Dünyanın ve İnsanlığın Durumu

Kâinatın Efendisine risâlet vazifesi verilmeden önce, insanlığın ve dünyanın mânevî çehresini tanımak ve bilmekte fayda vardır. Ancak o zaman Re­sû­lul­lah’ın insanlığı nasıl dinî, ruhî, fikrî, içtimaî ve siyasî bir karanlık ve sapıklık içinden kısa zamanda çekip çıkardığını anlayabiliriz!

Milâdî altıncı asır sonları…

Bu zaman, insanlık âleminin üzerine küfür, dalâlet ve ahlâksızlık kâbusu­nun olanca kesafetiyle çöktüğü ve onu boğmaya var gücüyle çalıştığı bir asır­dır. O gün için dünya üzerinde göze çarpan mühim devletler şunlardır:

Bizans, İran, Mısır, Hindistan, İskenderiye, Mezopotamya, Çin v.s…

Bütün bu devletlerde;

Doğru Bir İnanç Sistemi Mevcut Değildi

İnançsızlığın veya yanlış inancın ruh ve vicdan ızdırabı içinde kıvranan zamanın insanları, adeta çılgına dönmüşler, ne yaptıklarını bilmeyen azgınlar durumuna gelmişlerdi.

Kâinatın Yaratıcısı Yüce Allah’a iman ve ibadet yerine, kâinatta cereyan eden hadiselere ve Yüce Kudret’in eseri olan eş­yaya tapılmakta idi. Yıldızlara, ateşe, kupkuru ve ruhsuz taş ve tahtalara zavallı insanlık “İlâh!” diye secde ediyordu.

Ruh ve vicdanlar, tek Allah’a imandan mahrum karanlıklara gömülü bu­lunduklarından “Her şey, İlâhî Kudret’in eseridir” denilmiyor ve dolayısıyla dev­rin insanları tarafından kâinat manasız, abes ve gayesiz mütalâa edili­yor­du! İman, irfan ve basîretten mahrum bu zavallılar, bir harfin, bir kelime­nin, bir kitabın müellifsiz vücud bulmayacağını biliyorlardı da, içinde bin bir türlü esrar ve hikmeti muhafaza eden Kâinat Kitabını sahipsiz ve manasız ka­bul edecek kadar düşünceden mahrum bir perişanlık içinde kıvranıp duru­yorlardı.

Bu içler acısı vaziyetiyle bütün dünyanın, tevhid inancını, Allah’ın varlık ve birliğine inanmayı insanlığa takdim edecek, gönülleri şirk, küfür ve dalâlet ki­rinden temizleyecek bir peygambere ihtiyacı vardı ve onu bekliyordu!

İnsanlar, Sınıflara Ayrılmışlardı

İlâhî ölçüden mahrum insanlık, zengin-fakir, kuvvetli-zayıf, avam-havas, efendi-köle diye birçok sınıfa ayrılmış durumda bulunuyordu. Zengin ile fakir, halk ile devlet ricâli arasında korkunç bir kopukluk ve uçurum vardı!

Sınıflar arası hava oldukça gergindi. Üst tabakadakilerin zulüm ve tahak­kü­mü sebebiyle alt sınıflar her an patlamaya hazır bir barut fıçısını andırı­yordu. Misâl olsun diye o günkü İran’ın durumuna beraberce bir göz atalım: “Birçok ibtidaî kavimde olduğu gibi, İranlılar da birbirinden tamamen ayrılmış ve ilk üçü en aşağı tabakada olan, dördüncüsünden bütünüyle kopmuş dört sınıfa [kasta] ayrılmıştı. En yüksek olan üç sınıf, münhasıran Magi kabi­lesinden alı­nan ve bu itibarla Magiped veya Möbed denilen rahipler ve hâkim­ler, cengâ­verler ve resmî memurlardı. Rençber ve san’at sahiplerinden mürek­kep kısım da dördüncü sınıfı teşkil ediyordu. Sözde halk denilen zümre ise, hür şehirler­den ve toprağa bağlı esir ve kölelerden [serf­lerden] mürekkepti ve bu sonuncu­ların vazifeleri, hiçbir mükâfat ve ücret karşılığı olmaksızın tarla­larda veya or­duda çalışmaktı. Bunlar tamamıyla kendi hallerine terk edilmiş, aşılmaz mani­alarla ayrılmış oldukları —mal ve mülkünden serbetçe faydala­nan— dehkan­lı­ğa, yani şehirliliğe bile yükselmeyi ümit edemezlerdi.”[1]

Doğu Roma İmparatorluğu’nun hali daha da acıklı ve ibretli idi: “Halk, ken­diliğinden birçok tâlî sınıfa ayrılmıştı. Bunlar: 1) Ne orduya alınan ve ne de herhangi bir çeşit ticarete girişebilen toprak sahiplerinden mürekkep Curule [Kürül] denilen sınıf, 2) İran’daki benzerleri gibi, toprak sahibi olmayan, nüfus vergisi veren, babadan oğula intikal eden muhtelif loncalara bağlı Haraçgüzar [vergi veren] halk, 3) Askerî sınıftı. Bu konu üzerinde bir yazarın dediği gibi, ‘toprağı eken çiftçiler, saray halkını doyuran ve giydiren birer âletten başka bir şey değildi.’”[2]

Ortadoğu’nun hatırı sayılır bir tarihçisi olan Finlay, Doğu Roma’nın [Bi­zans’ın] o zamanki perişan durumunu, bakınız, nasıl hülâsa eder: “Jüstinyen’in ölümü (528-565) ile Muhammed’in (a.s.m.) doğumu arasında geçen zaman zar­fında olduğu gibi, belki tarihin hiçbir devrinde ahlâkı bu dereceye kadar bo­zulmuş bir cemiyet ve o cemiyette Yunanlılar ve Romalılar kadar irade ve fa­ziletten mahrum milletler görülmüş değildir.”[3]

Avrupa’da halk aristokratların, şövalyelerin, kilise adamlarının zâlim elin­de, kralların, barbarların şefkatsiz pençeleri arasında ruhsuz bir eşyadan, dilsiz bir hayvandan farksızdır. İs­tenildiği zaman alınır, arzu edildiği zaman da satı­lırlardı. İtiraza hiçbir hakları yoktu. Satılanlar köle durumuna girerdi. Köle ol­masa bile, efendisinin dizi dibinden ayrılma güç ve kuvvetinin sahibi bulun­mayan birer hizmetçi olurlardı. Hiç kimse, efendisini beğenmemek hak­kına sahip olmadığı gibi, efendisini seçmek yetkisine de mâlik değildi. Sadece şu vardı: Bazı barbar memleketlerde hizmetçi, ilk efendisine muayyen bir kurtu­luş akçesi vermek suretiyle bir başka kapıya kendisini atabiliyordu. Bu, onlar için haliyle büyük bir lütuftu!

Hülâsa, Arabistan Yarımadası’nın dışındaki diğer bütün devletlerde de, in­sanlar birbirlerine kinle, nefretle, vahşetle bakan sınıflara ayrılmışlardı! Bu pe­rişan durumda bulunan dünyanın, insanın yeryüzünde Allah’ın en kıymetli mahlûku olduğunu, insanların tek babadan geldiklerini ve dolayısıyla bir tara­ğın dişleri gibi hepsinin belli haklara aynı nisbette sahip olma hürriyetini do­ğuştan be­raberinde getirdiğini ilan edecek, insanlar arasındaki kin, nefret ve düşmanlığı sevgiye, saygıya ve dostluğa döndürecek büyük bir peygambere ihtiyacı vardı! Hal diliyle, adeta bu büyük peygamberin bir an evvel gelmesi için yalvarıyor, yakarıyordu!

Kölelik, Bir Müessese Olarak Mevcuttu

İnsan, mükerrem ve muhteremdir. Bunu takdir edebilmek ise, ancak gerçek bir iman sâyesinde mümkündür.

Gönülleri bu imanın şerefinden mahrum bulunan o dev­rin insan­ları, elbette insana hürmetin, insanın yeryüzünde en müker­rem varlık olduğunun şuurun­dan uzak bulunacaklardı ve hemcinslerini parayla alıp satabilecek kadar vah­şîleşeceklerdi.

“Köle” diye adlandırılan zavallı insanlar, pazarlarda basit bir mal alıp sat­mak gibi, açık artırmayla satılıyordu! Efendi, kölesine her türlü hakareti, zul­mü yapma ve her türlü işte çalıştırma yetkisine eksiksiz sahipti!

Bu derin vahşete ve kadirbilmezliğe son verecek birine, insanlık âleminin şiddetle ihtiyacı vardı. Bir güneş gibi şefkat ışığını hiç kimseden esirgemeyecek bir rehbere insanlık muhtaçtı.

Mezhep Kavgaları Sürüp Gitmekteydi

Hıristiyan devletlerde, Hz. İsa’nın tebliğ ve telkin ettiği “tev­hid” akîdesi, ye­rini bâtıl “teslis” inancına bırakmıştı.

Papazlar, Hz. İsa’nın tebliğ ve telkin ettiği din yerine, apayrı bir din mey­da­na getirmişlerdi.

Diğer devletlerde de olmakla birlikte, hususan Doğu Roma İmparator­lu­ğu’nda din adına akıl almaz zulüm ve işkencelere başvuruluyordu. Misâl ol­sun diye tarihçiler, Patrisiyen Fokas’­ın, Hıristiyanlığa zorla döndürülmekten kurtulmak için kendisini zehirlemiş olduğu hadisesini ibret nazarlarına su­narlar.[4]

İran’da hâkim olan Mazdeizm dininden dönenler veya bu dine ihanet eden­ler ölüm cezasına merhametsizce çarp­tırılıyorlardı. Göz çıkarma, çarmıha ger­me, taşa göm­me, aç susuz bırakarak ölüme terk etme, alışılagelmiş ölüm şekil­leri arasında yer alıyordu.

Konfüçyüs’le Çin, medeniyette ilerlemişken, Saadet Güneşinin parlaması arefesinde en karışık günlerini yaşıyor, yıkılmayla karşı karşıya bulunuyordu. Kardeş kavgaları, dinmek bilmez bir hal almış­tı. Mezhep ayrılıkları yüzünden halk birbiriyle boğaz boğaza kavga halindeydi.

Habeşistan, İslam’ın zuhuru sırasında, kardeş kavgalarıyla için için kaynı­yordu.

Ahlâksızlık Kol Gezmekteydi

Allah’a imanın verdiği hayâ ve korkudan mahrum, faziletten nasipsiz in­sanlık, her türlü ahlâk dışı davranışta, haysiyet ve namusları ayaklar altına alı­cı âdi hareketlerde serbetçe bulunuyordu.

Kumar, içki, zevk ve sefâ âlemleri, günlük işler arasında yer alıyordu. Ardı arkası kesilmeyen öldürme, zina, gasp ve baskın olayları, insanlık denilen kutsî ve ulvî manayı adeta yeryüzünden silip süpürmüştü.

İşte, tek bir misâli:

Bizans İmparatorluğu’nda ahlâk öylesine silinmiş, öylesine ölü bir unsur haline gelmişti ki bizzat Konstantiniyye Patriği, İmparatorun, kendi öz yeğe­niyle evlenmesinde nikâhını kıyıyordu.[5]

Kadın, alınır satılır basit bir metadan öteye geçmiyordu.

Evet, Milât’tan sonra altıncı asır sonları, yedinci asrın başları, işte böylesine bir vahşet, inkâr, şirk, cehalet ve zulüm asrı durumundaydı. Her türlü anarşi, inançsızlık, sapık inanç çeşitleri, sefahetin her türlüsü, en yoğun bir tarzda bu asırda hükmünü icra ediyordu.

İnsanların yaratılışından bu yana dünya belki böylesine bir sapıklığa, ah­lâksızlığa, vahşet ve dehşete şahit ve sahne olmamıştı!

Mânevî rehberden mahrum insanlık, avare su gibi taştan taşa başını vuru­yor, her vuruşta kalp, ruh, vicdan ve haysiyetinden bir şeyler kaybediyordu. Çaldığı bütün beşerî kapılar, derdine çare olamayacaklarını söylüyor ve yü­züne kapatılıyordu.

Gerçek yaratıcı Yüce Allah’ı bilmemiş, tanımamış ve O’nun peygamberleri vasıtasıyla çizdiği aslî gayeyi bulamamış yeryüzü insanları, adeta birer canavar hüviyetine bürünmüşlerdi. Her an başkasını yutmaya hazır canavarlar misâli, yeryüzünü saldırganlıkları, zâlimlikleri, vurup öldürmeleriyle kana bulamış­lar, her tarafta anar­şi ve huzursuzluk rüzgârını estiriyorlardı!

İnsanlık yetim kalmıştı. Kâinat yaslıydı. Yeryüzü bir mâ­tem meydanını an­dırıyordu. Herkes birbirine düşman, her şey manasız, ruhsuz, gayesiz telâkki ediliyordu!

Gerçek rehberinden yoksun insanlığın vâveylâları arşı çınlatıyor, kâinat zer­resiyle, güneşiyle insanlığın bu acı haline adeta ağlıyordu!

Hülâsa, bütün dünyayı kesif bir şirk, cehil, küfür, zulüm ve ahlâksızlık bu­lutu kaplamış bulunuyordu.

Bunun taptaze, mânevî bir güneşin gözler, ruhlar, vicdanlar kamaştıran eş­siz ışıklarıyla bir kere daha yırtılması, dünyanın bir kere daha aydınlığa ka­vuşması gerekiyordu!

O Saadet Güneşi, bütün haşmetiyle insanlık ufkunda doğmalıydı ki insanlı­ğın yüzü gülsün. Kâinat zerresiyle, güneşiyle, dağıyla, taşıyla, insanıyla, hay­vanıyla manasız, abes ve gayesiz telâkki edilmekten kurtulsun. Her şeyin ya­zılmış ve ibret nazarlarına arz edilmiş, Allah’ın birer mektubu olduğu bilinsin, idrak edilsin. İnançsızlığın yerini tertemiz iman, zulmün yerini adalet, huzur­suzluğun yerini huzur, cehaletin yerini ilim, ızdı­rabın yerini saadet alsın. İna­nan herkes dost ve kardeş olsun. Kâinatın hiddeti sevince dönsün. Yıldızlar gülsün, zerreler cezbeye tutulmuş mevlevî gibi raksa gelsin. Güneşle ay, yerle gök, aşk ve şevk içinde memuriyetlerine devam etsin.

İnsan da, yaratılışının, yokluk karanlıklarında varlık âlemine misafir edil­miş olmanın asıl hikmet ve gayesinin, Cenab-ı Hakk’ı tanımak ve O’na iman edip, ibadet etmek olduğunu bilsin. Böylece, hakikî huzur ve gerçek saadete kavuşmuş olsun!


_______________________________________________________________________

[1] Prof. Harun Han Şirvanî, İslam’da Siyasî Düşünce ve İdare, Terc.: Kemâl Kuşçu, s. 8.
[2] Prof. Harun Han Şirvanî, a.g.e., s. 10.
[3] Prof. Harun Han Şirvanî, a.g.e., s. 11.
[4] Prof. Harun Han Şirvanî, a.g.e., s. 11.
[5] Prof. Harun Han Şirvanî, a.g.e., s. 11.

Arabistan’ın Durumu

Dünya haritası üzerinde siyasî, coğrafî ve ticarî açıdan mühim bir yer işgal eden Arabistan’ın da, diğer dünya ülkelerinden farklı bir tarafı kalmamıştı. Orada da —lisan ve edebiyat istisna edilirse— her şey çağırından çıkmış, bü­tün müesseseler bozulmuştu.

Kısaca göz atalım:

Dinî Durum

İnanç yönünden Arabistan, kelimenin tam manasıyla anarşi içinde kıvranı­yordu. Garip itikadlar burada da kol geziyordu.

Bir kısmı tamamen inkârcı idiler. Dünya hayatından başka hiçbir şeyi kabul etmiyorlar,“Bi­zim için dünya hayatından başka bir hayat yoktur; yaşarız ve ölürüz. Bizi öldüren, zamandan başka bir şey değildir”[1]diyerek, güya keyiflerince hayat sü­rüyorlardı!

Resûl-i Ekrem Efendimize vahiy gelmeye başlayınca, Kur’an-ı Kerim’inde Cenab-ı Hak, bu inancı taşıyanlara şöyle hitap edecektir:

“Ey Resûlüm! Onlara de ki:

“‘Sizi Allah diriltiyor, sonra sizi O öldürecek. Sonra da sizi, vukuunda şüp­he olmayan kıyamet günü (diriltip bir araya) toplayacak yine O’dur. Fakat in­sanların çoğu bu gerçeği bilmez.’”[2]

Yine o zaman Arapların bir kısmı Allah’a ve ahiret gününe inanıyor, ancak insandan bir peygamberin olacağını kabul et­mi­yor­lar­dı.

Kur’an, şu ayetiyle, bu inanç sahiplerinin hallerini anlatıyor:

“Mekkelilere doğru yolu gösteren Peygamber, onlara Kur’an’la geldiği za­man, insanların iman etmelerine, ancak şöyle demeleri mani oldu:

“‘Allah, bir insanı mı peygamber gönderdi?’”[3]

Peygamberin insan nev’inden gelmiş olmasını akıllarına sığdıramayıp, bir meleğin bu vazifeyle gönderilmesini arzu eden bu gürûha yine Kur’an, şu ayetiyle cevap vererek, isteklerinin ne kadar mantıksız olduğunu ilan edi­yordu:

“(Ey Resûlüm! Mekkelilere) Şöyle de:

“‘Eğer insanlar gibi yeryüzünde yürüyüp duran melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber gönderirdik.’”[4]

Diğer bir kısmı ise, Allah’ın varlığını kabul edip inanıyor, ancak ahiret ha­yatını, öldükten sonra dirilme gerçeğini, oradaki ceza ve mükâfatı kabul etmi­yordu.

Kur’an-ı Kerim, bu gruba da şu ayetiyle işaret eder:

“(Nutfeden) yaratılışını unutarak, bize bir de misâl getirdi: ‘Bu kemikleri kim diriltir, onlar çürüyüp dağılmışken?’ dedi.”[5]

Bu haddini bilmezlere de şu şekilde cevap veriliyordu:

“(Ey Resûlüm!) De ki:

“‘Onları ilk defa yaratan, diriltir ve O, her yaratılanı tamamıyla bilir.’”[6]

Bir kısmı ise, puta tapıyorlardı ve bunlar, çoğunluğu teşkil ediyordu. Hem taştan, tahtadan, hatta zaman zaman helvadan yaptıkları putlara tapıyor, hem de şöyle diyor­lardı:

“Biz, putlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz!”[7]

Evet, Arapların ekserisi taştan, tahtadan, zaman zaman sefere çıkarken de helvadan yaptıkları putlara tapıyor, onlardan medet ve yardım umacak kadar zavallı bir vaziyete düşmüş bulunuyorlardı. Yeryüzünün ilk tevhid evi Beytullah’ı, bu inançlarının eseri olarak 360 adet putla doldurmuşlardı.

Bütün bunlar yanında, Arabistan’da Hz. İbrahim’in tevhid dininin izlerine de rastlanıyordu. Gaflete ve aradan uzun zaman geçmesine rağmen silinmeyen bu dinî izlerle amel edenlere, Hz. İbrahim’e nisbetle “Hanifler” denilirdi. Zira, Kur’an-ı Kerim’de “Hanif” tâbiri Hz. İbrahim için kullanılır: “İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan… O, Hanif Müslüman idi.”[8]

Hanifler diye anılan bu insanlar, putlara nefret beslerler, Allah’ın varlık ve birliğine inanırlardı. Nitekim putlardan birinin şerefine kurulan bir panayırda Varaka b. Nevfel, Ubeydullah b. Cahş, Osman b. Hüveyris, Zeyd b. Amr adındaki şahıslar, haddizâtında cansız, dilsiz, sağır, zarar veya menfaat vermekten mahrum birtakım putlara secde edip hürmet göstermeyi zillet saymışlar ve bunu açıkça ilan etmişlerdi.[9]

Yine akıl ve fikirlerini çalıştırarak, birtakım cansız putlara tapmanın mana­sızlığını idrak edip bu bâtıl itikada karşı mücadele verenler de vardı. Taif hal­kı­nın reisi ve Arapların meşhur şâirlerinden Ümeyye b. Ebî Salt, bunlardan bi­riydi. Bu zât, Câhiliyye devrinde mukaddes kitapları okumuş, putperestliği terk ederek Hz. İbrahim’in dinine girmişti.

“Bismike Allahümme” tâbirini ilk defa bu şâir bulmuştu. Sonra bu tâbir Arapların hoşuna gitmiş ve kitaplarının evveline de yazmaya başlamışlardır.

Şiirlerinde bir peygamberin lüzumundan bahseder, insanlık için nübüvve­tin kat’î bir ihtiyaç olduğunu beyan ederdi. Araplardan bir peygamberin zuhur edeceğini, geç­miş mukaddes kitaplardan öğrendiği için, o makamı kendisi ar­zu ediyordu. Buna binaendir ki Efendimize risâlet vazifesi verilince, haset ve kıskançlığının esiri oldu ve onu tasdik etmedi. Hatta Bedir Muharebesi’nde öl­dü­rülen müş­rikler için mersiyeler söyledi.[10]

Hicret’in 2. senesinde iman etmeden ölen Ümeyye hakkında, Hz. Resûl-i Ekrem’den birkaç hadis de rivayet olunmuştur.

Efendimiz bir gün, terkisinde Şerîd b. Süveyd’le gidiyor­du. Sahabeye, “Ümeyye’nin şiirlerinden bir şey biliyor mu­sun?” diye sor­du.

“Evet, biliyorum” cevabında bulunan sahabe, arkasından da Ümeyye’nin şiirinden beyitler okudu. Okunanları pek beğenen Efendimiz, Şerid’den (r.a.) biraz daha okumasını istedi.

Sahabe, kasideyi okuyup bitirdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, şöyle bu­yurdular:

“Ümeyye, Müslüman olmaya yaklaşmıştır.”[11]

Bir diğer rivayete göre ise, “Ümeyye’nin şiiri iman etmiş, fakat kendisi da­lâlette kalmıştır”[12]buyurdular.

Bu meyanda adından bahsedeceğimiz bir başkası da şüp­hesiz, meşhur Arap hatiblerinden Kuss b. Saide’dir. Efen­dimizin peygamberliğinden haber veren bu zâtın hutbesinden ileride bahsedeceğiz.

Putlar

Mekke’ye ilk defa put getirmenin de bir hikâyesi var:

Amr b. Luhay, şehre ilk defa putu getirip, halkı putlara tapmaya teşvik eden adamdır.[13]

Amr Şam’a gittiği bir sırada, Maab denilen yere de uğrar ve burada Hz. Nuh’un sülâlesinden bir kabilenin putlara taptığını görür. Bunların ne işe ya­ra­dığını, niçin kendilerine taptıklarını sorunca da, “Bunlardan yardım isteriz, yardım ediliriz; yağmur isteriz, yağ­mu­ra kavuşuruz” cevabını alır.

