıblenin Mes­cid-i Haram’a doğru çev­rildiğini bildiren şu ayet-i kerime nâzil oldu:

“(Ey Resûlüm! Vahyin gelmesi için) yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Bunun için seni, râzı olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Şimdi, yü­zünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey mü’­minler! Siz de her nerede olursa­nız, yüzünüzü namazlarda o mescit tarafına çevirin!”[2]

Bu vahiy geldiği sırada Re­sû­lul­lah Efendimiz, Müs­lü­man­lara mescidinde öğle namazını kıldırıyordu. Na­ma­zın ilk iki rekâtı kılınmış, sıra son iki rekâta gelmişti. Peygamber Efendimiz, ağır ağır yönünü değiştirdi ve mübarek yü­zünü Kâbe’ye doğru çevirdi. Müslümanlar da Efendi­mizle birlikte o tarafa döndüler.[3]

İki Kıbleli Mescit

Diğer bir rivayete göre, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Re­ceb ayının bir Pazar­tesi günü Benî Seleme semtinde otu­ran Bişr b. Berâ’nın annesi Ümmü Bişr’i zi­yarete gitmiş­lerdi. Kendisine yemek yapıldı. Yediler. Bu sırada öğle na­mazı vakti girdi. Pey­gam­be­ri­miz, oradaki mescitte Müs­lümanlarla birlikte iki rekât kıldıktan sonra namaz için­de Kâbe tarafına dönmesi emrolun­du. Derhal cema­atle birlikte yüzlerini Mescid-i Haram tarafına çevirdiler.

Bu sebeple, Benî Seleme Mescidi’ne “Mescid-i Kıbleteyn [İki Kıbleli Mescit]” adı verildi.[4]

Pey­gam­be­ri­mizin emri üzerine, bütün Müslümanlara kıblenin Mescid-i Ak­sâ’dan Mescid-i Haram tarafına çevril­diği duyuruldu.

Kıblenin Kâbe olarak tespit edilmesi, bir kısım Müslümanların telâşına se­bep oldu; çünkü kıble değiştirilmeden önce Bey­tü’l-Mak­dis’e doğru namaz kıla­rak vefat etmiş veya şehit edilmiş Müslümanlar vardı. Bunun için huzur-u Risâlete gelerek, “Yâ Re­sû­lal­lah! Daha önce ölen Müslüman kardeşlerimizin durumu ne olacak? Onlar Bey­tü’l-Makdis’e doğru namazlarını eda etmişlerdi” diyerek endişelerini izhar ettiler.

Cenab-ı Hak, Müslümanların bu endişelerini de, inzal buyurduğu ayet-i ke­rimeyle giderdi: “Ey Resûlüm! Halen yönelmekte olduğun Kâbe’yi, ancak re­sûle uyanlarla geri dönenler arasını ayır­detmek için kıble kıldık. Gerçi, bu kıb­leyi çeviriş büyük ve ağır ise de yalnız o, Allah’ın hidayet ettiği kimselere ağır gelmez ve Allah imanınızı zâyî etmez. Muhakkak Allah Teâlâ, insanlara çok merhametlidir, günahlarını bağışlayıcıdır.”[5]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine’ye teşrif edip Bey­tü’l-Mak­dis’­e doğru namaz kılmaya başlayınca, Arap müşriklerinin gücüne gitmişti. Bilâhare kıble Kâbe’ye tahvil buyrulunca, bu sefer Yahudilerin gücüne gitti ve tekrar dedi­kodu yapmaya, fitne fesat çıkarmaya koyuldular! Hatta âlimlerinden birkaçı Re­sû­lul­lah’a gelerek, “Yâ Muhammed! Üzerinde bulunduğun kıblenden seni döndüren nedir? İbrahim’in milleti ve dininde bulun­duğunu söyleyen, sen de­ğil misin?” dediler. Sonra da şu sinsi teklifte bulundular:

“Eğer şimdiye kadar üzerinde bulunduğun kıblene tekrar dönersen sana tâbi olur, seni tasdik ederiz!”

Şu ayetler (meâlen), bu hadiseyi anlatmaktadır:

“(Medîne’deki Yahudi ve münafık) insanlardan bir­takım beyinsizler, akıl­sızlar da, ‘Müslü­manları bulun­dukları kıbleden çeviren ne?’ diye­cekler. Onlara de ki: “Doğu da, batı da Allah’ındır. O, kimi dilerse doğu yola çıkarır.

“Ey Müslü­manlar! Böylece sizi seçkin ve şe­refli bir ümmet kıldık ki bütün in­sanlar üzerine adâlet numunesi, hak şahitleri olası­nız. Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.

“… Andolsun ki sen, o kitap verilmiş olanlara her ayeti, her bur­hanı da ge­tirmiş olsan, onlar yine senin kıblene tâbi olmazlar. Sen de onların kıblesine tâ­bi olmazsın. Hatta onların bir kısmı, bir kısmının kıblesine uyacak da değil­dir.

“Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilim arkasından bilfarz onların arzu­larına uyarsan, bu takdirde sen de ken­di­ne yazık etmişlerden sayılırsın.”[6]

Mescid-i Kıbleteyn (İki Kıbleli mescid)

Mescid-i Kıbleteyn

Kuba Mescidi Kıblesi

Kıble Mescid-i Haram tarafına çevrildikten sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kuba’ya gitti ve İslam tarihinde inşa edilen ilk mescit olan Kuba Mescidi’nin Beytü’l-Mak­dis tarafına olan kıblesini de Kâbe’ye doğru çevirtti.


_______________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241; Taberî, Tarih, c. 2, s. 265.
[2] Bakara, 144.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241-242.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241-242; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 246.
[5] Bakara, 143.
[6] Bakara, 142-143, 145.