Bunun üzerine Amr, Mekke’ye götürmek için bir put ister. İsteğini kabul ederler ve kendisine Hübel adını taşıyan putu verirler.[14]

Amr, Hübel’i Mekke’ye getirir ve diker; halkı, bu puta tap­maya teşvik eder. Câhil halk bu teşvike kapılarak Hübel’e tapmaya başlar.

İşte, Mekke’ye ilk defa put getirme ve burada puta tap­ma hikâyesi böylece başlamış oldu.

Her Kabilenin Ayrı Putu Vardı

Bundan sonra putperestlik Mekke’de yayılmaya başladı. Her kabilenin de kendisine âit putları vardı.

Ku­reyş, en büyük put olarak Uzzâ’yı kabul eder ve ona hürmet ederdi.

Evs ve Hazreç kabilelerinin taptığı put, Menat adını taşıyordu. Bu put, Mekke ile Medine arasında Müşellel denilen yerde bulunuyordu. Sonraları bu iki kabile Me­nat’­tan başka, Lât ve Uzzâ putlarına da tapmaya başlamışlardı.

Kelb kabilesinin putu Vedd idi ve Dûmetü’l-Cendel denilen mevkide bulu­nu­yordu.

Huzeyl kabilesi, Suva putuna tapardı ve bu put Gatafan mevkiin­de idi.

Hemdan kabilesinin bir kolu olan Hayvan boyu, Yauk putuna tâzim ederdi. Bu put, Hemdan civarında bulunuyordu.

Tayy ve Mezhiç kabilelerinin putu, Yeğûs idi; Him­ye­rî­le­rin­ki ise, Nesr…

Bekroğulları ve Kinâne kabilelerinin putu ise, Sa’d idi.[15]

İşte, yukarıda saydığımız kabileler, adlarını verdiğimiz bu putlara tapar, onlardan yardım diler, yağmur ister, zafer talep ederlerdi. İtikadlarınca, cansız, ruhsuz, taştan veya ağaçtan olan bu cisimler, isteklerini yerine getirme güç ve kuvvetinin sahibi bulunuyorlardı.

Hâlbuki, her aklı başında insan bilir ve kabul eder ki cansız, ruhsuz cisim­lerden insana ne zarar gelir, ne de fayda… Onlarda insana yardım edecek ne güç vardır, ne de kuvvet…

Ne var ki o zamanın Arapları bu gerçeği düşünemeyecek kadar muhake­meden mahrum bulunuyorlardı.

İşte, Allah Resûlü Hz. Muhammed (a.s.m.), inanç yönünden böy­lesine ce­halet ve dalâlet içinde kıvranan bu insanları ilim ve hidayet nuru ile kurtar­maya geliyordu. Onlara nur ve huzur vermek vazifesini yüklenecekti.

Ahlâkî Durum

Câhiliyye devrinde Arabistan, ahlâkî cihetten de tam bir sefâlet içindeydi. Cemiyete hâkim olan, süflî arzu ve emeller idi. İçki, kumar, zina, yalan, hırsız­lık, zulüm, hülâsa ahlâksızlık nâmına ne varsa yarımadanın dört bir yanında hüküm sürüyordu.

Zulüm, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız bir kırbaçtı. Kuvvetli olan, aynı zamanda haklıydı. Kuvvetli olan, zayıf ve güçsüzlere istediğini zorla yaptırabiliyordu. İnsana ve onun hayatına bir sinek kadar bile önem verilmi­yordu. Yapılan baskınlarla yakalanan insanlar, işkenceler altında inim inim in­letilerek öldürülüyorlar veya pazarlarda basit bir mal gibi köle olarak satışa çı­karılıyorlardı.

Kadın, elde basit bir meta, alınır satılır âdi bir mal telâkki ediliyordu. Genç cariyeler, fuhuşa teşvik edilerek, hatta zorlanarak, sırtlarından para kazanma yoluna gidiliyordu. Kur’an, insan haysiyetine yakışmayan bu hareketten bah­sediyor ve onları, insan hayatına hürmeti katleden bu çirkin âdetten nehye­di­yordu:

“… Dünya hayatının geçici menfaatini kazanacağız diye, cariyelerinizi fuhuşa zorlamayın; hele iffetli olmak isterlerken… Kim onları zinaya mecbur ederse, muhakkak ki Allah bu mecbur edilişlerinden ve tevbelerinden sonra onlar (o cariyeler) hakkında Gafûr’dur [çok affedicidir], Rahîm’dir.”[16]

Bir kadın, birkaç erkekle birden müşterek hayat yaşayabiliyordu. Böyle bir kadın, evinin damına diktiği bir işaretle, kendisini halka ilan ediyordu.

Üvey anne, babanın terekesi arasında ev eşyasıymış gibi oğula miras olarak intikal ediyordu.

Kız Çocuğunu Diri Diri Gömme Âdeti

Çöl Araplarının bir kısmı kız çocuklarının dünyaya gelmesini bir felâket, bir yüz karası sayarlardı. Bu sebeple, doğan çocuk kız olunca, bazen kimsenin görmesine bile fırsat verilmeden gaddar babaları tarafından diri diri toprağa gömülüyor veya kuyulara atılıyorlardı.

Bu gaddarca hareketlerine sebep olarak hayalî bazı gerekçeleri gösteriyor­lardı:

Diyorlardı ki:

”Bunlar bir gün gelip şerefimizi lekeleyecekler veya sefâlete düşeceklerdir. Ayrıca maişet cihetiyle de bize yük olacaklar ve rı­zık­la­rı­nı temin edemeyece­ğiz.”[17]

Bazen de anneler, doğum yaklaşınca çukur kazdırırlardı. Dünyaya gözlerini açan yavru kız ise, hemen çukura atılır, üzeri toprakla örtülürdü.

Babalar, öldürmeyi kararlaştırdıkları kızlarını, altı yaşına gelince, güzel el­biseler giydirerek, sanki akraba ziyaretine gidiyorlarmış gibi çöle götürürlerdi. Zavallı çocuk, orada daha ön­ce kendisi için hazırlanmış mezara bırakılır, üze­rine de toprak atılarak diri diri gömülürdü.

Gömmek istemedikleri kız çocuklarına ise, kalın yün kumaştan bir cübbe giydirip, onlara deve veya koyun çobanlığı yaptırarak ce­mi­yetten tecrit etme yoluna giderlerdi.

Kur’an-ı Kerim, çöl Araplarının bu çirkin ve vahşet saçan âdetlerini şu aye­tiyle bize haber verir:

“Onlardan birine, kız doğum haberi müjdelendiği zaman, öfkelenerek yüzü kararıyor. Verilen müjdenin bıraktığı kötü tesirle utanıp kavminden gizleniyor. Acaba o çocuğu zillet ve horluğa katlanarak saklayacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak ki hüküm verdikleri şeyler ne kötü!”[18]

Câhiliyye zamanında bu çirkin âdete tevessül etmiş biri, bilâhare İsla­mi­yet­le müşerref olduktan sonra gözyaşları arasında Re­sû­lul­lah’­a bu du­rumunu şöyle anlatmıştı:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Biz, Câhiliyye devrini de yaşamış insanlarız. Putlara tapar, çocuklarımızı öldürürdük. Benim de bir kızım vardı. Çağırdığım zaman ya­nıma sevinçli sevinçli gelirdi.

“Bir gün, yine onu çağırmıştım. Koşarak geldi, arkama düştü. Kendisini evi­mizden pek uzak olmayan bir kuyumuza götürdüm. Elinden tutup kuyuya atı­verdim.

“Onun, bana son sözleri şu oldu:

“‘Babacığım! Babacığım!’”

Kâinatın Efendisi, tasvir edilen vahşetengiz manzara karşısında kendisini tutamamış ve ağlamıştı. Öyle ki mübarek gözlerinden akan yaşlar sakalını ıs­lattı. Sonra da şöyle buyurdular:

“Şüphesiz, Allah yeniden yapmadıkça Câhiliyye icabı olarak yap­tıklarınızı orada bırakır, İslamiyet devrine geçirmez.”[19]

İşte, o zamanlar şefkat ve merhamet denilen yüce hasletler, ruh, kalp ve vic­danlardan böylesine sökülüp atılmıştı. Zaten, Kâinat Sultanına gerçek ima­nın bulunmadığı bir kalpte, o sultandan korkunun bulunmadığı bir vicdanda, şef­kat, merhamet ve faziletin yeri olmaz ki!

Siyasî Nizam

Câhiliyye devrinde Arabistan, siyasî bir nizam ve içtimaî bir düzenden de mahrum bulunuyordu. Ahalinin ekserisi göçebe hayatı yaşıyordu. Kabilelere bölünmüşlerdi.

Kabile, içtimaî düzenlerini kendi aralarında temin eden bir toplumdur.

Bu göçebeler, devamlı surette birbirleriyle çekişme halinde idiler. Her an başkasına saldırmaya, gayrın malını talan etmeye, namusunu lekelemeye hazır bir hayat tarzı içinde bulunuyorlardı. Baskın ve yağmacılığı, adeta kendileri için bir geçim vasıtası kabul etmişlerdi. Kendilerine düşman olan kabileye bas­kınlar düzenler, develerini sürüp götürürler, kadın ve çocuklarını esir alırlardı.

Aralarında düşmanlık eksik olmazdı. Bir kabilenin diğerine yaptığı kötü­lükleri, karşı kabile de aynıyla yapmaya uğraşırdı.

Harp, baskın, çarpışma, ruh ve hayatlarına öylesine işlemişti ki başka kabi­leler arasında üzerlerine saldıracak kabileler bulamazlarsa, birbirleriyle sava­şırlardı. Şâir Kutamî, bu hususu, “Kardeşlerimizden olan Bekrlerden baş­kasını bulamazsak, onlara saldırırız!”[20]beytiyle anlatmak ister.

Öteden beri, kabileler ve aşiretler halinde yaşıyorlardı. Merkezî bir hükû­met etrafında toplanmayı düşünmemişlerdi. Bu sebeple, yarımada, me­denî ve sosyal kanunlardan mahrum bu­lunuyordu. Bu yüzden de karşılıklı zulümler eksik olmuyor, çarpışmalar, vuruş­malar devam edip gidiyordu. İste­yen istedi­ğini, gücü yettiği tak­dir­de yapabiliyordu. Güçlünün ve itibarlının yaptıkları daima yanına kâr kalırdı.[21]

Edebî Durum

Bütün bunlar yanında, inkârı mümkün olmayan bir gerçektir ki İslamiyetin zuhuru sırasında Araplar, edebiyat, belâgat ve fesahat konularında tekâmülün zirvesinde bulunuyorlardı. Bu hususta ken­dileriyle boy ölçüşecek, yer­yüzünde hiçbir millet mevcut değildi.

Şâir ve şiir onlar için her şeydi. Çünkü şiir, atalarının cemiyet hayatını, âdet ve inançlarını aksettiren tek güvenilir ayna idi.

Cemiyette şâirler, büyük değer sahibi idiler ve büyük hürmet görürlerdi. Öyle ki kabilelerinde güçlü bir kahraman yerine bir şâirin çıkmasını her zaman tercih ederlerdi. Zira, yegâne gayeleri olan şöhreti, en güzel şekilde yayabile­cek olan, ancak şâirdi. Yılandan korkar gibi, şâirlerin hicivlerinden çekinir ve korkarlardı.

Şâirler, onlar tarafından birer kahraman kabul ediliyordu. Öyle ki bir şâirin bir tek sözü üzerine kabileler birbirleriyle kıyasıya çar­pı­şıyorlardı. Yine bu şâi­rin bir tek sözüyle de, yıllardan beri birbirleriyle kanlı bıçaklı olanlar bir anda barışabiliyorlardı.

Eski zamanda şiire, “Arabın Defteri” deniliyordu. Zira, Arapların ahlâk ve âdetleri, diyanet ve akîdeleri, ancak şiirle biliniyor ve onunla nesilden nesile in­tikal edip geliyordu.

Bu devirde, şiiri besleyen ve teşvik eden birçok unsur vardı. Güç­lü bir şâir, hem kendisi hem de kabilesi için itibar sağ­lıyordu.

Yine muayyen zamanlarda kurulan panayırlar, şiirin gelişmesinde büyük rol oynuyorlardı. Kurulan bu panayırlar, bir nevi edebiyat şöleniydi. Panayır­larda, jüri huzurunda şiir ve hitabet müsabakaları düzenlenirdi. Çeşitli yerler­den gelen şâirler ve hatibler, burada şiirler okur, hitabelerde bulunurlar, bir­birlerine üstün gelmek için bütün güçlerini ortaya koyarlardı. Üstünlük sağla­makla da son derece iftihar ederlerdi.

Sonunda, jüri tarafından birinci seçilen şiir, keten bez üzerine altın yaldızla yazılarak Kâbe duvarına asılırdı.

Taif’le Nahle arasında bulunan Sûk-i Ukâz, panayırların en büyüğü idi. Ço­ğunlukla şiir yarışmaları burada tertip edilirdi.

Panayırlar, aynı zamanda bir çeşit fuar mahiyetini de taşıyordu. Bütün ka­bilelerin bir araya geldiği ticarî, içtimaî ve siyasî faaliyet sa­halarıydı. Zilhicce ayında açılan panayırlar, yirmi gün devam ederdi. Esirini fidyeyle kurtarmak, davasını halletmek, düşmanını bulmak, şiir okumak, hutbe irad etmek isteyen herkes bu panayırlara koşardı. “Şiire bu derece önem verilmiş olması, dilin en ince şekilde incelenmesi sonucunu hazırlamıştır.” Böylece, İslam’ın zuhuru sı­rasında Arabistan’da edebiyat, fesâhat ve belâgat, zirveye ulaşmıştı. Adeta, gö­rünmez bir el, zihinleri ve ruhları, Kur’an-ı Mu’­ci­zü’l-Beyan’ın insanüstü üslû­buna hazırlıyordu.

Arapların bu mümtaz hususîyeti haiz bulunmaları sebebiyledir ki Kur’an-ı Azîmüşşan, edebiyat, belâgat ve fesahatin zirvesinde nâzil oluyordu. Bu fesa­hat ve belâgati, i’caz [mucizeliği] ve icazı [vecizliği] ile Arap edip, şâir ve ha­tib­lerini mua­razaya davet ediyor ve onlara meydan okuyordu. Fakat onlar, çok geçmeden bu eşsiz kelâma nazire [benzer] getirmenin mümkün olmadığını an­ladılar ve susmak mecburiyetinde kaldılar.

Kur’an’ın üslûbu öylesine veciz, öylesine tatlı, öylesine fesih ve beliğ idi ki bu işi iyi bilen Araplar, hayretlerini gizleyemi­yorlardı. Bir gün, bedevî Arap ediplerinden biri,  فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُayetini duyunca, kendisinden geçercesine secdeye kapan­mıştı.

Hadise, müşrikleri çıldırtacak nitelikteydi. Nefret saçan bakışlarla adamın üzerine vardılar ve öfkeyle bağırdılar: “Sen de mi Müslüman oldun?”

“Hayır…” diye cevap verdi bedevî edip: “Ben sadece bu ayetin belâgatine secde ettim!”[22]

İmriü’l-Kays, Muallaka şâirlerinden biriydi. Bir gün kız kardeşi

  ayetini işitince, doğruca Kâbe’ye vardı ve “Artık kimsenin söyleyecek bir şeyi kalmadı. Bu belâgat karşısında kardeşimin şiiri de duramaz!” diyerek, kar­deşinin en üstte asılı bulunan kasidesini duvardan indirdi. En meşhur kasi­de­nin kal­dırıldığı görülünce, diğer Muallakat da birer birer indirildi.[23]

Câhiliyye devrinin en meşhur ve en eski şiir örnekleri, şüphesiz “Mual­la­kat-ı Seb’a [Yedi Askı]” şiirleridir. Bu şiirler, dilden dile dolaşmış, asır­lar son­rasına kadar varmıştır. Kuvvetli bir görüşe göre bu şiirler, Hammadü’r-Râviye tarafından toplanmıştır.

Şiirleri Kâbe duvarına asılan şâirler şunlardır:

İmriü’l-Kays, Tarafe, Lebîd, Zuheyr, Amr b. Gülsüm, Antere (veya Nâbiğa), Hâris b. Hiliza (veya A’şâ).[24]

İşte, Efendiler Efendisi Hz. Muhammed’e, peygamberlik vazifesi verileceği sırada Arabistan’ın dinî, ahlâkî, siyasî, içtimaî ve edebî manzarası böyleydi.

Bu dehşet ve vahşet saçan manzarayı değiştirecek bir zâta elbette ihtiyaç vardı. O zât da ezelî kaderin hükmüyle tespit edilmişti: Hz. Muhammed (a.s.m.).

O, beraberinde getirdiği nurla dünyanın maddî mânevî şeklini değiştire­cekti. insanların yüzlerini dünyadan ahirete, fani sevgililerden Mahbub-u Bâ­kî’ye çevirecek ve bunun­la insanı maddî mânevî saadete erdirecekti.

Allah tarafından peygamber olarak vazifelendirilecek olan bu zât, insanla­rın başı boş olmadığını, kâinatta atom­dan güneş sistemlerine, yıldızlardan ga­lâksilere kadar her şeyin kutsî bir gaye için dönüp dolaştıklarını, kâinatın umum heyetiyle ulvî bir maksada hizmet ettiğini bildirip ilan edecek olan zâttı.

Bu zât, ahlâksızlık çamurunda boğulmaya yüz tutmuş insanlığı, en güzel ahlâkı ders vererek kurtaracak zâttı.

Bu zât, “Kâinat niçin var edilmiş, insanlar nereden gel­miş, niçin gelmiş ve nereye gidecekler?” gibi suallere en gü­zel cevapları verecek zâttı.

Bu zât, insanın sahibi Allah’ın, insanlardan neleri istediğini, râzı olduğu ve olmadığı şeylerin neler olduğunu gayet açık bir şekilde beyan edecek zâttı.

Bu zât, yalnız bir kavme, bir millete değil, bütün insanlığa, Allah’tan aldığı emirleri bildirecek, ilan edecekti.

İşte, bütün dünya gibi, Arabistan Yarımadası da böylesine büyük vazifeleri yerine getirecek zâtın ortaya çıkmasını dört gözle bek­liyordu!


___________________________________________________________________________________

[1] Câsiye, 24.
[2] Câsiye, 26.
[3] İsrâ, 94.
[4] İsrâ, 95.
[5] Yâsin, 78.
[6] Yâsin, 79.
[7] Zümer, 3.
[8] Âl-i İmrân, 67.
[9] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 237-238.
[10] Bağdadî, Muhammed Fehmi, Tarih-i Edebiyyat-ı Arabiyye, c. 1, s. 19.
[11] ez-Zebidî, Tecrit Tercemesi, c. 10, s. 38-39.
[12] Bağdadî, Muhammed Fehmi, a.g.e., c. 1, s. 43.
[13] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 79.
[14] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 79.
[15] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 80-84.
[16] Nur, 33.
[17] En’am, 151.
[18] Nahl, 58-59.
[19] Darimî, Sünen, c. 1, s. 3-4.
[20] Ahmed Emin, Fecrü’l-İslam, Terc.: Ahmed Serdaroğlu, s. 37.
[21] Ahmed Emin, Fecrü’l-İslam, s. 37-38.
[22] Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, c. 1, s. 78; Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 350.
[23] Ahmed Cevdet Paşa, a.g.e., c. 1, s. 79; Bediüzzaman Said Nursî, a.g.e., s. 416.
[24] Ahmed Emin, a.g.e., s. 102.

Kuss Bin Sâide, Efendimizin Peygamberliğini Haber Veriyor

Kâinatın Efendisine peygamberlik vazifesinin verilmesinden bir­kaç yıl ön­ceydi.

Arapların Câhiliyye devrinde iki meşhur panayırından biri olan Hicaz’daki “Sûk-i Ukâz“ renk renk yüzlerce insanla dolup taşmıştı. İçlerinde pek çok Arap beliğleri de vardı. Bu sırada, kızıl tüylü bir deve üstünde yüz yaşını aşmış bir pir-i fani peydahlandı. Gözleri çukura kaçmış, yaşlılıktan iki büklüm olmuş, fakat ruhu aydınlık bu süvari, İyad kabilesinin büyüğü Kuss b. Saide idi. Cenab-ı Hakk’ın varlık ve birliğine, haşir ve neşre inanan Kuss, Arapların şâiri, hatibi ve hakîmi idi. Fesahatiyle dillere destan olmuş bu zât, dikkat kesilmiş ve derin bir sükûta dalmış yüzlerce insana beligane şöyle hitabediyordu:

“Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz! İbret alınız! Yaşayan ölür, ölen fena bulur! Olacak neyse olur. Yağmur ya­ğar, otlar biter; çocuklar doğar, an­ne­lerinin ve babalarının yerini alır. Derken, hepsi ölüp gider! Hadiselerin ardı ar­kası ke­silmez; hepsi birbirini kovalar. Kulak tutunuz, dikkat kesiliniz; gökte haber, yerde ibret alınacak şeyler var. Yeryüzü bir büyük dîvan, gökyüzü yük­sek bir tavan. Yıldızlar yürür, denizler du­rur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar? Yoksa, orada kalıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim, yemin ederim ki Allah’ın indinde bir din vardır ki şimdi içinde bulunduğunuz dinden daha sevgilidir! Ve Allah’ın gele­cek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakındır. Gölgesi başınızın üstüne geldi! Ne mutlu o kimseye ki ona iman eder; o da kendisine hidayet eyleye! Yazıklar olsun, ona isyan ve muhalefet edecek bedbahta! Yazıklar olsun, ömür­leri gafletle geçen ümmetlere!

“Ey insanlar! Hani ya babalar, dedeler, atalar? Nerede soy sop? Hani o süs­lü saraylar ve mermer binalar yükselten Âd ve Semûd kavimleri? Hani ya, dünya varlığından gururlanıp da kavmine, ‘Ben sizin en büyük Rabbiniz değil miyim?’ diyen Firavun’la Nemrud? Onlar, zenginlikçe, kuvvet ve kudretçe siz­den çok daha üstün idiler. Ne oldular? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti, dağıttı. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp ıssız kaldı. Yerle­rini yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın, onlar gibi gaflete düşmeyin, on­ların yolundan gitmeyin! Her şey fanidir; bâkî olan, ancak Allah’tır. Ki O, bir­dir, şeriki ve nâziri yoktur! İbâdet edilecek, ancak O’dur. Doğmamış ve do­ğur­mamıştır! Evvel gelip geçenlerde, bize ibret alacak şey çoktur! Ölüm bir ır­mak­tır. Girecek yerleri çok, ama çıkacak yeri yoktur! Büyük küçük hep göçüp gidi­yor! Giden geri gelmiyor! Kat’î bildim ki herkese olan, size ve bana da ola­cak­tır.”[1]

Gariptir ki bu muazzam hitabesini verip, Hâtemü’l-Enbiya’­nın pek yakında geleceğini haber veren Kuss b. Saide, o anda kendisini dikkatle dinleyenler ara­sında, geleceğinden söz ettiği zâtın bulunduğundan habersizdi!

Câhiliyye devrinde Cenab-ı Hakk’ın kalplerine hidayet ihsan ettiği bahti­yarlardan biri olan Kuss b. Saide’nin bu hitabesinden az zaman sonra Kâinatın Efendisine nübüvvet ve risâlet geldi.

Fakat Kuss, bu sırada hayata gözlerini yummuştu. Haliyle, pek yakında ge­leceğini müjdelediği Efendimizle görüşmek kendisine nasip olmadı.

Aradan yıllar geçti…

Benî İyad’ın muvahhid ve Hz. İsa’nın dinine mensup bulunan büyüğü Câ­rûd b. Alâ adındaki zât, kavminin ileri gelenleriyle birlikte, vasıflarını öğren­mek üzere Re­sû­lul­lah Efendimizin huzuruna vardı. Peygamber Efendi­mize ne ile gönderildiğini sorup öğrendikten sonra, “Seni hak peygamber ola­rak gön­deren Allah’a yemin ederim ki senin vasfını İncil’de buldum. Seni, Meryem’in oğlu müjdeledi. Sana devamlı selam olsun ve seni gönderen Al­lah’a da ham­dolsun. Elini uzat. Ben şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve sen, Allah’ın resûlüsün!” diyerek Müs­lüman oldu. Onu takiben de diğer arkadaşla­rı İslami­ye­te girdiler.[2]

Bu durumdan fazlasıyla memnun olan Fahr-i Kâinat Efendimiz, sordu: “İçinizde Kuss b. Saide’yi bilen var mı?”

Cârûd, “Elbette yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Hepimiz onu biliriz. Hu­susan ben, hep onun yolunda gidenlerdenim!”

Bunun üzerine Resûl-i Zîşan Efendimiz şöyle buyurdular:

“Kuss b. Saide’nin bir zamanlar Sûk-i Ukâz’da bir deve üze­rinde, ‘Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak neyse olur!’ diye okuduğu hutbesi hiç hatırımdan çıkmaz. O, bir hayli söz daha söylemişti. Zannetmem ki hepsi hatırımda kalmış olsun!”

Mecliste hazır bulunan Hz. Ebû Bekir (r.a.) atılarak, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Ben de o gün Sûk-i Ukâz’da hazırdım. Kuss b. Saide’nin söylediği sözler hep hatırımdadır. Müsaade buyurursanız okuyayım!”

Sonra da mezkûr hutbeyi başından sonuna kadar huzur-u Ri­sâ­let­te okudu.

Bunun üzerine heyetten de bir kişi ayağa kalktı ve Kus­s’­un şiirlerinden bir­kaçını daha okudu. Bu şiirlerinde de o, Harem-i Şerif’­te, Hâşimoğullarından Mu­hammed’­in (a.s.m.) peygamber gönderileceğini açıkça zikr ve beyan et­miş­ti.

Bütün bunlardan sonra Re­sû­lul­lah Efendimiz de, Câ­hi­liy­ye devrinde hida­yet yolunu bulmuş bu bahtiyar için şöyle buyurdu:

“Ümit ederim ki Cenab-ı Hak, kıyamet gününde Kuss b. Sai­de’­yi ayrı bir üm­met olarak haşreder!”[3]




____________________________________________________________________

[1] Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, c. 1, s. 62.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 221; İbn Sa’d, Tabakat, c. 6, s. 560; Taberî, Tarih, c. 3, s. 161.
[3] Ahmed Cevdet Paşa, a.g.e., c. 1, s. 62.

Peygamberimiz’e Gaibden Ses Gelmeye Başlıyor

Kâinatın Efendisi, otuz sekiz yaşına girince gaibten bazı sesler duymaya ve bazı taraflarda birtakım ışıklar görmeye başladı. Bazen de kendilerine gaibten “Yâ Muhammed!” diye nidâ ediliyordu.

Fakat Efendimiz, bu garip seslerin ve parlayıp geçen ışıkların ne demek is­tediklerine henüz o sırada tam manasıyla vâkıf değildi. Bununla beraber, bu hadiselerin manasız ve boşu boşuna cereyan etmediklerini biliyordu ve gün­le­rini onları düşünmekle geçiriyordu.

Zaman zaman da sadece muhterem zevcesi Hatice-i Küb­ra’­ya bu sırları anla­tır ve konuşurlardı. O anda yeryüzünde maddî hayatta tek teselli kaynağı Hz. Hatice validemiz de Resûl-i Ekrem Efendimizi bir siyanet meleği gibi koru­yor ve konuşmaları, sohbetleriyle onu teselliye çalışıyordu.

Kâinatın Efendisinin bu hali tam bir sene devam etti.

Sâdık Rüyalar

Kâinatın Efendisi otuz dokuz yaşında iken “sâdık rüyalar” devri başladı. Gündüzün meydana gelecek hadiseler kendilerine geceden, uyku ile uyanıklık arasında bir hal içinde gösteriliyor ve bildiriliyordu. Öyle ki geceden gördüğü rüyalar, o gecenin sabahında şafak aydınlığı gibi berrak ve apaçık ortaya çıkı­yordu.[1]

Peygamber Efendimizi, vahiy almaya bir nevi hazırlama maksadına mebni olan bu durum altı ay devam etti.

Yalnızlık Araması

Kâinatın Efendisinin mübarek ruhu, bu altı aylık devreden sonra artık ta­mamıyla yalnızlık arıyordu. Cemi­yet­ten uzak dur­mak, düşünceleriyle başbaşa kalmak, en büyük arzusuydu. Çünkü ruhu, içinde bulunduğu cemiyetin ah­lâksızlığından, zu­lüm ve zulmetinden sıkılıyordu.

Ona adeta yalnızlık sevdirilmişti. Öyle ki her şeyinden vaz­geçebelir, fakat insanlardan uzak, kâinatla ve kendi tefekkür âlemiyle başbaşa kalmaktan asla vazgeçemezdi.

Bu sebeple, onun Mekke içinde pek durmadığı ve hep insanlardan uzak ıs­sız yerleri seçtiği, buralarda hususî tefekküre daldığı görülüyordu.

Ve bu yalnızlık sırasında, adeta dağdan taştan, yerden gökten, kâinatın ni­çin yaratıldığını, insanların bu dünyaya niçin gönderildiklerini, gaye ve mak­satlarının neler olduğunu soruyordu. Ne var ki bu suallerine ne Hira’nın ka­ya­ları, ne uçsuz bucaksız çöller, ne gündüz âleminin lâmbası güneş, ne gece âle­minin kandili ay, ne pırıl pırıl parlayan yıldızlar ve ne de gelip geçen bu­lut­la­rın hiçbiri cevap veremiyordu. Ve o, bu su­allerine cevap bulamayışın hay­reti için­de gün ve gecelerini geçiriyordu.

Evet, Fahr-i Kâinat’ın mübarek ruhu, zâhiren yalnızlık isti­yor­du; hakikatte ise, kâinatın yaratıcısı Cenab-ı Hak­k’a mu­hatab olmak arzusunu ruhunun de­rinliklerinde taşı­yordu. Yalnızlık içinde sonsuz varlığa kavuşmak arzusuydu bu…

Bu hal, az veya çok, hemen hemen bütün peygamberlerin vahiy almadan az önceki hayatlarında görülmüştür. Hz. Musa, peygamberliğinden önce kırk gün kadar Tur dağında, dünyadan uzak, oruç tutmakla vakit geçirmiştir. Yine Hz. İsa, sâkin bir ormanda kırk gün kadar her şeyden uzak ibadetle meşgul olmuş­tur.[2]

KÂİNATIN EFENDİSİ, HİRA’DA

Sene Milâdî 610.

Kâinatın Efendisi kırk yaşında.

Yıllardan beri devam edip gelen bir âdetleri vardı: Her senenin Ramazan ayını Hira dağının[3]tepe­sindeki mağa­rada tefekkür, ibadet ve dua ile geçirirdi. Burası sessiz ve sâkindi. Tefekkürüyle başbaşa kalması için en müsait yerdi. Cemiyetin bozuk havasın­dan sıkılan mü­barek ruhları bu­rada adeta tenef­füs ediyor ve huzur bulu­yordu.[4]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hira mağarasında rastgele değil, ceddi Hz. İbra­him’in Hanif dini üzere ibadet ve tâatte bulunuyordu.[5]

Ömr-ü saadetlerinin bu kırkıncı senesinin Ramazan ayını da aynı şekilde Hira’da ibadet ve tâatle geçirecekti. Zevcesi Hatice-i Kübra’nın hazırladığı azı­ğıyla Hira dağına doğru ilerliyordu.

Kâinat, o anda adeta Efendisinin attığı her adımı hürmetle takip ediyor ve derin bir sükûnete gömülü duruyordu. Fakat bu sükût ve sükûnet manasız de­ğildi; ibret ve hikmetle doluydu.

Hira Mağarası Nur Dağı
Hira mağarası Nur Dağı

Kâinatın bu manalı sükûtuna, Pey­gam­be­ri­miz de derin düşüncesiyle katılı­yordu ve adeta bir ahenk meydana getiriyorlardı. Sanki kâinat, onun muazzam ruhuna derinden derine fısıldıyordu: “Se­beb-i vücudum, sensin. Manamı da en güzel izah edecek, sensin. Bir kitab-ı Rabbanî olduğumu bildirecek, sensin. Onun için sana min­nettarım, sana hürmetkârım.”

Kâinatın Efendisi, artık sessiz sâkin ve İlâhî tecelli mazhariyetine erecek Hira dağının tepesindeki mağaradaydı. Burada ibadetiyle, tâatiyle, dua ve tefek­kürü ile meşguldü.


_________________________________________________________________________________

[1] Buharî, Sahih, c. 1, s. 6; Müslim, Sahih, c. 1, s. 97; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 2, s. 153.
[2] Seyyid Süleyman Nedvî, Asr-ı Saadet, Terc.: Ali Genceli, c. 1, s. 44-45.
[3] Hira dağı: Resûl-i Ekrem Efendimizin evinin bulunduğu yerden takriben 5 km kadar uzaklık­ta­dır. Mağara ise, dağın tam tepesindedir. Mağaranın üç tarafı ve kemeri, yı­kılmış, yı­ğılmış ka­yalardan meydana gelmektedir. Başı kemere değmeksizin bir ada­mın içinde durabile­ceği kadar yükseklik ve uzunluktadır. Gariptir ki mağaranın uzandı­ğı cihet, kıble istikametidir. Giriş kapı­sı oldukça yüksekte, sadece bir deliktir. Bu­ra­ya kayadan yapılmış birkaç basamakla çıkılarak varılır.
[4] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 252.
[5] Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 260.

İlk Vahiy Tebliğ Ediliyor

Ramazan ayının 16 gecesi geride kalmıştı.

Ve Ramazan’ın 17’si, Pazartesi gecesi idi.

Nur dağı, derin ve manalı bir sessizliğe bürünmüştü. O civarda her şey de onunla birlikte sessiz ve sâkindi. Kim bilir, konuşulacakları dinlemek, söyle­nenleri adeta duyabilmek eşsiz mazhariyetine ermek için… Konuşacak olan ile dinleyene belki de hürmet için!

Gecenin yarısı geçmiş idi ve zaman seher vaktine ayak basmıştı. Bülbüllerin ötmeye başladığı, güllerin bütün güzellikleriyle etrafa koku tebessümleri da­ğıttıkları ve Allah’ı zikredenlerin coşup sonsuz hazza eriştikleri müstesna va­kit!

Vahiy meleği Cebrail (a.s.), en güzel bir insan suretine bürünmüştü. Mis gibi kokularla çevre, buram buram kokmakta idi. Havf ve recâ, heyecan ve sü­kûnet tecellileri iç içe idi.

Cebrail (a.s.), son derece sevinçlidir. Çünkü son resûlle, Pey­gamberler Pey­gamberiyle muhatab olacak, “Ha­bi­bul­lah” unvanını imanı, ibadeti, tefekkürü ve mücâdesi ile hakedecek olan Sultan-ı Levlak’la konuşacak, onunla yüz yüze gelecekti.

Beklenen an gelmişti.

Vahiy meleği Cebrail (a.s.), bu ıssız ve karanlık gecede, güzel bir insan su­retinde, etrafa ışıl ışıl nurlar saçarak göz ka­maştırcı bir aydınlıkla Kâinatın Efendisine göründü. Tatlı, fa­kat gür bir sedâ ile hitap etti:

Kâinatın Efendisini, hayret ve korku sardı. Yüreği ürperiyordu!

ما[Ben okuma bilmem] diye cevap verdi.

Hz. Cebrail, kendilerini kucakladı ve sıkıp bıraktıktan sonra, tekrar, “Oku!” diye seslendi.

Fahr-i Kâinat, aynı cevabı verdi: “Ben okuma bilmem!”

Hz. Cebrail, ikinci kere Kâinatın Efendisini kucakladı ve sıkıp bıraktıktan sonra yine seslendi: “Oku!”

Bu sefer Fahr-i Kâinat, “Ben okuma bilmem” dedi. “Söy­le, ne oku­yayım?”

Bunun üzerine melek, Allah’tan aldığı ve Resûlüne teslim etmeye geldiği Alak Suresi’nin ilk ayetlerini başından sonuna kadar okudu:

“Oku! Seni yaratan Rabbinin adıyla oku! Ki O, insanı, pıhtılaşmış bir kan­dan yarattı. Oku ki senin Rabbin, kalemle yazı yazmayı öğreten, insana bilme­diğini tâlim eden, bol kerem ve ihsan sahibidir.”[1]

Heyecan ve haşyetin son haddinde, Kâinatın Efendisi, bizzat konuştuğu li­sanla nâzil olan ayetleri kelimesi kelime­sine tekrar etti. Artık inen ayetler Allah Resûlünün hem diline, hem kalbine yerleşmişti.

O andaki vazifesi sona eren Hz. Cebrail de birdenbire kayboluverdi.

“Beni Örtünüz!”

İlâhî vahye muhatab olmanın verdiği heyecan ve haşyetle titreyen Allah Resûlü, mağaradan çıktı ve Mekke’ye doğru hareket etti.

Yolda birçok gariplikle karşılaştı. Dağ, taş ve ağaçlar, “Esselamü Aleyke Yâ Re­sû­lal­lah!” diyerek onu selamlıyor ve yüksek vazifesinden dolayı tebrik edi­yorlardı.

Evine varan Peygamber Efendimiz, karşılaştığı hadisenin azameti ve haş­yeti karşısında adeta konuşamaz hale gelmişti.

Kendisini merak içinde karşılayan vefakâr zevcesi Hatice-i Kübra’ya sadece, “Beni örtünüz, beni örtünüz!” diyebildi.[2]

Sâdık zevce, bu emri alınca, yüzündeki başkalığı sezmesine rağ­men, hiçbir şey sorma cesaretini gösteremeden Kâinatın Efendi­sini şefkat ve hürmetle ya­tağına yatırdı ve üstüne örtüler örttü.

Hira’da yalnızlık arayan Fahr-i Âlem, şimdi de evinde ruh ve dü­şün­cele­riy­le başbaşa idi.

Bir müddet sonra uyandılar. Bir nebze olsun rahata ve sükûnete kavuştuk­ları belli idi. Hatice-i Kübra’ya başından geçenleri olduğu gibi anlattı ve ekledi: “Korkuyorum ey Hatice! Bana bir zararın gel­me­sinden korkuyorum!”

Resûl-i Zîşan Efendimizin bu sözleri, kesin olarak ebedî devlet ve şerefli memuriyete nâiliyet hususundaki itminan bulma arzusun­dan geliyordu.

Ancak bir peygambere, hem de en şerefli peygambere ilk zevce olacak ka­dar yüksek bir kabiliyet, anlayış ve basîrete sahip Hz. Hatice, her halinden son derece emniyet duyduğu zevci Kâinatın Efen­disinin itminan arzusunu şu söz­lerle teyid etti:

“Hiçbir korku ve endişe duymana sebep yok. Hiç üzülme; Allah senin gibi bir kulunu hiçbir zaman utandırmaz. Ben biliyorum ki sen sözün doğrusunu söylersin. Emanete riayet edersin. Akrabalarına yakın alâka gösterirsin. Kom­şularına nâzik ve müşfik davranır­sın. Fakirlere yardım elini uzatırsın. Garip­le­re evinin kapısını açıp onları misafir edersin. Uğradıkları felâket ve musibet­ler­de hal­ka yardım edersin! Ey Am­camoğlu! Sebat et! Vallahi, ben senin bu üm­me­tin peygamberi olacağını ümit ederim.”[3]

Varaka Ne Dedi?

Bütün bu olup bitenler elbette manasız değildi ve bir şeyler ifade ediyordu. Sorup soruşturup öğrenmek ise, Hz. Hatice’ye düşüyordu.

Kime gidebilirdi? Bu işlerden kim anlayabilirdi ve kime itimat edebilirdi?

Hz. Hatice, uzun uzadıya düşündü ve sonunda danışacağı adamı tespit etti: Amcası oğlu Varaka bin Nevfel.

Varaka b. Nevfel, oldukça yaşlanmış, saf bir Hıris­ti­yan­dı. Gözleri görmez ol­muştu, ama gönlü aydınlıktı. Tev­rat’ı ve İn­cil’i okumuş, onlardan pek çok şey öğrenmiş­ti.

Hz. Hatice, vakit kaybetmeden Peygamber Efendimizle, amcası oğluna gitti.

Varaka, önce Resûl-i Ekrem Efendimizi dinledi. O, başından geçenleri an­lattıkça Varaka, renkten renge giriyordu. Efendimiz sözlerine son verince, Va­ra­ka haykırdı: “Kuddûs, Kud­dûs! Bu gördüğün melek, yüce Allah’ın Mûsa Pey­gambere gönderdiği Ruhü’l-Ku­düs’­tür. Namus-ı Ekber’dir. Sen ise bu üm­metin peygamberisin. Ah, ne olur­du, yeni dine halkı çağırdığın günlerde ben de genç olay­dım; kavmin seni yurdundan çıkaracakları zaman sağ olsay­dım!”[4]

Bu ifadeler, hem Allah Resûlünü, hem de Hz. Hatice’yi bir derece rahatlattı. Ancak Efendimizin anlamadığı bir şey vardı: Kavmi, onu niçin yurdundan çı­karacaktı?

Bu sualine Varaka cevap verdi: “Evet, seni buradan çıkaracaklardır! Çünkü senin gibi vahiy tebliğ etmiş bir kimse yoktur ki düşmanlığa uğramamış olsun. Eğer, senin davet gününe yetişsem, bü­tün gücümle sana yardım ederim!”[5]

Varaka b. Nevfel, gerçeği konuşuyordu. Gizlenmesi kabil ol­ma­yan gerçeği… Bütün açıklığıyla ortaya konması gereken gerçeği…

Bundan sonra Resûl-i Ekrem, Hz. Hatice’yle birlikte, Varaka b. Nev­fel’in ya­nından ayrıldı.

VAHYİN BİR ARA KESİLMESİ

Re­sû­lul­lah Efendimiz, aradan çok zaman geçmeden, bir hadiseyle karşı kar­şıya geldi: “İnkıta-ı Vahy” hadisesi, yani “vah­yin kesilmesi…” Sebebi (şöyle ve­ya böyle) izah edilmiş olmakla beraber, beşerî aklımızla hikmetini tam kav­ra­ya­madığımız bu hadise karşısında Peygamber Efendimizin tekrar büyük bir sıkıntı ve üzüntü duyduğu fark ediliyordu. Öyle ki adeta dünya kendisine dar gelmek­teydi ve bu dar dünyadan kurtulmak istemekteydi. Bu esnada Cebrail veya İsrafil (a.s.), teselli için, birkaç sefer kendilerine görünmüşlerdir.[6]

Allah Resûlü, tam kırk gün bu üzüntüyle karşı karşıya kaldı. Dünya “Dâ­rü’l-Hikmet” olması sebebiyle, onda her şey —şüp­hesiz— hikmetle cere­yan et­mektedir. Aklımızın küçücük terazisiyle biz, Bazen bu gibi hadiselerin sebep ve hikmetlerini yakalarız, Bazen de yakalamamız mümkün olmaz. Ama sebep ve hikmetini bilmeyişimiz, elbette hadiselerin hikmetsiz cereyan ettikle­rine hiç­bir zaman delil olmaz. Hele, peygamberlik gibi her şeyi hikmet kale­miyle programlanmış bir vazifenin içine elbette hikmetsizliğin girmesine im­kân ve ihtimal yoktur. Buna binaen, inkıta-ı vahy, yani vahyin bir ara kesilmesi hadi­sesi, şüphesiz birçok sebep ve hikmete binaen cereyan etmiştir. Fakat biz hik­met­lerin künhüne vâkıf değiliz. Bununla birlikte meseleye çeşitli izah tarzı ge­ti­renler de vardır. Bu görüşleri şöylece hülâsâ etmek mümkündür:

a) Allah Resûlü, ilk vahiy karşısında fazla telâş duymuş ve ruhu adeta vah­yin ağırlığıyla sarsılmıştır. Bu durumda ruhunun ve sâir lâtifelerinin biraz sü­kûn bulması ve daha sonra gelecek vahye hazırlanması için bu hadise vuku bulmuştur.

b) Ruh-ı Ahmed’in (a.s.m.), ızdırap ve elemlere dayanmaya şimdiden alıştı­rılması.

c) Vahye, daha fazla iştiyak duymasını temin.[7]

VAHYİN TEKRAR GELMEYE BAŞLAMASI

Kırk günlük bir aradan sonra, Peygamber Efendimize vahiy tekrar gelmeye başladı.

Vahyin tekrar gelmeye başlaması hadisesini bizzat ken­di­leri şöy­le anlat­mışlardır:

“Bir gün giderken, aniden gökyüzünde bir ses işittim. Başımı kaldırıp bak­tı­ğımda, Hira’da bana gelen meleği (Cebrail), yerle gök arasında bir kürsü üze­rinde oturmuş gördüm. Ürpererek yere çöktüm. Evime dönüp, ‘Beni örtünüz, beni örtünüz!’ dedim. Bunun üzerine Yüce Allah,

‘Ey örtüye bürünen Peygamber! Kalk da sana iman etmeyenleri azapla kor­kut! Rabbinin büyüklüğünden bahset! Elbiseni temiz tut! Putperestlik pisliğini bırakmakta devam et!’[8]ayetlerini indirdi. Artık vahiy gelmeye başladı ve ardı arkası kesilmedi.”[9]

Vahiy tekrar gelmeye başlayınca, Resûl-i Kibriya Efendi­mizin ruhundaki sıkıntılar dindi; iç âlemi huzur ve sükû­ta kavuştu. Cenab-ı Hak, serâpa ahlâkî güzellikler ve kemâllerle süslemiş olduğu Hz. Muhammed’i (a.s.m.) peygam­berlik vazifesiyle vazifelendirmekle, onu insan nev’i içinde en mümtaz ve en seçkin mev­ki­ye çı­karmış oluyordu. Bu suretle aynı zamanda Yüce Allah’ın umum kâi­natta cârî olan “Her nev’de bir ferd-i mümtaz ve mükem­mel ve ca­mi’ halkedip, nev’in medar-ı fahri ve kemâli ya­par” ka­nu­nu, insanlık câmia­sın­da da tecellisini buluyordu.

“Cenab-ı Hakk’ın esmâsında [isimlerinde] bir İsm-i Âzam olduğu gibi, masnuatında [san’atlarında] da bir Ferd-i Ekmel bulunacak ve kâinatta münte­şir [dağıtılmış] kemâlâtı o ferdde cem edip [toplayıp] kendine medar-ı nazar edecek.

“O ferd, herhalde zîhayattan olacaktır. Çünkü enva-ı kâinatın [kâinattaki türlerin] en mükemmeli zîhayattır. Ve herhalde zîhayat içinde o ferd, zîşuur­dan olacaktır. Çünkü zîhayatın envaı içinde en mükemmel, zîşuurdur. Ve her­halde o ferd-i fe­rîd, insandan olacaktır. Çünkü zîşuur içinde hadsiz terakkîyata müstaid, insandır.

“Ve insanlar içinde herhalde o ferd, Muhammed (a.s.m.) olacaktır. Çünkü zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar hiçbir tarih, onun gibi bir ferdi gösteremiyor ve göstere­mez. Zira o zât , küre-i arzın [yeryüzünün] yarısını ve nev-i beşerin [insanların] beşten birisini saltanat-ı mâ­ne­vî­yesi altına alarak bin üç yüz elli se­ne (şimdi bin dört yüz sene) kemâl-i haşmetle saltanat-ı mânevîyesini devam ettirip, bütün ehl-i kemâle, bütün enva-ı hakaikte [hakikatlerin her türlüsünde] bir Üstad-ı Küll hükmüne geçmiş.

“Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlâk-ı hasenenin en yük­sek derecesine sahip olmuş, bidayet-i emrinde [peygamberliğinin başlangıcında] bütün dünyaya meydan okumuş. Her dakikada yüz milyondan ziyade insanların vird-i zebanı olan Kur’an-ı Mu’cîzü’l-Be­yan’ı göstermiş bir zât, elbette o ferd-i mümtazdır, ondan başkası olamaz.

“Bu âlemin hem çekirdeği, hem meyvesi odur.”[10]


____________________________________________________________________________

[1] Alak, 1-5.
[2] Buharî, Sahih, c. 1, s. 7.
[3] Buharî, a.g.e., c. 1, s. 7.
[4] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 254; İbn Kesir, Sîre, c. 1, s. 404.
[5] Buharî, Sahih, c. 1, s. 7; Müslim, Sahih, c. 1, s. 97-98.
[6] Tecrid Tercemesi, c. 1, s. 13.
[7] Abdüllatif es-Sübkî, el-Vahyü İle’r-Rasûl Muhammed (a.s.m.), s. 89.
[8] Müddessir, 1-5.
[9] Buharî, Sahih, c. 1, s. 7; Müslim, Sahih, c. 1, s. 98; Ahmed İbn Hanbel, Müsned (h. 2846); Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 592.
[10] Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 284-285.

İlk Müslüman Hz. Hatice

Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.), Hira’daki ulvî mazhariyetle İlâ­hî memuriyetini idrak etmiş ve kutsî risâlet vazifesini yüklenmişti.

Ancak bu ağır ve büyük vazifenin icabları vardı, onları ye­rine getirmek lâ­zım geliyordu.

Bunun ise, içinde bulunduğu cemiyette pek kolay olmayacağı da, kendi­sin­ce muhakkak bilinen bir husustu.

O anda Efendimiz tek başına bir tarafta, bütün dünya bir tarafta yer alı­yor­du. Ve o, umum dünyaya Allah’tan aldığı emirleri tebliğ edecekti. Elbette bu, basit bir hadise olarak görüle­mezdi.

Allah Resûlü, dünyalar durdukça insanlığa nur ve şeref olan vazifesine ne­reden ve nasıl başlaması gerektiğini de çok iyi hesaplıyordu.

Durumu evvela, en yakını bulunan zevcesi Hz. Hatice’ye anlattı. Hz. Ha­ti­ce, ona tereddütsüz sadâkat elini uzattı ve “ilk Müslüman” olma şerefine ka­vuştu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bundan sonra, Hz. Hatice’ye, Cebrail’den (a.s.) öğ­rendiği şekilde abdest aldırdı ve yine Cebrail’den öğrendiği surette imam ola­rak şerefli zevcesine iki rekât namaz kıldırdı.

Efendimizin kıldırdığı bu iki rekât namaz,[1]imam olarak kıldığı ilk namaz­dır ve bir Pazartesi gününün sonuna doğru kılınmıştır.[2]


___________________________________________________

[1] Önceleri namaz ikişer rekâttan iki vakit (bizim, sabah ve akşam namazlarına yakın bir vakitte) ola­rak farz kılınmıştı. Daha sonra buna gece namazı da (teheccüd) ilave olundu. Mîrac’ta vak­tin beş olarak tayin edilmesinden sonra, gece namazı farzı ümmet için nâfileye çevrildi, ancak Re­sûl-i Ekrem Efendimize farz olmakta devam etti (bkz. İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 260-261; Tâhi­rü’l-Mevlevî, Müslümanlıkta İbâdet Tarihi, s. 24).
[2] Tâhirü’l-Mevlevi, Müslümanlıkta İbâdet Tarihi, s. 25.

Hz. Ali’nin Müslüman Oluşu

Hz. Hatice’nin tereddütsüz iman edip Müslüman olması, Resûl-i Ekrem Efen­dimizi son derece memnun ettiği gibi, şevkini de artırdı. Artık yeryüzünde davasını tasdik ve kabul eden biri vardı.

Peygamber Efendimizin İslam’a davet ettiği ikinci insan, yine en yakınla­rından biri olan Hz. Ali idi. O, dört beş yaşından beri Efendimizin terbiyesi al­tında bulunuyordu ve o, eşsiz terbiyenin eseri olarak, akranlarına göre feraset ve ahlâk bakımından üstün bir seviyedeydi.

Bir gün, Resûl-i Ekrem Efendimizi, Hz. Hatice’yle namaz kılarken gördü. Hayran hayran seyredip namaz bitince, “Nedir bu?” diye sordu. Resûl-i Ek­rem, “Ey Ali! Bu, Allah’ın seçtiği, be­ğendiği din­dir. Ben seni, bir olan Allah’a iman etmeye davet eder, insana ne faydası ne de zararı dokunmayan Lât ve Uzzâ’ya tapmaktan sakın­dırırım” dedi.

Hz. Ali, bu teklif karşısında tatlı çocuk bakışlarını yere dikerek bir an du­rak­ladı. Sonra, “Benim şimdiye kadar görmediğim, işitmediğim bir şey bu! Ba­bam Ebû Tâlib’e danışmadan bir şey diyemem” diye konuştu.

Fakat Resûl-i Kibriya Efendimiz, henüz davasını açıkça ilan et­mek emrini almış değildi. Bu sebeple Hz. Ali’yi ikaz etti. “Ey Ali!” dedi. “Eğer söyledikle­rimi yaparsan yap; yok, eğer yapmayacak olursan, gördüğünü ve işittiğini gizli tut, kimseye bir şey söyleme!”[1]

Hz. Ali, bu ikaz üzerine, sırrını muhafaza edeceğine söz verdi. O geceyi dü­şü­nerek geçirdi. Şafak aydınlığıyla birlikte gönlüne de aydınlık doğdu. Re­sû­lul­lah’ın huzuruna vararak, “Allah beni yaratırken Ebû Tâlib’e sormadı ki ben de O’na ibadet etmek için gidip kendisine danışayım!” dedi ve Müslüman ol­du. “İlk Müslüman çocuk” şerefini kazanan Hz. Ali, o sırada on yaşında bu­lu­nuyordu.[2]

Tedbir, her zaman güzel bir harekettir; ama bir davanın yeni yeni yayıl­maya başladığı sırada çok daha güzeldir. İşte, Allah Resûlü, Hz. Ali’ye gördük­le­rini ve işittiklerini şimdilik kimseye anlatmama ve duyurmama ika­zında bu­lunmakla kâinatta da cârî olan tedbir, tedric ve hikmet kanununa ria­yet ede­rek, bizler için de bir ölçü veriyordu. Gerçekten, tedbire başvurma, za­man ve mekânın şartlarını göz önünde bulundurarak davasını yayma, Allah Resûlünün tebliğ hayatında mühim bir yer işgal eder.

İman safında yer almada, Hz. Hatice ve Hz. Ali’yi, Resûl-i Ekrem­’in oğul edindiği Zeyd b. Hârise (r.a.) takip etti.

Müslüman olduktan sonra Hz. Ali ile Hz. Zeyd’in Nebiyy-i Ekrem Efendi­mize gönülden bağlılıkları yeniden tazelendi ve güç kazandı. Artık Efendimiz­den ayrılmıyor, namaz ve ibadetlerini onunla birlikte ifa ediyorlardı.

Hz. Ali, zaman zaman Resûl-i Ekrem’le birlikte Kâbe’ye gider, ora­da namaz kılarlardı.

Ashaptan Afîfi Kindî, alışveriş maksadıyla geldiği Mekke’de, henüz iman et­memişken Pey­gam­be­ri­miz, Hz. Hatice ve Hz. Ali’yi namaz kılarken gör­müştü. Müslüman ol­duktan sonra, o hallerinden gıbtayla bahsederek şöyle de­miştir:

“Ben, o zaman iman edip de onların dördüncüsü olmayı ne kadar ister­dim!”[3]

Peygamber Efendimiz, davasını henüz umuma açıklamamış olmasına rağ­men, müşrikler onların Kâbe’de namaz kılmalarından, yaptıkları ibadetten farklı bir ibadet yapılmasından pek hoşlanmıyorlardı. Bu sebeple bir müd­det sonra Peygamber Efendimiz, Hz. Ali’yle namazlarını kırlarda, vadilerde eda et­meyi daha uygun buldular.

Annesi ile Babası, Hz. Ali’nin Peşinde!

Resûl-i Ekrem’i bir gölge gibi takip edip yalnız bırakmayan Hz. Ali’nin bu hali, anne ve babasının endişe ve telâşına sebep oldu. Bilhassa anne Fâtıma Hâ­tun, fazlasıyla korkuya kapıldı. Kocasına, “Dikkat et, oğlun Muhammed’le çok dolaşıyormuş; sakın ona bir şey­ler olmasın!” dedi.

Ebû Tâlib, anlayışlı bir insandı. Durumu bizzat Peygamber Efendimizden öğ­renmek istedi. Bunun için bir gün Resûl-i Ek­rem Efendimizle Hz. Ali’nin ar­kalarından gitti. Onları Mekke’nin bir vadisinde namaz kılarken buldu. Fahr-i Kâinat’a, “Ey kardeşimin oğ­lu!” dedi. “Bu din, ne dindir?”

Peygamber Efendimiz, “Ey amca! Bu din, Allah’ın dinidir. Meleklerin, pey­gamberlerin ve ceddimiz İbrahim’in dinidir. Allah, beni onunla bütün kulla­rına gönderdi” dedi; sonra da, “Ey amca! Doğru yola davet edeceklerimin ve bu davete koşması gerekenlerin başında sen varsın ve sen buna herkesten daha lâyıksın! Putlara tap­maktan vazgeç ve bir Allah’a iman et” diye teklifte bu­lun­du.

Bir an düşünceye dalan Ebû Tâlib sonunda, “Ben, eski dinimden ayrıla­mam! Fakat sen üzerinde bulunduğun din­de de­vam et! Allah’a yemin ederim ki ben sağ kaldıkça, yapmak istediğini tamamlayıncaya kadar kimse sana el uzatamaz, hoşlanmadığın bir şeyi sana eriştiremez!” diye konuştu; sonra da oğlu Ali’ye döndü ve “Oğulcağızım! Senin üzerinde bulunduğun bu din ne­dir?” diye sordu.

Hz. Ali, “Babacığım!” dedi. “Ben, Allah’a ve O’nun Resûlüne iman, onun Al­­lah’tan getirdiklerini de tasdik ettim. Ona uydum ve onunla birlikte namaz kıl­dım!”

Bunun üzerine Ebû Tâlib, “Ey oğlum! Amcan oğlunun di­nine sana da iste­ye­rek girmek yaraşır. O, seni ancak hayra davet eder. Ona itaat et!”[4]diye­rek hem Resûl-i Ekrem Efendimizi, hem de Hz. Ali’yi sevindirdi; sonra da ora­dan uzaklaştı.

Eve dönen Ebû Tâlib’e, zevcesi Fâtıma Hâtun, telâş ve şiddetle, “Nerede oğ­lun? Hizmetçim, Ciyad mevkiinde onu Muhammed’le birlikte namaz kılarken görmüş. Oğlunun dinini değiştirmesini uygun görüyor musun?” diye sordu.

Ebû Tâlib, “Sus! Vallahi, amcası oğluna arka çıkmak ve yardımcı olmak, el­bette herkesten çok ona düşer!” diyerek telâş ve endişeye mahal olmadığını ifa­de etti; sonra da, “Eğer nefsim, Ab­dül­mut­ta­lib’­in dinini bırakmak husu­sun­da ba­na itaat etmiş olsaydı, ben de Muhammed’e tâbi olurdum. Çünkü O halim­dir, emindir, tahir­dir”[5]diye ko­nuştu.


________________________________________________________________-

[1] İbn Kesir, Sîre, c. 1, s. 428.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 262.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 18.
[4] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 264.
[5] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 264; İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 18; Taberî, Tarih, c. 2, s. 214.

Hz. Ebû bekir Müslümanların Safında

Hz. Ebû Bekir, eskiden beri Resûl-i Ekrem Efendimizin en yakın dostların­dan biri idi. Samimi görüşür ve konuşurlardı.

Onda da göze çarpan en mühim vasıf, Câhilliyye devrinin çirkin âdetleri, kötü ahlâk ve yaşayışları ile fıtratını bozmamış olması; ruh, kalp ve aklını şirk inancıyla kirlet­me­miş bulunmasıydı. Tanın­mış bir tüccardı. Kavminin ileri ge­lenleri her zaman fikrinden istifade ederlerdi. Ku­reyş’in kan davalarını halle­den de oydu. Bir di­ğer mühim vas­fıda, Ku­reyş ailelerinin soy soplarını, nesep şecere­lerini, iyilik ve kötülüklerini gayet iyi bilmesiydi.

Re­sû­lul­lah Efendimiz, henüz açıktan davete başlamamıştı. Fakat yine de davası kulaktan kulağa yayılmış ve Ku­reyş ileri gelenleri tarafından duyul­muştu.

Hz. Ebû Bekir, Yemen tarafına yaptığı bir seyahatten henüz dön­müştü. Baş­ta Ebû Cehil, Ukbe b. Ebî Muayt ve ba­zı Ku­reyş ileri gelenleri, kendisine “hoş geldin” demek için evine vardılar. Hz. Ebû Bekir, “Ben Mekke’de yokken neler olup bitti? Önemli bir haber var mı?” diye sordu.

Onlar, “Ey Ebû Bekir!” dediler. “Büyük bir iş var! Ebû Tâ­lib’in yetimi Mu­hammed, peygamberlik iddiasına kalkıştı! Biz de senin Yemen’den dönüşüne kadar beklemeyi uygun bulduk. Artık sen o dostuna git, ne edeceksen et!”

Hz. Ebû Bekir, derhal Fahr-i Kâinat’ın evine vardı; “Yâ Ebe’l-Kàsım! Pey­gam­berlik iddiasında bulunduğun, kavminden ayrıldığın ve atalarının di­nini kötüleyip inkâr ettiğin doğru mu?” diye sor­du.

Resûl-i Zîşan Efendimiz, küçük yaşlarından beri beraber oldukları Hz. Ebû Bekir’in bu sözlerine önce tebessüm buyurdu, sonra da, “Yâ Ebû Bekir! Ben sa­na ve bütün insanlara gönderilmiş Allah Resûlüyüm! İnsanları tek bir olan Al­lah’a davet ediyorum! Sen de şe­hâdet getir!” dedi.

Hz. Ebû Bekir’in akıl ve gönül âleminde bir anda şimşekler çaktı. Bu sözleri, küçük yaşından beri çok iyi tanıdığı, zâtını candan seven sayan ve o âna kadar mübarek dudaklarından hilâf-ı hakikat tek bir söz işitmeyen Muham­medü’l-Emin’den (a.s.m.) duyuyordu. Hiçbir tereddüt ema­resi göstermeden derhal, اَشْهَدُ اَنْ لَٓااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِdiyerek Müslüman oldu.[1]

İslam’a davet karşısında en ufak bir tereddüt göstermeyişini, Re­sû­lul­lah Efendimiz, onun için bir fazilet sayarak şöyle buyurmuş­tur:

“Ebû Bekir’den başka, imana davet ettiğim herkes bir duraklama, bir tered­düt, bir şaşkınlık geçirdi. Fakat o, kendisine İslam’ı anlattığım zaman ne du­rakladı ve ne de tereddüt etti!”[2]

Resûl-i Ekrem Efendimizi, bu itibarlı dostunun Müslüman olması fazlasıyla sevindirdi. Hz. Âişe validemizden gelen bu husustaki rivayet şöyle:

“Nebiyy-i Ekrem’i, iki dağ aralığında, Hz. Ebû Bekir’in Müslüman olmasın­dan daha çok sevindiren bir başka hadise olmamıştır.”

İslam’la şereflenen Hz. Ebû Bekir’in daha evvel gördüğü bir rüyası da böy­lece gerçekleşmiş oldu: Rüyasında bir ayın Mekke’ye indiğini, sonra bölünerek şehrin evlerine dağıldığını, sonra da toplanıp kendi evine girdiğini görmüştü.

Bu rüyasını o zaman ehl-i kitaptan bazı âlimlere anlatmıştı. Onlar, gelmesi beklenen peygamberin pek yakında Mekke’den çıkacağını, kendisinin de ona uyup bahtiyar­lar arasında yer alacağını söylemişlerdi.[3]

Hz. Ebû Bekir, Müslümanlığını izhar etmekten de çekinmedi.

Müslüman olması, Ku­reyş arasında büyük bir yankı uyandırdı. Çünkü o, Ku­reyş içinde itibarlı, sağlam, güvenilir, sözünde sâdık biri idi. Sevimliliği ve yumuşak huyluluğu da onu kavmine sevdirmişti.

Hz. Ebû Bekir, Müslüman olan hür ekreklerin ilk halkasını temsil ediyordu. Onun Müslüman olmasıyla, iman halkası biraz daha genişledi, yollar biraz daha açıldı ve müstakim caddeye yürüyen bahtiyarlar daha da arttı. Onun va­sıtasıyla Müslüman olan Hz. Bilâl-i Habeşî ile iman ve İslam nimetine erişen ve her biri adeta bir sınıfın temsilcisi durumunda bulunan ilk Müslümanlar şun­lar oldu:

Kadınlardan, Hz. Hatice,

Çocuklardan Hz. Ali,

Hür erkeklerden Hz. Ebû Bekir,

Azatlı kölelerden Hz. Zeyd b. Hârise,

Kölelerden Hz. Bilâl-i Habeşî (Radıyallahü Anhüm)


_______________________________________________________

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 268; İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 171.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 269; İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, c. 2, s. 206.
[3] Süheylî, Ravdü’l-Ünf, c. 1, s. 165.

Gizli Davetin Hız Kazanması

Hz. Ebû Bekir’in de Müslüman olmasıyla iman ve İslam’a gizli davet daha da hız kazandı. İslam’a girme bahtiyarlığına erenler, ya­kınları ve akrabalarıyla da bu bahtiyarlığı paylaşmak istiyorlardı. Onları şirkin ızdırabından, Câhiliy­yetin çirkin ah­lâkından kurtarmak için çırpınıyorlardı.

Bu konuda da Hz. Ebû Bekir’in önde olduğunu görüyoruz. Onun vasıta­sıyla gizli davet devresinde İslam’la şereflenenlerden birkaçı şunlardır:

Osman b. Affan,

Zübeyr b. Avvam,

Abdurrahman b. Avf,

Sa’d b. Ebî Vakkas,

Talha b. Ubeydullah (R. Anhüm)[1]

Bu beş sahabe de, sonraları cennetle müjdelenen on sahabe arasında yer ala­caklardır.

Müslüman erkekler listesine yeni yeni isimler eklenirken, kadınlar arasında da İslam’ın nuru günden güne yayılıyordu. İlk Müslüman kadın Hz. Ha­ti­ce’den sonra, henüz o sırada İslam dairesine girmemiş bulunan Re­sû­lul­lah’ın am­cası Hz. Abbas’ın hanımı Üm­mü Fadl’ın, Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ’nın ve yi­ne o sırada hidayete kavuşma­mış bulunan Hz. Ömer’in kız kardeşi Fâtı­ma’nın, ilk Müs­lüman kadınlar arasında yer aldıklarını görüyoruz.

Artık İslam’a davet, iki kanaldan yürütülmektedir. Erkekler erkekler ara­sında, kadınlar ise hemcinsleri içinde iman ve İslam nurunu yaymaya aşk ve şevk içinde devam etmektedirler. Ancak şunu da belirtelim ki kadınların iman câzibesine kendilerini daha çabuk kaptırdıkları, dikkatleri çekiyordu. Bunu, onların çabuk duygulanan ve derhal tesir altında kalan yaratılışları icabı say­mak mümkündür!

Bu arada müşrikler de boş durmuyorlardı. Hidayet güneşiyle gönüllerini ay­dınlatanlara hor bakmaya, onlara iftira ve sözlü hakaretlerde bulunmaya baş­lamışlardı. Ama bunların hiçbiri, kâinatta en büyük kuvvet olan Allah’a iman hakikatini kalplerine nakşetmiş bulunan bu saadet asrının mesut insanla­rı­nı korkutamıyor, davasından geri çeviremiyor, hatta en ufak bir tereddüde dü­şüremiyordu. İnsanların tehdit ve korkutmaları, Allah’a olan iman ve O’ndan korkmanın yanında, rüzgârın önünde bir toz, sel önünde bir çöp gibi zayıf ve dayanıksız kalıyordu!


__________________________________

[1] İbn Hişaam, Sîre, c. 1, s. 268-269.

Hz. Bilâl-i Habeşî’nin İşkenceye Uğraması

Gizli davet devresinde İslam’la şereflenen ve bundan dolayı müşriklerin şiddetli işkencelerine maruz kalan ilklerden biri de, “Bilâl-i Habeşî” diye bili­nen, Bilâl b. Rebah Hazretleridir.

Hz. Bilâl, Müslümanların amansız düşmanı Ümeyye b. Halef’in kölesi iken, Hz. Ebû Bekir vasıtasıyla İslam’la şereflenmiş­tir.[1]

Bir anda gönlünü çepeçevre saran iman nuru, Hz. Bilâl için hadsiz bir cesa­ret kaynağı oluvermişti. Öyle ki bir köle iken, efendisini ve müşriklerin her tür­lü baskı, işkence ve eziyetlerini hiçe sayarak Müslümanlığını açıkça ilan et­mekten çekinmedi.

İmanın girmediği kalp taştan daha katı, Allah korkusunun bulunmadığı vicdan kayalardan daha hissizdir. Böyle bir kalbe ve vicdana sahip bir insanda acıma, şefkat ve merhamet aramak abestir. O insan, artık bu haliyle mânen ca­navarlaşmıştır; hatta tahribatı cihetiyle canavarları bile geride bırakmıştır.

İşte, İslam’ın diğer bütün amansız düşmanları gibi Ümey­ye b. Halef de böy­le bir kalbin ve vicdanın sahibiydi. Ve Hz. Bilâl, merhamet ve şefkat yok­sunu bu kalp sahibinin kölesi idi.

Bu merhamet yoksunu adamın nazarında Hz. Bilâl’in, kendisini yaratan tek Allah’a iman etmesi ve O’nun Peygamberi Hz. Muhammed’e sadâkat elini uzatması büyük suçtu!

İşkence

Bunun için de o, en amansız işkencelere tâbi tutuluyordu. Bazen yirmi dört saat aç susuz bırakılıyor, Bazen boynuna ip takılarak Mekke’nin ücretle tutulan çocukları tarafından sokak sokak dolaştırılıyordu.

Ümeyye b. Halef’in bütün bu gayretleri boşunaydı. Hz. Bilâl bir kere iman et­mişti ve Allah’a teslim olmuştu. Gönlü Re­sû­lul­lah’ın muhabbetiyle gülşen olmuştu. Onun için, bu eziyet ve işkenceler altında inim inim inlerken bile da­vasını müşriklerin yüzlerine yüzlerine haykırmaktan geri durmuyordu: “Ehad! Ehad! [Allah birdir! Allah birdir!]”

İnandığı İslam davasından her türlü eziyete rağmen zerre kadar tâviz ver­meyen Hz. Bilâl’i, bu sefer efendisi Ümeyye b. Halef, kavurucu sıcaklar al­tın­da, sırtını güneşin sıcaklığından ateş parçası haline gelmiş kızgın taş ve kumla­ra sürttürüp yaktırır, ağzına güneşte kurumuş bir lokma et verdikten sonra, göğsüne kocaman bir kaya parçası koydurur ve şöyle derdi:

“Andolsun ki sen ölmedikçe yahut Muhammed’i ve onun dinini inkâr ve reddederek Lât’a, Uzzâ’ya tapmadıkça, bu azabı üzerinden eksik etmeyece­ğim!”

Fakat vücudunun bütün zerreleriyle adeta bir iman âbidesi kesilmiş olan Hz. Bilâl, ölümü göze alarak şöyle haykırırdı:

“Ben, Lât ve Uzzâ’yı kabul etmem. Allah birdir! Allah birdir.”[2]

Bu sözleri duyan Ümeyye b. Halef, bütün bütün çileden çıkar, Hz. Bilâl’in işkencesini, bayılıp kendinden geçinceye kadar artırırdı; sonra da çekip gi­derdi. Hz. Bilâl, nice zaman sonra kendine gelirdi.

Hz. Bilâl’in bütün bu dayanılmaz eziyetlere, bu çekilmez işkenceye karşı tek dayanak noktası, o haşmetli ve azametli imanıydı. İman, evet, kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan Cenab-ı Hakk’a iman, O’nun sonsuz kudretine itimat, insan için sar­sılmaz, yıkılmaz bir istinad noktasıdır. O, bu kahramanca tavrıyla ade­ta, “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imanı elde eden adam, kâi­nata meydan okuyabilir” hakikatini bütün dünyaya ilan ediyordu.

Yine bir gün, Ümeyye b. Halef’in onu işkenceden işkenceye uğrattığı bir sı­rada, oradan geçen Hz. Ebû Bekir, bu durumu gördü. Ümeyye’ye, “Sen hiç Al­lah’tan korkmaz mısın? Bu zavallıya daha ne zamana kadar işkence edecek­sin?” dedi.

“Onun itikadını sen bozdun!” diye cevap verdi Ümeyye, “Kurtulmasını is­tiyorsan, onu satın al da kurtar!”

Hz. Ebû Bekir, “Ey Ümeyye!” dedi. “Benim, senin dininden siyah bir kölem var. Bundan daha güçlü, daha kuvvetlidir. Onu Bilâl’e karşılık sana vereyim, kabul eder misin?” dedi.

Ümeyye, “Kabul ettim!” dedi; sonra da gülerek, “Vallahi, kölenin karısını da vermedikçe olmaz!” diye konuştu.

Hz. Ebû Bekir, “Olur” dedi.

Ümeyye yine sinsi sinsi güldü ve “Vallahi, bana kölenin karısıyla birlikte kızını da vermedikçe olmaz!” dedi.

Hz. Ebû Bekir, bu teklife de, “Olur” diye cevap verdi.

Fakat azılı müşrik Ümeyye, adeta işi yokuşa sürmek istiyor­muş­çasına dav­ranıyordu. Bu sefer haince gülüşler arasında şu istekte bulundu:

“Vallahi, bana onlarla birlikte iki yüz dinar da üste vermedikçe olmaz!”

Onun bu durumuna sinirlenen Hz. Ebû Bekir, hiddetle, “Sen” dedi. “Ne utanmaz adamsın! Boyuna yalan söyleyip du­ru­yorsun!”

Ümeyye bu sefer, “Hayır!” dedi. “Lât’a, Uzzâ’ya andol­sun ki artık bunları bana verirsen, dediğimi yapacağım!”

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, “Onların hepsi senin olsun!” dedi ve Hz. Bi­lâl’i bu zâlim adamın elinden kurtardı.

Hz. Bilâl’i alan Ebû Bekir’e (r.a.), Peygamber Efendimiz, “Yâ Ebâ Bekir!” dedi. “Onun üzerinde bir hakkın olacak mı?”

Hz. Ebû Bekir, “Hayır, yâ Resûlallâh!” dedi. “Onu azat ettim!”[3]

Hz. Bilâl’i, Ümeyye b. Halef gibi azılı bir müşriğin elinden kurtarıp hürriye­tine kavuşturan Hz. Ebû Bekir, bir müddet sonra onun gibi köle olan annesi Hamâme’yi de satın alıp azat etti.[4]

Hz. Bilâl-i Habeşî, Re­sû­lul­lah Efendimizin has müezzini idi. Bir an olsun onun yanından ayrılmak istemezdi. Fahr-i Kâinat’ın dâr-ı bekâya irtihalleri üzerine, zâtına ve yüksek ahlâkına olan muhabbetinden dolayı Medine-i Mü­nevvere’de kalmaya tahammül edemedi ve oradan ayrılmaya mecbur kaldı. Bu esnada halife olan Hz. Ebû Bekir, yanında kalması için ısrar edince, “Yâ Ebâ Be­kir!” dedi. “Beni, kendin için satın aldınsa yanında tut; yok eğer Allah rızası için satın aldınsa, serbest bırak da Allah yolunda cihada katılayım!”

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, kendisine müsaade etti. O da Şam’a gitti. Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti sırasında orada vuku bulan ga­zâlara iştirak etti.[5]


___________________________________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 232.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 340; İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 232.
[3] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 340; İbn Sa’d, Tabakat, c. 3. s. 238; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 1, s. 299.
[4] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 340; İbn Sa’d, Tabakat, c. 3. s. 238; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 1, s. 299.
[5] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 238; İbn Hacer, el-İsabe, c. 1, s. 169.

Hz. Osman Müslümanların Safında

Resûl-i Ekrem Efendimiz, henüz açıktan halka peygamberliğini ilan etme­mişti.

Bu devrede de, Hz. Bekir, son derece büyük bir cehd ve gayretle samimi dostlarına İslamiyeti anlatıyordu.

Bir gün, Hz. Osman’a da Müslümanlıktan bahis açtı ve onu alarak Resûl-i Ek­rem Efendimizin huzuruna getirdi.

Hz. Re­sû­lul­lah, daima tebessüm eden parlak bir simaya sahip Hz. Osman’a, “Allah’ın ihsanı olan cennete rağbet et. Ben, sana ve bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim!” dedi.

Re­sû­lul­lah’ın bu sâde, bu samimi ve bu i’câzkâr sözleri karşısında Hz. Os­man, adeta kendinden geçer gibi oldu ve şehâdet kelimesi kendi kendine mü­ba­rek dudaklarından döküldü: “Eşhedü en lâ İlâhe illallah ve eşhedü enne Mu­ham­meden Re­sû­lul­lah!”[1]Sonra da, daha önce Şam’dan dönerken gördüğü bir rüyasını Kâinatın Efendisine anlattı. “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Biz Muan ile Zerka arasında bulunduğumuz ve uyuduğumuz sırada bir münâdî, ‘Ey uyu­yanlar, uyanın! Ahmed, Mekke’de zuhur etti!’ diye seslenmişti. Mekke’ye ge­lince sizi işittik!”[2]

İşkence

Yumuşak huylu, edep ve hayâ sahibi ve cömert bir zât olan Hz. Osman ‘ın da Müslümanlar safına katılması, müşrikleri fazlasıyla tedirgin etti. Kabilesi fertleri ona eza ve cefaya yeltendiler. Fakat o, her türlü eza ve cefaya göğüs gerdi ve hak bildiği yoldan zerre kadar inhiraf göstermedi.

Amcası Hakem b. Ebi’l-Âs, kendisini bir urganla bir direğe bağlar ve döve­rek şöyle derdi:

“Sen, atalarının dinini bırakır da sonradan çıkma bir dine öze­nirsin, öyle mi? Andolsun ki tuttuğun bu dini bırakıp tekrar atalarının dinine dönmedikçe seni salıvermeyeceğim!”

Metanet âbidesi Hz. Osman ‘ın cevabı şu olurdu:

“Vallahi, ben hak ve hakikat dinini asla bırakmam!”

O, günlerce bu cefa ve eziyetle karşı karşıya bırakıldı. Fakat zerre kadar imanından tâviz vermedi. Onun bu metaneti ve büyüklüğü karşısında so­nunda amcası küçüldü ve onu salıvermekten başka çare bulamadı.[3]

Orta boylu, esmer tenli, güzel yüzlü, sık sakallı, gür saçlı ve iri yapılı olan Hz. Osman, fıtraten temiz ve nezih bir insandı. İçki içmeyi Câhiliyye devrinde bile kendisine haram kılmıştı. Servetini Allah yolunda ve din uğrunda sarfet­mekten zevk alan bahtiyarlardandı. Hâfız-ı Kur’an’­dı. Geceleri, namazında bütün Kur’an­’ı hatmederdi.

Cennetle müjdelenen on sahabeden biri olan Hz. Osman, aynı zamanda Re­sûl-i Ekrem Efendimizin damadıdır. Önce Pey­gam­be­ri­mizin kerimesi Ru­kiy­ye’yi aldı. O vefat edince, Re­sû­lul­lah, onu bu sefer kızı Ümmü Gülsüm’le ev­lendirdi. Bu sebeple de “Zinnureyn” lakabını aldı.


_______________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 55.
[2] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 55.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 55.

Talha Bin Ubeydullah’ın Müslüman Oluşu

Hz. Osman’ın İslam’ın saadet dolu sînesine koşuşunu, Hz. Talha b. Ubey­dullah takip etti.

Ticaret maksadıyla bir seyahate çıkmıştı. Busra panayırında bulunduğu bir sı­rada, oradaki manastırda yaşayan bir rahip, “Bu pazar halkı içinde Mek­ke’den kimse var mı?” diye seslendi.

Hz. Talha, “Evet, ben Mekkeliyim” deyince rahip, “Ah­med zu­hur etti mi?” diye sordu.

Hz. Talha, “Ahmed kim?” deyince de rahip, “Abdullah b. Ab­dül­mut­ta­lib’in oğludur! Mekke, onun zuhur edeceği şehirdir. O, peygamberlerin sonuncusu­dur! Kendisi, Harem-i Şerif’ten çıkarılacak, hurmalık, taşlık ve çorak bir yere hicrete mecbur bırakılacaktır” cevabını verdi.

Rahibin bu sözleri Talha’nın dikkatini çekmişti. Mekke’ye gelir gelmez hal­ka, “Yeni bir haber var mı?” diye sordu.

“Evet…” dediler. “Abdullah’ın oğlu Muhammedü’l-Emin, pey­gamber oldu­ğunu iddia etti. Ebû Kuhâfe’nin oğlu Ebû Bekir de, ona tâbi oldu!”

Bunun üzerine derhal Hz. Ebû Bekir’in yanına vardı ve “Sen, Muhammed’e tâbi oldun mu?” diye sordu.

Hz. Ebû Bekir, “Evet…” dedi. “Ben ona tâbi oldum. Sen de git, ona tâbi ol! Zira o, insanları hak ve gerçek olana davet ediyor!”

Hz. Talha da rahipten duyduklarını Hz. Ebû Bekir’e anlattıktan sonra, bera­berce Allah Resûlünün huzuruna geldiler. Derhal Müslüman olan Hz. Talha, rahibin söylediklerini anlatınca da Peygamber Efendimiz gülümsedi.[1]

Müşrikler, Hz. Talha gibi faziletli bir insanın da Müslüman olmasına ta­hammül edemediler. Ku­reyş’in azılı pehlivanlarından Nev­fel b. Adviye, onu bir ipe bağlayıp işkenceye uğrattı.

Genç yaşta İslamiyetle şereflenen Hz. Talha, cennetle müjdelenen on saha­beden biridir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onun hakkında, “Yeryüzünde yürü­yen bir şehide bak­mak isteyen, Talha’ya baksın!” buyurmuşlardır.[2]

Son derece cömert ve cesur bir sahabe idi. Uhud Harbi’nde Peygamber Efendimize atılan oklara elini tutmuş ve bu yüzden parmakları çolak kalmıştı. Aynı harpte seksene yakın yara aldığı halde Re­sû­lul­lah’ın yanından ayrılma­mıştı.[3]


________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 214-216; İbn Hacer, el-İsabe, c. 2, s. 220-221.
[2] Buharî, Sahih, c. 2, s. 107, c. 4, s. 211-212.
[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 219; İbn Hacer, a.g.e., c. 2, s. 221.

Halid Bin Said‘in İslâm’a Girişi

İslam’a gizli davet devri henüz devam ediyordu.

Bu sırada Müslümanlar safına Ku­reyş’in mümtaz bir şahsiyeti daha katıldı: Hâlid b. Said. Hz. Hâlid, Ku­reyş’in ileri gelen ve zengin bir ailesine mensuptu.

Arap edebiyat ve ilmini gayet iyi bilen Hz. Hâlid, bir gece rüyasında, baba­sının kendisini tutup cehenneme atmak istediğini, fakat Re­sû­lul­lah’ın yetişip kendisini cehenneme düşmekten kurtardığını gördü.

Feryat ederek uyandı. Böylesine berrak bir rüyanın manasız olamayacağını idrak eden Hz. Hâlid, kendi kendine, “Vallahi, bu rüya gerçektir!” dedi ve va­kit kaybetmeden Hz. Ebû Bekir’e koştu. Rüyasını anlatınca, Sıddık-ı Ekber, “Hakkında ha­yırlı olmasını dilerim!” dedi. “Seni o Re­sû­lul­lah kurtaracaktır. Hemen git, ona tâbi ol! Sen, ona tâbi olacak, İslam dinine girecek, onunla bir­likte bulunacaksın! O da seni, rüyada gördüğün gibi cehenneme düş­mekten kurtaracaktır.”

Hz. Hâlid, hemen Re­sû­lul­lah’ın yanına vardı ve “Yâ Muham­med! Sen, in­sanları hangi şeylere davet ediyorsun?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ben” dedi. “Halkı, tek olan ve şeriki bulunma­yan Allah’a, Muhammed’in de O’nun kulu ve resûlü olduğuna iman etmeye; işitmez, görmez, hiçbir fayda ve zarar vermez, kendisine tapınanları da tapın­mayanları da bilmez birtakım taş parçalarına tapmaktan vazgeçmeye davet ediyorum!”

Bu sözleri dikkat ve hürmetle dinleyen Hz. Hâlid, derhal şehâdet getirdi: “Ben şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki sen Allah’ın Resûlüsün!”[1]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu zâtın İslam dairesine gir­me­sine faz­lasıyla se­vindi.

Hz. Hâlid, Müslüman olur olmaz, evinde ve etrafta da İslami­yet­ten bahset­meye başladı. Bir müddet sonra zevcesi Ümeyne de Müslü­manlar safında yer aldı.

İşkence

Oğlunun Müslüman olduğu haberini alan Ku­reyş’in zenginlerinden ve ileri gelenlerinden Ebû Uhayha Said, faz­lasıyla hiddetlen­di.

Hz. Hâlid’in bir gün, Mekke’nin tenha bir yerinde namaz kılmakta oldu­ğunu duydu. Diğer oğullarını gönderip onu yanına getirtti. Hiddetli hiddetli, “Sen” dedi. “Muhammed’in, kav­mine muhalefet ettiğini, getirdiği itikad­larla kavminin ilâhlarını ve geçmiş atalarını kötülediğini görüp durduğun halde ona tâbi oldun, öyle mi?” Sonra, İslamiyetten vazgeçmesi için bir sürü lâf etti.

Ancak gönlünü iman nuruyla aydınlatan Hz. Hâlid’in zerre kadar tered­düdü yoktu ve asla pişmanlık duymuyordu. Çatık kaşlarla bakan babasına, “Vallahi, Muhammed (a.s.m.) hak söy­lüyor! Ona tâbi oldum. Ölümü göze alı­rım da onun dinini asla bırakmam!” diye cevap verdi.

Bu sözlere fena halde kızan Ebû Uhayha, elindeki değnekle, kırılıncaya ka­dar onu dövdü.

Fakat nâfile! Sebat ve metanetin menbaı olan iman, artık Hz. Hâlid’in kal­binde yer etmişti ve o, bu iman nuruyla mutmain olmuştu. Eza, cefa, bu iman karşısında zerre kadar menfi tesir icra ede­miyordu.

Dayağın kâr etmediğini gören zâlim baba, bu sefer, “Git!” dedi. “Senin ia­şeni, rızkını keseceğim! İstediğin yere git!”

Rızkını verenin Allah olduğunu bilen Hz. Hâlid, yine aldırmadı ve “Ey ba­bacığım!” dedi. “Sen benim rızkımı ke­sersen, elbette Allah, bana geçineceğim şeyi verir!”

Baba Uhayha, bu sefer onu alıp hapsettirdi. Ev halkına tehdidi ise şu oldu:

“Eğer biriniz onunla konuşacak olursa, onu perişan ederim!”

Hz. Hâlid, günlerce aç ve susuz bırakıldı.[2]

İnancı uğrunda kendisine böylesine eza ve cefayı revâ gören babanın ya­nında kalmak artık manasızdı. Bir fırsatını bulup, babasının elinden kurtuldu. İkinci Habeşistan hicretine kadar babasına görünmedi.[3]

Habeşistan’a giden ikinci hicret kafilesine zevcesiyle katılarak Mekke’den ay­rıldı.

Hz. Hâlid, Câhiliyye devrinde mükemmel yazı yazan birkaç şahsiyetten bi­riydi. Rivayete göre, Resûl-i Ekrem Efendimizin Yemen Hükümdarına verdiği emannâmenin metnini ve diğer birçok muahedenâmeyi de Hz. Hâlid kaleme almıştır.[4]


_____________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 4, s. 94; İbn Hacer, el-İsabe, c. 1, s. 406.
[2] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 95.
[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 95; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 1, s. 282.
[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 265; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 2, s. 421.

Sa‘d Bin Ebî Vakkas’ın İslâmiyetle Şereflenmesi

Sa’d b. Ebî Vakkas, henüz 17 yaşlarında, hareket ve heyecan dolu bir genç idi. Bu sırada bir rüya gördü: Zifirî bir karanlığın içindeyken, birdenbire parlak bir ay doğuyor ve o, ayın aydınlattığı yolu takip ediyor. Sonra aynı yolda, Zeyd b. Hârise, Hz. Ali ve Hz. Ebû Bekir’in önünden ilerle­di­ğini görüyor. Ken­dilerine, “Siz ne vakit buraya geldiniz?” diye soruyor. Onlar da, “Şimdi” diye cevap ve­ri­yor­lar.[1]

Bu rüyasından üç gün sonra, İslam’a gizli davet devresinde fevkalâde bü­yük bir cehd ve gayret gösteren Hz. Ebû Bekir, ken­disine İslamiyetten bahsetti, sonra da alıp Resûl-i Zîşan Efendimizin huzuruna götürdü. İslamiyet hakkında Resûl-i Ekrem Efendimizden malumat alan Hz. Sa’d, hemen orada Müslüman oldu.[2]

Nesebi, hem baba tarafından hem de anne tarafından Peygamber Efendi­mizle birleşir. Resûl-i Ekrem Efendimiz de, Hz. Sa’d da, annesi tarafından Zühreoğullarına mensup bulunduğundan, Hz. Sa’d annesi tarafından Pey­gam­be­ri­mizin dayısı dü­şerdi. Bu sebeple Re­sû­lul­lah Efendimiz, “İşte da­yım Sa’d! Böyle bir dayısı olan varsa bana göstersin!” diyerek kendisine ilti­fatta bulu­nurdu.[3]

Hz. Sa’d ve Annesi

Hz. Sa’d’ın Müslüman olması, annesi Hamne’nin hoşuna gitmedi. Oğlu, atalarının dinini bırakıp yeni dine, onun rızası olmadan nasıl tâbi olabilirdi? Oğlunun kendisine karşı saygısını ve bağlılığını bilen Hamne, onu İslami­yetten vazgeçirip tekrar putperestliğe döndürmek için kararlıydı. Bir gün kendisine şöyle dedi:

“Allah’ın, sana hısım ve akraba ile ilgilenmeyi, anne babaya daima iyilik etmeyi emrettiğini söyleyen, sen değil misin?”

Hz. Sa’d, “Evet” dedi.

Bunun üzerine asıl maksadını şu cümlelerle ifade etti:

“Yâ Sa’d!” dedi. “Vallahi, sen Muhammed’in getirdikle­rini inkâr etmedikçe, ben açlık ve susuzluktan helâk olun­caya kadar ağzıma hiçbir şey almayacağım! Sen de bu yüzden anne katili olarak insanlarca ayıplanacaksın!”

O güne kadar, Hz. Sa’d, annesinin her isteğine boyun eğmişti. Bir dediğini iki etmemişti. Fakat artık o, Allah’a iman etmiş ve Resûlüne kalbinin bütün samimiyetiyle teslim olmuştu. Elbette, her şeyini bu iman ölçüsü içinde değer­lendirecekti!

Annesinin yememekte ve içmemekte inat ettiğini görünce, yanına vardı ve “Ey anne!” dedi. “Senin yüz canın olsa ve her birini İslamiyeti bırakmam için versen, ben yine dinimde sâbit kalırım! Artık ister ye, ister yeme!”[4]

Bu cevap üzerine anne Hamne’nin inadı, Hz. Sa’d’ın hakta sebatı karşısında eridi; hem yemeye, hem de içmeye başladı. Böylece bir kere daha küfür ima­nın, şirk tevhidin azameti karşısında ezildi ve mağlubiyetini ilan etti!

Hz. Sa’d ile annesi arasında geçen bu hadise üzerine Ce­nab-ı Hak, Ankebut Suresi’nin 8. ayetini göndererek, mü’minlere ebedî bir ölçü verdi: “Biz insana, ana ve babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik. Bununla beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın (ilâh tanımadığın) bir şeyi Bana ortak koşmak için sana emrederlerse, artık onlara (bu hususta) itaat etme! Dönüşünüz ancak Bana­dır. Ben de, yaptığınızı (amellerimizin karşılığını) size haber verece­ğim!”[5]

Hamne, oğlunu İslam’dan vazgeçirmek için bu sefer başka bir yol denedi: Bir gün Hz. Sa’d, evde namaz kılarken, konu komşusunu da çağırdı ve hep be­raber kapıyı kapatarak onu evde hapsettiler. Ciğerpâresine eziyet edecek kadar şirkin kalbini katılaştırdığı Ham­ne, o sırada şöy­le bağırıyordu:

“Ya o burada girdiği yeni dini terk eder veya ölür gider!”

Şirk ve dalâletin kalpleri nasıl karartıp merhamet ve şef­katten mahrum hale getirdiğini, bir annenin öz evladına eziyet etmekten çekinmemesinden anla­mamız mümkün­dür!

Hadiseler, hep Hamne’nin aleyhinde cereyan ediyordu. Çünkü İslamiyetten vazgeçirmek için çırpınıp durduğu Hz. Sa’d’ın peşini oğlu Âmir de takip etmiş ve Müslüman olmuştu.

Büsbütün hırçınlaşan Hamne, bu sefer Âmir’in yakasına yapıştı ve “Tuttu­ğun dini bırakmadıkça, şu hurma ağacının altında gölgelenmeyecek ve yiyip içmeyeceğim!” dedi.

Allah’a imanın ve Resûlüne tâbi olmanın hadsiz zevkini tadan ve İslam’ın emirlerini ihlâs ve samimiyetle yaşayan Hz. Sa’d, annesinin bu yeminini duyar duymaz yanına vardı. “Ey anne!” dedi. “Cehennem ateşi durağın oluncaya ka­dar sakın ‘Gölgeleneyim, yiyip içeyim’ deme!”[6]

Bu harika iman, sarsılmaz azim ve irade karşısında anne Hamne’nin elin­den, susmaktan başka bir şey gelmedi.

Hz. Sa’d’ın Cesareti

Müslümanların, müşrikler tarafından işkence ve eziyet cenderesine alın­dıkları en çetin bir sırada idi.

Hz. Sa’d, ilk Müslümanlardan birkaçıyla Mekke’nin Ebû Dübb vadisinde namaz kılmakta idiler. Müşriklerin ileri gelenlerinden Ebû Süfyan, birkaç müş­rikle yanlarına geldi. Yaptıkları ibadetin asıl­sız bir şey olduğunu iddiaya kalkı­şınca, yaka paça birbirlerine gir­diler. Hz. Sa’d, eline geçirdiği bir deve çenesi kemiğiyle müşriklerden birinin başını yardı. Bunu gören diğer müşrikler, cesa­retlerini kaybettiler ve kaçmaya başladılar. Müs­lümanlar da onları vadiden çı­kıncaya kadar kovaladılar.

Böylece, Hz. Sa’d, “Allah yolunda ilk kan döken sahabe” un­vanını almış ol­du. İslam tarihinde dökülen ilk kan budur!

Aynı zamanda son derece cömert olan Hz. Sa’d b. Ebî Vak­kas, cennetle müjdelenen on sahabeden biridir. Allah Resûlü zamanında bütün gazâlara ka­tıldı. Uhud Harbi’nde Fahr-i Kâinat’a vücudunu siper etti ve müşriklere öyle­sine ok attı ki Allah Resûlünün, hiçbir faniye nasip olmayan şu hitabına maz­har oldu:

“Anam babam, sana feda olsun yâ Sa’d! Durma, at!”[7]

Hz. Ali der ki:

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.), ‘Fedake ebî ve ümmi’[8](Anam ba­bam sana feda olsun) cümlesini sadece Uhud günü Hz. Sa’d için söyledi.”[9]

Aynı muharebede, Hz. Sa’d, her ok attıkça, Allah Resûlü, “İlâhî, bu Senin okundur” diyor ve onun için şöyle dua ediyordu:

“Allahım! Sana dua ettiğinde Sa’d’ın duasını kabul et, atışını da doğrult!”[10]

Allah Resûlünün,“Allahım, onun dua­sını kabul et!” bu­yurması sebebiyledir ki kahramanlığı, cesareti ve ok atmadaki mahareti ya­nında duasının kâbulüyle de şöhret bulmuştur. İslam düşmanları onun kılıç ve okundan korktukları gibi, Müslümanlar da bu sebeple onun dua oklarından korkarlardı. Onu üzmekten son derece çekinirlerdi.[11]

İslam’a davetin henüz gizli devresinde, ömrünün baharında Müslüman olan Hz. Sa’d, o genç yaşından itibaren bütün ömrünü İslam’a hizmette ge­çir­di. Hz. Ömer devrinde İran’a gönderilen ordu­nun kumandanlığına tayin edildi ve Kadisiyye Zaferi’nin kumandanlığını yürüterek Kisrâ ülkesini fethe­dip İs­lam topraklarına kattı. Bu sebeple ona “İran Fâtihi” unvanı verildi.


________________________________________________________________________________

[1] İbn Esîr, Üsdü’l-Gabe, c. 2, s. 292.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 266; İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 139; Taberî, Tarih, c. 2, s. 216.
[3] İbn Hacer, el-İsabe, c. 2, s. 33; İbn Esir, a.g.e., c. 2, s. 291.
[4] İbn Hacer, el-İsabe, c. 2, s. 31; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 1, s. 280.
[5] Bu âyet-i kerîmenin hükmüne göre bir evlat, anne babasının ancak İslam’ın dışında olmayan meşru emirlerini tutmakla mükelleftir. Böyle bir itaat evlat üzerine vaciptir. Aksi hâlde, yani anne veya baba, Müslüman evladını imanın ve İslam’ın dışında birtakım meşru olmayan hare­ketleri işlemeye emir ve teşvik ederse, bu sefer onlara bu hususta itaat etmemek vaciptir. Çün­kü “Allah’a isyan olacak şeyde kullara itaat edilmez, emirleri yerine getirilmez.” kaidesi, İs­lam’ın bir düsturudur (Nesefî, Tefsir, c. 3, s. 251).
[6] İbn Esir, a.g.e., c. 2, s. 292.
[7] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s.139.
[8] “Fedake ebî ve ümmi” tâbiri, asıl manasında değil, örfî manasında kullanılır. Bu kelimeler, râzı olmayı, memnun olmayı ifade eder. Yaptığı tebcile şâyan bulunan zât­lar, bu kelimelerle medh ve senâ edilirler.
[9] Müslim, Sahih, c. 7, s. 125.
[10] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 141.
[11] Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 149.

Ebû Zerr-İ Gıfarî’nin İslâmla Şereflenmesi

İslam’ın ebedî nuru, gizliden gizliye ruhları sarmaya ve gönülleri fethet­meye devam ediyordu. İlk Müslümanlar bütün samimi­yet­le­riyle Hz. Re­sû­lul­lah’ın muallimliğinde İlâhî davayı öğrenmeye ve yaşamaya çalışıyorlardı.

Peygamber Efendimiz, henüz davasını âşikâre ilan etmemişti; ama buna rağ­men, Mekke’nin dışında da birçok yerden, bek­lenen Son Peygamberin zu­hur ettiğine dair haber duyanlar vardı. Bunlar­dan biri de, Gıfar kabilesine men­sup Ebû Zerr idi.

Ebû Zerr, Câhiliyye devrinde de putlara tapmaktan nef­ret eden ve seneler­den beri hak ve hakikati arayan, Araplar­ın güzide şâirlerinden biriydi. Duy­duğu haber üzerine önce, aradığı rehber zâtın Mek­ke ufuklarında parlayan zât olup olmadığını anlamak maksadıyla kendisinden de üstün bir şâir olan kar­deşi Üneys’e, “Haydi, Mek­ke’ye, zuhur ettiği söylenen zâta git, kendisiyle bir gö­rüş ve onun hakkında bana haber getir” diyerek onu Mekke’ye gönderdi.

Üneys, kardeşinin bu tâlimatı üzerine Mekke’ye geldi ve Peygamber Efen­di­mizle görüşüp konuştuktan sonra geri döndü.

Ebû Zerr, “Ne haber getirdin? Halk onun hakkında ne söy­lü­yor?” diye sor­du.

Üneys, “Gördüğüm zât, halka iyilikte bulunmayı, kötülükten sakınmayı tav­siye ediyor ve güzel ahlâkı duyuruyor” dedikten sonra, sözlerine şöyle de­vam etti:

“Halk, ‘Şâirdir, kâhindir, sâhirdir’ diyor! Ama ben kâhinlerin sözlerini işit­tim. Onun söyledikleri kat’iyyen kâhinlerin sözlerinden değildir. Söyledikle­rini, şâirlerin de her türlü şiirleriyle kıyas ettim; aralarında hiçbir benzerlik görmedim. Onun söyledikleri şiirden başka, apayrı bir şey! Bundan sonra ona şâir demek kimsenin ağzına ya­kışmaz. Hülâsa, yeminle derim ki Muhammed (a.s.m.) sâdıktır; ona çeşitli ithamlara yeltenenler ise kâziptir, yalancıların ta ken­dileridir.”[1]

Ebû Zerr kardeşine, “Sen” dedi. “Beni rahatlatıcı fazla bir malumat getir­me­din. Ama yine de gidip onu bizzat görmeliyim!”

Üneys, onu ikaz etti: “Gitmesine git, ama kendini Mekke halkından kolla! Çünkü onlar Muhammed’e karşı düşman cephesi kurmuşlardır!”

Bundan sonra Ebû Zerr, eline asâsını, sırtına bir su kırbası ile bir azık da­ğar­cığı alarak yola düştü. Çölleri aşa aşa gelip Mekke’ye kavuştu ve doğruca Kâ­be’ye gitti. Resûl-i Ekrem’i aradı, fakat tanımadığı için bulamadı. Kimseye sor­­maya da cesaret edemedi; hem de uygun bulmadı. Çünkü kardeşinin de söy­­le­diği gibi, Mekke’de Müslümanlarla müşrikler arasında şiddetli bir müca­dele vardı ve Müslümanlar çok nâzik bir devreyi yaşıyorlardı.

Mescid-i Haram’da kalmaktan başka bir çaresi yoktu. Öyle yaptı. Açlığını ise zemzem suyu içerek gideriyordu.

Bir aralık Hz. Ali, onu Mescid-i Haram’ın bir köşesinde büzülmüş halde gördü. Yanından geçerken, kendi kendine, “Zannımca bu adam uzak bir yol­dan gelmiştir” diye konuşunca Ebû Zerr, “Evet” dedi. “Uzak bir yoldan gelmi­şim!”

Hz. Ali, “Gel, evimize gidelim” dedi ve onu alıp evinde misafir etti. İkisi de ihtiyatlı ve tedbirli davrandıklarından o geceyi birbirlerine açılmadan geçirdi­ler.

Sabah olunca Ebû Zerr, yine Re­sû­lul­lah Efendimizi sorup bulmak için Mescid-i Haram’a gitti; fakat aynı şekilde hiç kimseden Efendimiz hakkında bir malumat alamadı.

Yine aynı köşede ümitsiz bir vaziyette beklerken yanına Hz. Ali uğradı; tek­rar kendi kendine, “Bu adamcağızın hâlâ yerini öğrenmek zamanı gelmedi mi?” diye konuştu. Bunun duyan Ebû Zerr, “Hayır…” dedi.

Bunun üzerine Hz. Ali aynı şekilde, “Haydi, öyle ise bize gidelim” dedi ve alıp evine misafir götürdü.

Bu sefer birbirlerine açıldılar. Önce Hz. Ali, “Nereden ve niçin geliyorsun?” diye sordu.

Ebû Zerr, “Eğer, gizli tutacağına söz verirsen, sana anla­tırım!” de­di.

Hz. Ali, “Emin olabilirsin” karşılığını verince, Ebû Zerr asıl maksadını açık­ladı. “Ben” dedi. “Gıfar kabilesindenim. Buradan pey­gamberlik iddiasında bu­lunan bir zâtın zuhur ettiği haberini duy­dum. Bizzat onu görüp konuşayım, diye geldim!”

Samimi maksadını anlayan Hz. Ali, “Sen, bu hareketinle akıllılık ettin, doğ­ruyu buldun!” diye konuştuktan sonra, “Ben” dedi. “Şimdi Re­sû­lul­lah’ın ya­nı­na gidiyorum. Sen de peşimden gel! Benim girdiğim yere sen de gir! Eğer ben yolda sana zarar vereceğinden korktuğum birisini görürsem, pabucumu dü­zel­tir gibi bir duvara yönelir dururum. O zaman sen beni beklemezsin, yü­rür gi­dersin!”

Evden çıktılar. Hz. Ali önde, Ebû Zerr ise onu arkadan takip ediyordu. Hiç­bir anormal durumla karşılaşmadan Hz. Re­sû­lul­lah’­ın huzuruna vardılar.

Ebû Zerr,“Selam, sana olsun ey Allah’ın Re­sûlü!” dedi.[2]

Resûl-i Ekrem, “Allah’ın rahmeti, senin üzerine de olsun” dedikten sonra, “Sen kimsin?” diye sordu.

Ebû Zerr, “Ben, Gıfar kabilesindenim” diye cevap verdi.

“Ne zamandan beri buradasın!”

“Üç gün üç geceden beri buradayım!”

“Seni kim doyuruyor?”

“Tek yiyeceğim zemzem suyu idi. Şişmanladım bile! Hiç açlık ve susuzluk duymadım!”

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Zemzem, mübarek, doyurucu bir yiyecektir” buyurdu.

Sonra Ebû Zerr, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bana İslam’ı anlat” dedi.

Re­sû­lul­lah Efendimiz, İslamiyeti kendilerine anlatınca, derhal şehâdet geti­rerek Müslüman oldu.[3]

Müslümanlığını İlân Etti!

Şehâdet getirerek İslam’la şerefyab olan Hz. Ebû Zerr’e, ihtiyat ve tedbiri asla elden bırakmayan Re­sû­lul­lah’­ın tavsiyesi şu oldu:

“Yâ Ebû Zerr! Sen, şimdilik bu işi gizli tut! Ve memleke­tine dön, git! İşi açı­ğa vurduğumuzu haber aldığın zaman gel!”

Vecd ve heyecan mâdeni haline gelen Hz. Ebû Zerr, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Seni hak peygamber olarak gönderen Al­lah Teâlâ’ya yemin olsun ki ben bunu müşriklerin arasında açıkça ilan edeceğim!” Sonra da kalkıp doğruca Kâbe’ye koştu ve müşriklere karşı per­vasızca, “Ey Ku­reyş top­luluğu! Ben şehâ­det ede­rim ki Allah’tan başka ilâh yok ve Muhammed, O’nun Resûlüdür!” diye hay­kırdı.

Bu kahramanca haykırış, müşrikleri hiddetlendirdi. Hep birden üzerine çul­landılar ve onun bayıltıncaya kadar dövdüler. Eğer, henüz o sırada İslamiyete girmemiş olan Hz. Abbas, ye­tişip, Gıfar kabilesine mensup oldu­ğunu ve bu ka­bilenin de Şam ticaret yoluna hâkim bulunduğunu söyleme­seydi, onu öldüre­ceklerdi!

Fakat imanın verdiği cesaret ve heyecana sahip Hz. Ebû Zerr’i, bu darbeler de yıldırmadı. İkinci gün aynı şekilde ve ay­nı yerde, yine müşriklere karşı Al­lah’ın varlık ve birliğini, Hz. Re­sû­lul­lah’ın da O’nun hak peygamberi oldu­ğunu pervasızca haykırdı. Tekrar müşriklerin ağır darbelerine maruz kaldı. Yine araya Hz. Abbas girdi ve “Yazıklar olsun size! Siz, Gıfar kabilesinden bi­rini mi öldürmek istiyorsunuz? Onların sizin ticaret yeriniz ve yolunuz üze­rinde bulunduğunu bilmiyor musunuz?” diyerek onu müşriklerin merhamet­sizce savurdukları darbelerden kurtardı.[4]

Bu hadiseden sonra Hz. Ebû Zerr, kavim ve kabilesini hak dine davet etmek üzere yurdunun yolunu tuttu. Hicret’in altıncı yılına kadar da orada kaldı. Bu sebeple Bedir, Uhud ve Hendek Gazâlarında bulunamadı. Fakat bunlardan sonraki gazâlarda Resûl-i Ekrem Efendimizin yanından ayrılmadı.


_______________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 4, s. 224; Müslim, Sahih, c. 7, s. 153-154.
[2] İslam’da bu türlü ilk selam veren zât, Ebû Zerr Hazretleridir.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 4, s. 224-225; Müslim, Sahih, c. 7, s. 153-154.
[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4. s. 255.

Habbab Bin Eret’in Müslüman Olması

Habbâb b. Eret, Ümmü Anmar adında İslam düşmanı bir kadının azatlı kö­le­siydi. Demirci idi, kılıç yapardı. Peygamber Efendimizle öteden beri görü­şür ve konuşurdu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz henüz Dârü’l-Erkam’a yerleşmediği bir sırada ge­lip Müslüman oldu.

O günlerde Müslüman olmak ve hele Müslümanlığını ilan etmek demek, malından ve canından olmayı göze almak demekti. Buna rağmen, Hz. Habbab, zerre kadar korku eseri göstermeden İslam’la şereflendiğini kahramanca ilan ve izhar etti.

İşkence

Ku­reyşli müşrikler, Müslüman olduğunu duyunca, onu da eziyet ve işken­ce­lere tâbi tuttular. Ümmü Anmar, hiddetinden çıldıracak gibiydi. Onu bağ­lat­tı, ateşte kızdırttığı demirle başını dağlattı. Hz. Habbâb, geçim vasıtası olan mes­leğiyle şimdi işkenceye uğruyordu! Ama nâfileydi! Onun gönlü iman ate­şiyle çoktan tutuşmuştu.

Bir gün çıkıp Re­sû­lul­lah’ın huzuruna geldi. Ümmü An­mar’­dan ve başının ızdırabından şikayet etti. Peygamber Efendimiz, “Yâ Rab! Habbab’a yardım et!” diye dua etti.

Bu duanın hemen akabinde Ümmü Anmar, şiddetli bir baş ağrısına mübtelâ oldu. Ağrının ızdırabından inler, dururdu. Sonunda kendisine, başını ateşle dağlaması tavsiye edildi. Hz. Habbab da bir müddet onun başını dağladı.

Hz. Habbâb, Ateş Alevi İçinde

Merhametten mahrum müşrikler, bir gün Hz. Hab­bâb’­ın gözleri önünde ko­caman bir ateş yaktılar. Onu ateşin üzerine yatırıp, ayaklarıyla göğsüne bastı­lar. Bir müddet öyle bıraktılar.[1]

Seneler sonraydı. Hz. Ömer, İslam’ın halifesi idi. Yanında Hz. Habbâb bulun­duğu bir sırada, İslam uğruna çektikleri eza ve cefayı kastederek, “Yer­yüzünde şu meclise bundan daha lâyık ve müstahak olan, sadece bir tek adam vardır” diye konuştu. Hz. Habbâb merak edip, “Yâ Emî­re’l-Mü’minîn! Kimdir o?” diye sordu.

Hz. Ömer, “Bilâl’dir” diye cevap verdi.

Hz. Habbâb, “Yâ Emîre’l-Mü’minîn! O benim kadar işkence çekmemişti! Çünkü müşriklerin eziyetlerinden Bilâl’i koruyan vardı. Benim ise, koruyucu hiçbir kimsem yoktu ve olmadı da…” dedikten sonra müşrikler tarafından ateş içine yatırılması­nı da şöyle anlatmıştı:

“Bir gün müşrikler beni tuttular. Ateş yaktılar. Ateşin içine beni sırtüstü ya­tırdılar. Sonra adamın biri göğsümün üzerine bastı. Yer soğuyuncaya kadar da beni bırakmadı!” Bu sözlerinden sonra da Hz. Habbâb, sırtını açtı. Ateş yanık­la­rından, sırtı alaca olmuştu!

Pey­gam­be­ri­mize Başvurması

Her türlü eziyet ve işkenceye rağmen Hz. Habbâb, iman ve İslami­yetinden zerre kadar tâviz vermiyor, Allah’­a ve Resûlüne sonsuz muhabbetini izhar et­mekten çekinmiyordu. O, bir köle idi. Müşriklerle başa çıkacak durumda de­ğildi. Maruz kaldığı eza ve cefalardan dolayı Re­sû­lul­lah’a başvurmaktan baş­ka elinden hiçbir şey gelmiyordu. Bir gün öyle yaptı. Efendimizin huzuruna çıka­rak, “Yâ Re­sû­lal­lah! Çektiğimiz şu işkencelerden kurtulmamız için Allah’a dua etmez misin?” dedi. Resûl-i Kibriya Efendimiz hem ibret, hem de müjde dolu şu cevabı verdi:

“Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler vardı ki demir tarakla bütün derileri, etleri soyulup kazınırdı da bu işkence yine onu dininden döndüre­mezdi. Testereyle tepesinden ikiye bölünürlerdi de, yine bu işkenceler onları dinlerinden geri çeviremezdi. Allah, elbette bu işi (İslami­ye­ti) tamamlayacaktır ve bütün dinlerden üstün kılacaktır. Öyle ki hayvanına binip San’a’dan Hadramut’a kadar tek başına giden bir kimse, Allah’tan başkasından korkma­yacak, koyunları hakkında da kurt saldırmasından baş­ka hiçbir endişe duyma­yacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz.”[2]

Âs b. Vâil’e Verdiği Cevap

Hz. Habbâb’ın, azılı müşriklerden Âs b. Vâil’den mühim­ce bir alacağı vardı. Bir gün gidip alacağını istedi. Bu azılı müşrik, “Muhammed’i inkâr etmedikçe, sana olan borcumu ödemeyeceğim!” de­di. Hz. Habbâb, “Ben her şeyimden vaz­geçerim, yine de ölünceye kadar ve öldükten son­ra dirilinceye kadar onu red ve inkâr etmem!” diye cevap verdi. Bunun üzerine Âs b. Vâil, “Ben, öl­dükten sonra diri­lecek miyim? Eğer böyle bir şey olacaksa, sabret! Diriltilip malıma ve evladıma tekrar kavuştuğum o gün, sana olan borcumu öderim!”[3]diye küstahça konuştu. Âs b. Vâ­il’in bu sözleri üzerine Cenab-ı Hak, indirdiği ayet-i kerimelerde şöyle buyurdu:

“Şimdi şu ayetlerimizi ve ‘Elbette bana mal ve evlat verilecektir!’ diyen adamı gördün mü? O, gayba muttali mi olmuş? Yoksa Rahmân’ın huzurunda bir söz mü almış? Hayır, öyle değil. Biz, onun dediğini yazacağız ve azabını da çoğalttıkça çoğaltacağız! Ve o söy­lediği şeyleri hep elinden alacağız da, o bize tek başına gelecektir!”[4]

Hz. Habbâb, her türlü tehlikeyi göze alarak Müslümanlığını ilan ettiği gibi, çekinmeden yeni Müslümanlara Kur’an-ı Kerim’i okutmak ve öğretmekle de meşgul olurdu. Hz. Ömer, elinde yalın kılıç, eniştesi ve kız kardeşinin evine hı­şımla girdiği zaman da, yine bu fedakâr sahabe, onlara yeni inen ayetleri oku­yor ve öğretiyordu.

_____________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 165.
[2] Buharî, Sahih, c. 4, s. 238-239.
[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 164-165.
[4] Meryem, 77-80.

Peygamberliğin İlânı ve Dâvetin Birinci Safhası

Bütün insanlığa hitap edecek ve bütün dünyayı kucaklayacak bir din, el­bet­te gizli kalamazdı. Madem insanlığı maddî mâ­nevî huzura kavuşturmak için bu din gönderiliyordu; öyle ise, açıktan açığa insanlara bildirilmesi ve teb­liğ edilmesi zarurî idi.

Cenab-ı Hak, kâinatta her şeyi tedric kanununa bağlamış­tır. Bu kanuna ria­yet ve itaat etmeyenlerin zamandan ala­cakları cevap hiç şüphesiz, muvaffaki­yetsizlik olacaktır.

Re­sû­lul­lah Efendimiz de, Allah’tan aldığı tâlimat üzerine bu kanuna riayet etti. Üç sene müddetle peygamberliğini ve İslamiyeti açıktan açığa kimseye bildirmedi ve anlatmadı. Tebliğinde son derece tedbirli ve ihtiyatlı davranıyor, ancak emniyet ettiği kimselere durumunu arz edi­yor­du.

Bu hareketiyle onun İslam’a muvaffakiyet yolunu açtığını da görüyoruz. Üç senelik gizli davet devresinde birçok kimse İslam safında yer almış ve dava­sına güç vermişti.

Üç senelik devreden sonra davetin daha fazla gizli olarak de­va­mında bir maslahat da kalmış değildi. Zira, Ku­reyşli müşrikler tarafından her şey az çok duyulmuştu ve üstelik İslam davası birçok kimseyle bir derece güç kazanmıştı. Buna binaen mukaddes İslam davasını açıklamanın ve tevhid hakikatlerini bü­tün âleme duyurmanın za­manı artık gelmişti.

İlk İş: Yakın Akrabaları Davet

Halkı, İslam’a açıktan davete nereden başlayacağı, Re­sûl-i Ekrem’e bizzat Cenab-ı Hak tarafından vahiyle bildirildi:

“(Ey Resûlüm!) Sen, önce en yakın akraba ve hı­sımlarını (Allah’ın dinine davet ederek) ahiret aza­bıyla korkut!”[1]

Resûl-i Ekrem, bu işe girişmenin kolay olmayacağını biliyordu. Bu sebeple bir müddet evinden çıkmadı. Bu esnada bir gün Hz. Ali’yi yanına çağırarak, “Yâ Ali! Cenab-ı Hakk’ın, yakın akrabamı azapla korkutmamı emir buyurması, bana çok güçlük verdi. Ben iyi biliyorum ki ne zaman onlara bu işi açmaya kalksam, onların beni hoşlanmadığım bir şeyle ithama kalkışacaklarını görece­ğim!” de­di.

Görülüyor ki Re­sû­lul­lah Efendimiz, davasını açıktan açığa akrabalarına an­latmaya kalkıştığı takdirde onların ithamlarına maruz kalacağı endişesini ta­şı­yor­du. Bunun için de bir müddet evine kapanıp düşünmeyi uygun görü­yor­du. Hatta onun uzun müddet evinden çıkmadığını gören, başta Hz. Safiyye ile di­ğer halaları, durumunu öğrenmek için ziyaretine geldiler. Efendimiz on­lara, “Be­nim hiçbir şeyden şikayetim yok, rahatsız falan değilim. Fakat Allah, bana ya­kın akrabamı, azapla korkutmamı emretti. Ab­dül­mut­ta­liboğullarını toplayıp onları Allah’a imana davet etmek istiyorum!” dedi.

Halaları, “Davet et! Ama sakın, onlardan Ebû Leheb’i davet edeyim deme! Çünkü o, senin davetine asla icabet etmez” diye konuştular. Sonra da, “Biz ni­hayet kadınız” diyerek Re­sû­lul­lah’ın yanından ayrıldılar.

Ziyafet Tertibi!

Davasını açıklama emrini alan Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ali’ye, “Bize sa­dece bir kişilik et yemeği yap ve bir kap da süt doldur; sonra da Ab­dül­mut­ta­liboğullarını topla. Onlarla konuşacağım, emrolunduğum şeyi onlara bildire­ceğim” emrini verdi.

Hz. Ali, emri derhal yerine getirdi.

Sabah olunca, Ebû Tâlib’in evinde —davet edilmemişken Ebû Leheb de dâ­hil— bütün amcalarıyla birlikte ikisi kadın kırk beş ki­şi toplandı.

Bir Mucize

Kapta bulunan et, bir kişilikti. Sadece bir insanı doyuracak kadardı. Kaptaki süt de o kadardı.

Resûl-i Ekrem eti parçaladı ve ziyafette bulunanlara, “Bismillah, buyurun!” dedi.

İstisnasız davette bulunanların hepsi o bir parça etten doyasıya yediler. Bir de ne görsünler? Çok az eksilmiş haliyle et, yine yerinde duruyor! Hayrette kaldılar.

Kaptaki sütü içmeye başladılar. Kanasıya içtiler ve sütün eksilmediğini gör­düler. Şaşırdılar!

Yemek yendikten sonra Peygamber Efendimiz, söze başlamak üzere iken, Ebû Leheb müdâhale etti ve topluluğa hitaben, “Şimdiye kadar böyle bir sihir görmedik! Arkadaşınız, sizi büyük bir büyüyle büyüledi!” dedi.

Sonra da Kâinatın Efendisine hakarette bulunacak kadar ileri gitti ve top­luluğu dağıtmak için ileri geri konuştu.

Peygamber Efendimiz, konuşmaya fırsat bulamadan davette­kiler dağıldılar.

İkinci Ziyafet ve Re­sû­lul­lah’ın Akrabalarına Hitabı

Resûl-i Ekrem, neticesiz kalan birinci ziyafetten sonra ikinci bir ziyafet daha tertipleyerek, yine Hz. Ali vasıtasıyla yakın akrabalarını bir araya topladı.

Yemek yendikten sonra, ayağa kalktı ve “Hamd yalnız Allah’a mahsustur. Ben de O’na hamdederim. Yardımı ancak O’n­dan isterim. O’na inanır, O’na dayanırım. Şeksiz şüphesiz bil­mekle beraber size de bildiririm ki Allah’tan baş­ka ilâh yoktur; O birdir, eşi ve ortağı yoktur” dedikten sonra maksadını şöyle açıkladı:

“Herhalde otlak aramaya gönderilen bir kimse, gelip ailesine yalan söyle­mez. Vallahi, ben bütün insanlara yalan söylemiş olsam (!), yine size karşı ya­lan söylemem! Bütün insanları kandırmış olsam, yine sizi aldatmam! Sizi, O’ndan başka ilâh olmayan Allah’a imana davet ediyorum. Ben de O’nun, hu­su­san size ve umumî olarak da bütün insanlığa gönderdiği peygamberi­yim.”

Maksadını böylece hülâsa eden Resûl-i Ekrem Efendimiz, sözlerine şöyle devam etti:

“Vallahi, siz uykuya daldığınız gibi öleceksiniz, uykudan uyandığınız gibi de diriltilecek ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyiliklerinizin karşılığında iyilik, kötülüklerinizin karşılığında da ceza göreceksiniz. Bu da, ya devamlı cennette veya temelli cehennemde kalmaktır. İnsanlardan ahiret aza­bıyla korkuttuğum ilk kimseler sizlersiniz.”[2]

Peygamber Efendimiz konuşmasını bitirince Ebû Tâlib ayağa kalktı ve “Sa­na severek ve candan yardım edeceğiz! Öğütlerini benimsedik ve kabul­lendik; sözlerini de tasdik ettik. Bu toplananlar, senin atanın oğullarıdır. Ben de haliyle onlardan biriyim. Senin istediğin şeye, onlardan koşacak olanların —andolsun ki— en çabuğu da benden başkası değildir. Sen, emrolunduğun şeye devam et. Vallahi, etrafını kuşatıp seni ko­rumaktan bir an dahi geri dur­mayacağım! Nef­simi, Ab­dül­mut­ta­lib’in dinini bırakmak hususunda bana itaat eder bulmadım. Ar­tık ben, onun öldüğü dinde öleceğim” dedi.

Diğer amcaları da bu sözleri tasdik ettiler ve Efendimizin hoşlanmayacağı hiçbir şey söylemediler. Sadece biri müstesna: İslam davasının başından beri muhalifi bulunan Ebû Leheb, ortaya atıldı ve “Ey Ab­dül­mut­ta­liboğulları!” de­di. “Bu, val­lahi bir kötülüktür! Başkaları onun elini tutup bundan alıkoyma­dan önce, siz onun ellerini tutup bundan vazgeçirin! Eğer, siz bugün ona itaat ede­cek olursanız, zillet ve hakarete uğrarsınız ve onu muhafaza etmeye kalkı­şırsanız, öldürülürsünüz!”

İslam’ın bu azılı düşmanına cevap, Peygamber Efendimizin kahraman ha­lası Hz. Safiyye’den geldi. “Ey kardeşim!” dedi. “Kardeşinin oğlunu ve onun dinini yardımsız, hor ve hakir bı­rakmak sana yaraşır mı? Vallahi, bugün yaşa­yan âlimler, Ab­dül­mut­ta­lib’in neslinden bir peygamberin çıkacağını haber ve­riyorlar. İşte, o peygamber budur!”

Ebû Leheb, kız kardeşinin bu ulvî konuşmasına küstahça, “An­dolsun ki bu boşuna bir umuttur. Zaten, kadınların sözleri, erkeklere ayak bağı ve köstek mesabesindedir. Ku­reyş aileleri ve onlarla birlikte bütün Araplar ayaklandığı zaman, onlara karşı koyacak bizim ne kuvvetimiz var? Vallahi, biz onların ya­nında yutulacak bir lokma gibiyiz!” diye cevap verdi.

Ebû Leheb’in bu konuşmasından Ebû Tâlib fazlasıyla rahatsız oldu. “Ey kor­kak!” dedi. “Vallahi, biz sağ oldukça ona yardım edeceğiz ve onu koruya­cağız.” Sonra da Resûl-i Ekrem Efendimize dönerek, “Ey kardeşim oğlu! Davet etmek istediğin zamanı bilelim; silahlanıp seninle birlikte ortaya çıkarız!”[3]

“Kim Bana Yardımcı Olur?”

O âna kadar sadece konuşulanları dinleyen Peygamber Efendimiz, ayağa kalkarak, “Ey Ab­dül­mut­ta­liboğulları! Vallahi, Araplar içinde benim size getir­diğim, dünya ve ahiretiniz için hayırlı olan şeyden daha üstün ve hayırlısını kavmine getirmiş başka bir kimse bilemiyorum! Ben, sizi dile kolay gelen, mi­zanda ağır basan iki kelimeye davet ediyorum ki o da ‘Eşhedü en lâ İlâhe İl­lallah ve eşhe­dü enne Muhammeden Re­sû­lul­lah [Allah’tan başka ilâh ol­madı­ğına ve Muhammed’in O’nun resûlü olduğuna şe­hâ­det ederim]’ demenizdir” diye konuştu; sonra da, “O hal­de, hanginiz bu yolda bana icabet ederek vezi­rim ve yardımcım olur?”[4]diye sordu.

Kimseden ses çıkmadı. Bütün başlar öne eğildi. Gözler. Pey­gam­be­ri­mize bakacak takati kendilerinde bulamıyordu. Sadece biri vardı, Re­sû­lul­lah’ın mü­barek gözlerine dikkatle bakan… Bu, henüz 12-13 yaşlarında bulunan Hz. Ali idi. Ayağa kalktı. Fakat Pey­gam­be­ri­miz ona, “Sen otur” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, sualini üç sefer tekrarladı. Üç seferinde de cevap sadece Hz. Ali’den geldi: “Yâ Re­sû­lal­lah! Sana, ben yar­dımcı olurum! Her ne ka­dar bunların yaşça en küçüğü isem de!”[5]

Bu söze kimisi dudak büktü, kimisi hayret etti, kimisi de alaylı alaylı gü­lümsedi: Sonra da hadiseyi ciddiye almadan toplantıyı terk ettiler!

Hz. Ali’nin küçük yaşındaki bu kahramanlık ve cesareti Nebiyy-i Muhte­rem Efendimizi fazlasıyla sevindirdi. Toplantıdan istediği neticeyi alamamak­tan do­layı ise ne üzüldü ve ne de ye’se kapıldı. Zira, vazifesinin sadece hak ve hakikati tebliğ etmek olduğunu biliyordu. Hidayeti ise ancak Cenab


_________________________________________________

[1] Şuarâ, 214.
[2] Taberî, Tarih, c. 2, s. 217; İbn Kesir, Sîre, c. 1, s. 457-459.
[3] Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 1, s. 285.
[4] Taberî, a.g.e., c. 2, s. 217; İbn Kesir, Sîre, c. 1. s. 459.
[5] Taberî, a.g.e., c. 2, s. 217; İbn Kesir, a.g.e., c. 1, s. 459.

Dâvetin İkinci Safhası: Mekkelilere Safâ Tepesinden İlk Hitap

Tebliğ dairesi tedricen genişliyordu. Açıktan iman ve İslam’a davet, inan­mış ruhları sevinciyle okşarken, şirkin kirinden kendini kurtaramamış gönül­leri ise telâşa sevk ediyordu!

“Emrolunduğun şeyi, onları çatlatırcasına bildir”[1]İlâhî fer­manı gelince, Fahr-i Kâinat, adeta yerinde duramaz hale gelmişti. Hemşehrilerine maddî mâ­nevî saadetin yo­lunu bir an ev­vel göstermek istiyordu.

Bu sırada, tebliğ dairesini biraz daha genişletip, Safâ tepesinde Mekkelilere açıkça peygamberliğini ve İslam dinini ilan etti.[2]

Safâ tepesinde yüksekçe bir taş üstüne çıkan Allah Resûlü, Mekkelilere yük­sek ve gür bir sadâ ile “Yâ Sabâhâh! (Ey Ku­reyş top­luluğu! Buraya geliniz, top­lanınız; size mühim bir haberim var!)” diye seslendi.

Mekkeliler birden şaşkına döndüler. Kimdi bu haykıran? Bir tehlikeyle karşı karşıya mı bulunuyorlardı? Düşmanın baskınına mı uğramışlardı? Yoksa ken­dilerine iletilecek çok mühim bir haber mi vardı?

Bu seslenişe cevap vermede gecikmediler ve bir anda Safâ tepesinin önüne toplandılar. Fakat o da ne? Seslenen, “Mu­hammedü’l-Emin” dedikleri zâttı. Acaba ne istiyor­du? Nelerden haber verecekti? Neler söyleyecekti?

Merakla, “Ey Muhammed! Bizi niçin topladın buraya, ne­yi haber verecek­sin?” diye sordular.

Resûl-i Ekrem, haberini vermekte gecikmedi. Zihinlerin ken­disine bütün dikkatiyle yöneldiği, gözlerin hayretli bakışlarıyla üzerine toplandığı, bütün kulakların pür dikkat kesildiği ve herkesin merakla beklediği bir anda, mantıkî delillerle dolu şu beliğ hitabeyi irad etti:

“Ey Ku­reyş topluluğu! Benimle sizin benzeriniz, düşmanı görünce ailesine haber vermek için koşan ve düşmanın kendisinden önce varıp ailesine zarar vermesinden korkarak ‘Yâ Sabâhâh!’ diye haykıran bir adamın benzeri gibidir.

“Ey Ku­reyş topluluğu! Size, ‘Bu dağın ardında veya şu vadide düşman at­lıları var; sabaha veya akşama üzerinize hücum edecekler!’ desem, bana inanır mısınız?”

O âna kadar “Muhammedü’l-Emin”  dedikleri, kendisinden yalan nâmına bir tek şey işitmedikleri, hakikatin dışında hiçbir şey duymadıkları Resûl-i Ek­rem’e hep bir ağızdan, “Evet” d­ediler. “Biz senin doğruluğunu tasdik ede­riz. Çünkü şimdiye kadar sende doğruluktan başka bir şey görmedik. Sen yanı­mızda yalanla itham edilmiş bir insan değilsin.”

Bu umumî hitabından sonra Resûl-i Ekrem, Ku­reyş kabilelerinin her birini kendi adlarıyla çağırdı ve konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Öyle ise, ben size önünüzde gelecek büyük bir azabın bildiricisiyim! Yüce Allah bana, ‘En yakın akrabalarını ahiret azabıyla korkut’ emrini verdi. Sizi ‘Allah bir, O’n­dan başka İlâh yok’ demeye davet ediyorum. Ben de O’nun kulu ve resûlüyüm. Eğer dediklerimi kabul ederseniz, cennete gideceğinizi taahhüd ve tekeffül edebilirim. Şu­nu da bilin ki siz, ‘Allah bir, O’ndan başka ilâh yok’ deme­dikçe size ben ne dünyada, ne de ahirette bir faide temin edemem.”[3]

Yine Ebû Leheb…

Resûl-i Kibriya Efendimizin akıl, kalp ve ruhlara hitap eden konuş­ması kar­şısında Ebû Leheb şaşkına döndü. Eline bir taş aldı ve Kâinatın Efendisine doğru fırlatarak, “Helâk olasıca! Bizi bunun için mi çağırdın?” diye âdice ba­ğırdı.

Bundan başka, o anda dinleyenlerden hiçbir muhalefet gelmedi. Sadece fı­sıltı halindeki konuşmalarıyla dağıldılar.

Cehennemlik Ebû Leheb…

Bu hareketleriyle Ebû Leheb, artık İlâhî nefret ve azabı hak­etmiş oluyordu. Re­sû­lul­lah’a olan şiddetli düşmanlığı, bitmez kin ve nefreti kendisine pahalıya mâl oldu. Çünkü Cenab-ı Hak, inzal buyurduğu Tebbet Suresi’yle korkunç âkı­betini şöyle haber veriyordu:

“Elleri kurusun Ebû Leheb’in! Zaten kurudu, mahvoldu. Ne malı fayda ver­di ona, ne kazandığı! O, alevli bir ate­şe girecek. (Peygambere eziyet ve ha­ka­ret­te bulunan) karısı da (cehennemde) odun hamalı olarak (oraya girecek); boy­nun­da bükülmüş bir ip (zincir) olduğu halde…”

Muhalefet eden kim olursa olsun, Allah, nurunu tamam­layacaktı. Bu se­bep­le de, Resûl-i Kibriya Efendimiz, kendisine karşı yapılan çirkin hareketler­den asla sarsılmıyor, yılmıyor ve yoluna son derece temkinli ve vakarlı bir şe­kilde devam ediyordu.

PEYGAMBER EFENDİMİZE REVÂ GÖRÜLEN EZİYET VE HAKARETLER

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safâ tepesinde açıktan açığa peygamberliğini ilan ettikten ve halkı İslam’a davette bulunduktan sonra Ku­reyşli müşrikler eziyet ve hakaretlerini su yüzüne çıkardılar ve kat kat artırdılar.

Peygamber Efendimiz onları “tevhid”e çağırıyordu; onlar ise “atalarımızın dini” dedikleri putperestlikte ve şirkte di­reniyorlardı.

Efendimiz, onları faziletle dünya ve ahiret saadetine davet ediyordu; onlar ise, yarasanın ışıktan kaçması gibi, faziletten ve saadetten uzak durmaya çalı­şı­yorlardı.

Kâinatın Efendisi, onları insanca yaşamaya, insan haysiyet ve kutsîyetine yakışır davranışlarda bulunmaya çağırıyordu; onlar ise, insan şeref ve haysi­ye­tini rencide edip ayaklar altına alıcı çirkin ve rezil hareketler içinde günlerini gün etmeye uğraşıyorlardı.

Resûl-i Ekrem, onlar için ebedî saadet, bekâ, likâ, cennet is­tiyor ve onları bu eşsiz nimetleri kazanacak amellerde bulunmaya davet ediyordu; onlar ise, ken­dilerini ebedî şekavete, cehenneme götürecek davranışların içinde yuvarla­nıp gidiyorlardı.

Hz. Re­sû­lul­lah, davetiyle, onları esfel-i safilîne düşmekten, kıymetsizlikten ve faidesizlikten kurtarıp âlâ-yı illiyyîne, kıymete, bekâya, ulvî vazifeleri yapa­bil­me maka­mına çıkarmak istiyordu; onlar ise tam tersine, kıymetsizlikler için­de yuvarlanmaya, esfel-i safilini netice verecek hareketlerde bulunmaya devam edip duruyorlardı.

Elbette, bu istek ve yaşayışta olan müşrikler, Fahr-i Âlem Efendimizin da­vetine karşı çıkacak ve onunla amansız mücadelede bulunacak, ellerindeki bü­tün imkânlarla onu tesirsiz hale getirmeye, sebat ve metanetini, cesaret ve gay­retini kırmaya çalışacaklardı! Bunun için de, türlü türlü işkencelere, ezi­yetlere, hakaret ve sui­kast­lere teşeb­büs edeceklerdi!

Şüphesiz, bu durum sadece Peygamber Efendimize mah­sus değildi. Her pey­gamber, kendi zamanında gönderildiği kavmi ve üm­meti tarafından nâhoş kar­şılanmış, hakir görülmüş, eziyet ve işken­celere tâbi tutulmuştur. Bu ortak özel­likleri yanında, bütün peygamberlerin diğer bir müşterek vasıfları da, bü­tün bu eziyet, hakaret, işkence ve suikastlere rağmen, davalarını anlatmaktan geri dur­ma­ma­ları, inançlarından asla tâviz vermemeleri, aksine eziyet ve iş­kencelerin artması nisbetinde memur bulundukları hakikatleri duyurmaya da­ha fazla bir aşk, şevk ve ciddiyet ile çalışmış olmalarıdır.

Ebû Leheb Başta

Fahr-i Âlem Efendimize hakaret ve eziyet edenlerin başında, Ebû Leheb ve ka­rısı Ümmü Cemil geliyordu.

Ebû Leheb, Efendimizi devamlı takip ediyor ve halkı onu dinlemekten vaz­ge­çirmeye, zihinlerde şüphe ve vesvese meydana getirmeye çalışıyordu!

Bir gün, Hz. Re­sû­lul­lah, Ukâz panayırında halkı Allah’ın birliğine imana ve peygamberliğini tasdike davet edip, “Ey ahali! ‘La ilahe illallah’ deyin, kendi­nizi kurtarın” diyordu.

Peşisıra gelen Ebû Leheb ise, halka, “Ey ahali! Bu, yeğenimdir; yalan söylü­yor. Ondan uzak durun!”[4]diye sesleniyordu.

Bu, ibret dolu bir tablodur:

Yeğen, Allah’a imana ve saadete davet ediyor; öz amca ise, ona muhalefet edip, halkı onu dinlememeye çağırıyor!

Ebû Leheb, yalnız bununla da kalmıyordu.

Bir gün, komşusu Peygamber Efendimizin kapısına pis­lik ve kokmuş şeyler artmıştı. O sırada Hz. Hamza, henüz iman etmemiş olmasına rağmen yetişmiş ve o pisliklerin ve kokmuş maddelerin hepsini Ebû Leheb’in başına dökmüştü.

Komşularının yaptığı bu gibi çirkin hareketlere karşı Efendimiz, sadece, “Ey Abdi Menafoğulları! Bu nasıl komşuluk?” diyerek sitem ediyor ve pislikleri evi­nin önün­den süpürüp atıyordu.

Kur’an’ın, cehennemde cayır cayır yanacağını haber verdiği bu adam, Ba­zen de, Kâinatın Efendisinin evini, sırf onu rahatsız ve hu­zur­suz etmek için ta­şa tutuyordu.

Ebû Leheb’in, Oğlunu, Peygamber Efendimize İşkence Etsin Diye Göndermesi!

Ebû Leheb, Resûl-i Kibriya’ya eziyet ve hakaret etmekte yalnız kalmak istemi­yordu.

Bir gün, oğlu Uteybe’ye, ona işkence etsin diye emir verdi. Utey­be, Pey­gam­be­ri­mizin yanına vardı. O sırada Efen­dimiz, Necm Suresi’ni okuyordu. Bunu duyan Uteybe, “Necmin Rabbine and­ol­sun ki ben senin peygam­ber­liğini inkâr ediyorum!” dedi ve küstah­ça Kâinatın Efen­disine doğru tükürdü.

Resûl-i Ekrem, bu çirkin harekete sadece şu bedduayla cevap verdi:

“Yâ Rab! Ona bir itini musallat et!”

Resûl-i Ekrem Efendimizin ne duası ne de bedduası Allah tarafından karşı­lıksız bırakılmıyordu. Uteybe’ye yaptığı bu bed­dua da bir müddet sonra ger­çek­leşti: Yemen tarafında Havran denilen yer­de babası ve arkadaşları ara­sında uyurken, bir arslan gelip kendi­si­ni parçaladı!

Dualarının makbuliyeti de, Peygamber Efendimizin mucizelerinin bir bö­lümünü teşkil eder.

Cehennem Oduncusu

Ümmü Cemil, İslam davasının en şiddetli muhalifi ve düşmanı Ebû Le­heb’in karısı idi. Kur’an tâbiriyle “cehennem oduncusu” bu kadın, İslam da­veti karşısında öylesine azmış, öylesine çılgına dönmüştü ki Nebiyy-i Muhte­rem Efendimizin gidip geldiği yola, her gün bıkmadan usanmadan sert dikenli çalılar döküp saçıyor ve adeta bu davranışından zevk alıyordu!

Ümmü Cemil’le ilgili bir hadise ise şöyledir:

Resûl-i Ekrem (a.s.m.), Safâ tepesinde ilk olarak, Ku­reyş’e açıktan İlâhî da­vette bulunurken, kocası Ebû Leheb, Pey­gam­be­ri­mize çıkışmış, hatta hakaret et­miş, “Helâk ola­sıca! Bizi bunun için mi buraya çağırdın?” demek küstahlı­ğında bulunmuş ve Efendimize doğ­ru, yerden kaldırdığı bir taşı savurmuştu. Bunun üzerine Ce­nab-ı Hak, Teb­bet Suresi’ni inzal buyurmuştu. Sure, Ebû Leheb ve karısının çirkin davranışlarını ve âkıbetlerini mevzu ediyordu.

Bunu duyan Ümmü Cemil, artık yerinde duramaz oldu. Eline bir taş alarak Mescid-i Haram’a geldi. Peygamber Efendimiz, sâdık dostu Hz. Ebû Bekir’le orada oturuyorlardı. Ümmü Cemil, Hz. Ebû Bekir’i gördü, fakat yanında otu­ran Kâinatın Efendisini fark edemedi ve “Ey Ebû Bekir! Arkadaşın nerede? Ben işittim ki beni hicvetmiş. Ben görsem, bu taşı onun ağzına vuracağım!” dedi.

Ebû Bekir’i gören göz, Kâinatın Efendisini göremiyor ve neticesiz geri dö­nüyordu.[5]

Elbette göremezdi! Allah’ın hıfz ve inayeti altında bulunan Sultan-ı Levlak’ı görmek, bir cehennem oduncusunun haddine mi düş­müştü?

Ebû Cehil’in Elleri Yukarıda Kaldı

Buna benzer bir hadise de Ebû Cehil’in başına gelir.

Bir gün, kabilesine şöyle söz verdi:

“Vallahi, secdede Muhammed’i görürsem, başını bu taş­la ezeceğim!”

Ertesi gün, zor kaldırabileceği büyük bir taş alarak gitti. Resûl-i Ekrem sec­dedeydi. Taşı kaldırıp tam vuracakken, elleri yukarıda kaskatı kesildi; ta Kâi­natın Efendisi namazını bitirip kalkıncaya kadar… Namaz bitince Ebû Cehil’in de eli çözüldü;[6]çünkü artık ih­tiyaç kalmamıştı!

Ebû Cehil’in Bir Teşebbüsü Daha…

Her şeye rağmen Peygamber Efendimizi rahatsız etmekten vazgeçmeyen Ebû Cehil, yine bir gün, “Vallahi, Muhammed’i secdede görürsem, boynuna ba­sacak ve boy­nu­nu yerlere sürteceğim!” diye yemin etti.

Tam o sırada Resûl-i Kibriya Efendimiz çıkageldi. İbni Abbas, durumu ken­dilerine arz edince, birden hiddetlendi ve kapıdan girmeyi dahi bekleme­den, aceleyle duvardan aşıp Mes­cid-i Haram’ın içine girdi. Alak Suresi’ni so­nuna kadar okudu ve secdeye vardı.

Etrafta bulunanlar Ebû Cehil’e, “Ey Ebû Cehil! İşte, Muhammed!” diye ses­lendiler.

Ebû Cehil’in Resûl-i Ekrem’e doğru ilerlemesiyle dönmesi bir oldu. Seyre­denler şaşkınlık içinde, “Ne oldu? Neden döndün?” diye sordular.

Ebû Cehil, onlardan daha şaşkın bir eda içinde, “Benim gördüğümü siz gör­müyor musunuz?” diye cevap verdi ve arkasından ilave etti: “Vallahi, onunla benim arama ateşten bir uçurum açıldı!”[7]

Müşrik ileri gelenlerinin en ağır işkence ve suikast teşebbüsleri karşısında, Cenab-ı Hak da, Sevgili Resûlünü işte böylesine koruyor ve himâye ediyordu!

Pey­gam­be­ri­miz, Ku­reyş’i Cenab-ı Hakk’a Havâle Ediyor!

Ku­reyş müşriklerinin Peygamber Efendimize eziyet, hakaret ve suikastleri çeşitli suretlerde oluyordu.

Resûl-i Ekrem, bir gün Kâbe’de huşû içinde namazını eda etmekte idi. Müş­riklerden bir grub da Kâbe civarında toplanmış, konuşuyorlardı. İçlerinde, Ebû Cehil de vardı. Ortaya fır­layarak topluluğa, “Hanginiz gidip filancalarda bu­gün boğazlanan devenin işkembesini ve döl eşini olduğu gibi kanlı kanlı geti­rip, secdede iken onun üzerine koyar?” diye seslendi.

Gözü dönmüşlerden biri olan Ukbe bin Ebû Muayt, ortaya atıldı. “Ben ya­parım!” dedi ve oradan ayrıldı. Az sonra, ruhu kararmış bu adam, elinde deve işkembesiyle Peygamber Efendimizin yanında göründü.

Resûl-i Ekrem, her şeyden habersiz, Cenab-ı Hakk’ın huzurunda secdeye varmıştı.

Gözü dönmüş Ukbe, getirdiği deve işkembesini iki küreği arasına koydu.

Ruh ve vicdanları şirkin karanlıklarına gömülü müşrikler, manzarayı kah­kahalarla seyrediyorlardı.

Muhterem babasının, müşriklerin bu âdice hareketine maruz kaldığını du­yan Hz. Fâtıma, koşa koşa geldi. İşkembeyi tuttuğu gibi, suratlarına çarparca­sına müşrik gürûhuna doğru fırlattı.

Namazını bitiren Hz. Re­sû­lul­lah’ın mübarek dudaklarından, “Allahım, Ku­reyş’i Sana havâle ediyorum!” cümlesi döküldü.

Bu cümlesini üç kere tekrarladı. Sonra da müşrik elebaş­larının isimlerini te­ker teker zikrederek, onları da Sonsuz Kudret Sahibi Cenab-ı Hakk’a havâle et­ti.[8]

Abdullah b. Amr Anlatıyor

Resûl-i Ekrem Efendimize müşriklerin yaptığı bir başka eziyet ve hakaret hadisesini, Abdullah b. Amr Hazretleri şöyle anlatır:

“Bir gün, Ku­reyş’in ileri gelenleri, Hıcır denilen yerde toplanmışlardı. Ben de orada bulunuyordum. Ku­reyşliler, Allah Resûlü hak­kında konuşarak şöyle diyorlardı:

“‘Biz, bu adamın işinde sabrettiğimiz kadar hiçbir şeye karşı sabır göster­medik. Bu adam, bizi akılsızlıkla itham etti. Babalarımıza, dedelerimize haka­ret etti. Dinimizi ayıpladı, birliğimizi bozdu, putlarımıza dil uzattı. Onun yap­tığı bunca şeylere biz sabrettik.’

“Ku­reyş, bunu konuşup dururken, birdenbire Allah Resûlü görünüverdi. Yürüyerek geldi. Hacerü’l-Esved’i öptü. Sonra Kâbe’yi tavaf etmek üzere yan­larından yürüyüp geçti. Bu sırada Ku­reyşliler, kendilerine lâf attılar. Allah Re­sûlü, son derece üzüldü. Üzüntüsünü, birdenbire değişen yüzünün renginden fark ettim.

“Allah Resûlü, tavafına devam etti. İkinci defa Ku­reyş topluluğunun yanın­dan geçerken, yine onların sözlü sataşmalarına maruz kaldı. Yine fazlasıyla üzüldü. Üzüldüğünü, yine yüzünden fark et­tim.

“Allah Resûlü, üçüncü defa Ku­reyşlilerin yanından geçerken yine aynı şe­kilde kendisine lâfla sataştılar.

“Bunun üzerine Allah Resûlü, durdu ve onlara dönüp şöyle konuştu:

“‘Ey Ku­reyşliler! Sözlerimi duyuyor musunuz? Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki başınıza felâket gelecektir!”

Nebiyy-i Ekrem’in bu hitabı, topluluk üzerinde derin bir tesir meydana ge­tirdi. Hiçbiri yerinden kımıldamadı. So­nunda, daha önce onun hakkında en çok aleyhte konuşup arkadaşlarını kışkırtanlar (başta Ebû Cehil) bile, en iyi söz­lerle gönlünü almaya çalışarak şöyle dediler:

“‘Yâ Ebe’l-Kàsım, haydi selametle git. Vallahi, sen câhillerden, kendini bil­mezlerden değilsin!’

“Allah Resûlü de yanlarından uzaklaşıp gitti.

“Ertesi gün, Ku­reyşliler, yine Hıcır denilen yerde toplandılar. Ben yine ara­larında idim. Aynı şekilde Allah Resûlü hakkında ileri geri konuşuyorlar ve şöyle diyorlardı:

“‘Muhammed’in size yaptıklarını ve onun hakkında size verilen haberleri söyleyip duruyorsunuz. Fakat gelip karşınıza dikilerek, yüzünüze karşı kötü (!) şeyler söylediği zaman ona dokunmuyor ve serbest bırakıyorsunuz!’

“Onlar böyle konuşup dururlarken yine Re­sû­lul­lah çıkageldi.

“Ku­reyşliler hemen oturdukları yerden fırlayarak etrafını sardılar. Onun kendi taptıkları ve dinleri hakkında söyledikleri sözleri zikrederek, ‘Hakkı­mızda şu şu sözleri söy­leyen, sen misin?’ dediler.

“Nebiyy-i Ekrem, cevaben, ‘Evet, bunları söyleyen benim!’ dedi.

“Bunun üzerine hep birden Re­sû­lul­lah’ın üzerine atıldılar. Biri onun yaka­sına yapıştı. Bu sırada biri koşarak Hz. Ebû Be­kir’e durumu haber verdi. Hz. Ebû Bekir, hemen Mescid-i Haram’a girdi. Gözyaşları arasında müşriklere, ‘Al­lah belânızı versin! ‘Rabbim Allah’tır’ diyen bir zâtı öldürmek mi istiyor­su­nuz?’ diye seslendi.

“Bunu duyan Nebiyy-i Ekrem, ‘Bırak onları ya Ebû Bekir! Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki ben onların hepsinin hakkından gelece­ğim!’ dedi.

“Bu sözü işiten Ku­reyşliler korktular ve Re­sû­lul­lah’ı bırakarak dağıldılar”[9]

“Rabbim Allah’tır” dediği ve halkı bu ulvî hakikate çağırdığı için Resûl-i Kibriya Efendimize revâ görülen çirkin hareketler bunlarla da kalmıyordu.

Yine bir gün, Kâbe yanında namaz kılıyordu. Alnını yü­ce yaratıcısının hu­zurunda yere koyar koymaz, serseri Uk­be b. Ebî Muayt, ridâsını topladı ve boy­nuna doladı; olanca gücüyle sıktı. Maksadı, onu boğmaktı.

O arada Hz. Ebû Bekir yetişip Peygamber Efendimizi bu serserinin elinden kurtardı. Sonra da adeta kâinata işittirmek istiyormuş­çasına, “Siz, bir adamı, ‘Rabbim Allah’tır’ diyor di­ye öldürür müsünüz? Hâlbuki o size Rab­bi­nizden apaçık mucizelerle gelmiştir. Buna rağmen o, zannettiğiniz gibi bir yalancı ise (!) yalanının gü­nahı kendisine âittir; fakat davasında doğru ise elbette sizi kor­kuttuğu azapların bir kısmı olsun gelir, dokunur. Muhakkak Allah, haddi aşan davasında yalancı olan bir kimseyi hidayete erdirmez”[10]meâlindeki ayet-i ke­ri­meyi okudu.

Öldürmeye Teşebbüs

İçlerinde Ebû Cehil ve Velid b. Muğîre’nin de bulunduğu Mah­zumoğul­la­rından bir topluluk, uzun uzun konuştuktan sonra Peygamber Efen­dimizin vücudunu ortadan kaldırmaya karar verdiler. Vazifeyi, Velid b. Muğîre yerine getirecekti.

Resûl-i Ekrem, namazda Kur’an okumaya başladığı bir sırada, Velid yanına kadar sokuldu. Fakat o da ne? Öldürmeye gittiği zâtın sesi var, okuduğu Kur’an şirk kiriyle pas­lanmış kulağına geliyor, fa­kat gözü onu bir türlü göre­miyordu.

Velid şaşkınlaştı. Telâşla arkadaşlarının yanına döndü ve durumu anlattı. Bu sefer hep beraber gittiler. Fakat yine Efendimizi görmeye muvaffak olama­dılar. Çünkü ileri gittiklerinde ses arkadan, arkaya doğru gittiklerinde ise ses ön taraftan geliyordu. Nihayet hayretler içinde kalıp dağıldılar.

Pey­gam­be­ri­mize En Ağır Gelen Gün

Kâinatın Efendisi bir gün evinden çıkmış, gidiyordu. Ku­reyş’­ten köle olsun, hür olsun kime uğradıysa adeta birbirleriyle söz birliği etmişçesine onu yalan­ladılar, sözle eziyet ve hakarette bulun­dular. O gün, eziyetli ve sıkıntılı günle­rinin en ağırlarından biriydi.

Kâinata bir rahmet güneşi olarak doğan Peygamber Efendimiz, müşriklerin bu küstahça hareketleri karşısında evine döndü. Birazcık olsun üzüntüsünü yok etmek, sıkıntısına gidermek için örtüsüne büründü ve yattı.


_________________________________________________________________________

[1] Hicr, 94.
[2] Allah Resûlü, Mekkelilere toptan İslamiyeti ve peygamberliğini nasıl duyuraca­ğını düşünmüş, dur­muştu. Sonunda Safâ tepesine çıkmayı uygun buldu. Buradan hal­ka seslenecek, duyan ya­nı­na koşacaktı. Zira birinin, bir tehlike hissettiğinde yahut ani­den hücuma geçip gafil bulu­nan in­sanları ele geçirecek bir düşman sezdiği veya kim­senin haberi olmadan pusu kuran bir has­mı­nı fark ettiğinde, bir dağın tepesine veya yük­sekçe bir yere çıkarak en üst perdeden, “Yâ Sa­bâhâh!” diye haykırması, o zamanlar Araplar arasında yaygın bir âdet idi. Bu sesleniş üzeri­ne korkuya kapılan halk, sürat­l­e hazırlıklarda bulunur ve en kısa zamanda düşmanı karşıla­maya çıkardı (bkz. Ebu’l-Hasen en-Nedvî, es-Sîretü’n-Nebevîyye, s. 87; Tecrid Tercemesi, c. 9, s. 246).
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 199-200; Buharî, Sahih, c. 3, s. 171: Müslim, Sahih, c. 1, s. 133-135; Taberî, Tarih, c. 2, s. 216.
[4] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 287.
[5] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 381-382; Kadı İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 684.
[6] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 319-320; Kadı İyaz, a.g.e., c. 1, s. 688; Bediüz­za­man Said Nursî, Mektûbat, s. 164.
[7] Kadı İyaz, a.g.e., c. 1, s. 690-691.
[8] Müslim, Sahih, c. 5, s. 180.
[9] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 309-310; Taberî, Tarih, c. 2, s. 223.
[10] Mü’min, 28.

Peygamberimiz ve Müslümanlar Dâru‘l-Erkam’da

Efendimizin peygamberliğinin 5. senesi…

Milâdî 615…

Ku­reyş müşriklerinin Müslümanlar üzerindeki baskı, eziyet ve işkenceleri gün geçtikçe artıyordu. Müslümanlar dinî vazifelerini ve ibadetlerini rahat ve serbest bir şekilde ifa edemez bir durumla karşı karşıya gelmişlerdi.

İslam ve imanın tâlimi, Allah’a ibadet ve taatin serbestçe yapılabilmesi için emin bir yer gerekliydi. Allah Resûlü, bizzat bu emin yeri aradı ve tespit etti: Safâ tepesinin doğusunda dar bir sokak için­de bulunan ilk Müslüman Er­kâm b. Ebî’l-Erkâm b. Esed’in evi… Bu ev, giriş çıkışlar için elverişli, etraftan gelen gidenlerin kolay­ca kontrol edilebileceği emin bir yerdi.

Artık Kâinatın Efendisi Pey­gam­be­ri­miz burada muallim, ilk Müslümanlar da talebe idiler. Burada öğrendiklerini imkân ve fırsat dâhilinde başkalarına da duyuruyor ve aktarıyorlardı. Böylelikle Dârü’l-Erkam’ı, Nebiyy-i Ekrem Efen­dimizin hocalığını yaptığı ilk medrese, ilk İslam üniversitesi saymak müm­kün­dür!

Hz. Ömer’in İslam’la şereflenmesine kadar, Resûl-i Ekrem, İslam’ı öğretme ve anlatma vazifesini burada yürüttü. Başta Hz. Ömer olmak üzere birçok kim­se bu evde Müslüman olma şerefine er­diler.

Dârü’l-Erkam’ı Erkâm b. Ebî’l-Erkâm Hazretleri, hiç satılma­mak ve tevârüs olunmamak şartıyla vekil olarak oğluna bırakmıştır.

İslam tarihinde büyük ehemmiyeti hâiz bulunan bu ev, bugün Kâbe karşı­sında, “Dârü’l-Hayzuran” adıyla anılmakta ve dinî bir okula tahsis edilmiş bu­lunmaktadır.[1]

YÂSİR AİLESİNİN BAŞINA GELENLER

Yâsir, Mekke’ye Yemen’den gelmişti.

Burada, Mahzumoğullarından Ebû Huzeyfe b. Muğî­re’nin himâyesine gir­mişti. Sonradan Ebû Huzeyfe onu, cariyesi Sü­mey­ye’y­le evlendirmişti. Bu evli­likten iki erkek çocuğu dünyaya geldi: Ammar ve Abdullah…

Bütün fertleriyle saadet dairesine giren bu aileye, başta Mahzumoğulları ol­mak üzere bütün müşrikler, çekilmez işkenceler, dayanılmaz eziyetlerle göz açtırmıyorlardı. Mahzumoğulları, iman ve İslam’dan vazgeçsinler diye, gü­ne­şin her tarafı sıcaklığıyla kavurduğu bir sırada, adeta cehennem ateşi kesilen taşlıkta onlara işkence ediyorlardı.

Pey­gam­be­ri­miz, Sabır Tavsiye Ediyor!

Yine bir gün Yâsir ailesi, işkence altında zâlim müşrikler tarafından inletilir­ken, Resûl-i Ekrem Efendimiz üzerlerine çıkageldi. Yürekler parçalayıcı bu du­rum karşısında, “Sabredin ey Yâsir ailesi! Sabredin ey Yâsir ailesi! Sabredin ey Yâsir ailesi! Sizin mükâfatınız cennettir. Sab­redin ey Yâsir ailesi!” diyerek sabır tavsiyesinde bulun­du.

İşkence altında kıvranan Yâsir, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Bu iş daha ne za­mana kadar böyle sürüp gidecek?”

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu suale, “Allahım, Yâsir ailesinden rahmet ve mağfiretini esirgeme” duasıyla karşılık verdi.

Bu hadiseden bir müddet sonra Hz. Yâsir, dayanılmaz işkenceler altında iz­zetiyle ruhunu Rabbine teslim etti. Böylece, “Müslüman erkeklerden ilk şehit” şerefi kendisinin oldu.

Oldukça yaşlanmış, zayıf ve nahif bir kadın olan, Yâsir’in hanımı Sümeyye de, işkence etsin diye Ebû Cehil’e havâle edilmişti.

Ebû Cehil, işkenceden işkenceye uğrattığı bu yaşlı, zayıf ve kimsesiz kadına küstahça ve âdice, “Sen, güzelliğine âşık olduğun için Muhammed’e iman et­tin!” diyordu.

Bu âdice ithama, iman âbidesi kesilmiş Hz. Sümeyye, bir müşriğe söylenebi­le­cek en ağır lâflarla mukabele edince, Ebû Cehil hiddete geldi ve elin­deki mız­rağı saplayarak şehit etti. Hz. Sümeyye de böylece, “kadınlardan ilk şehit” ol­du.

Ammar’ın Başına Gelenler

Ammar’ın çektikleri de yürekler parçalayıcı idi: Demir bir gömlek giydirili­yor, güneşin yeryüzünü bütün sıcaklığıyla kavurduğu sırada dışarı çıkartılıyor ve demir gömlek içinde ilikleri eritiliyordu.

Bu işkencelerden bir an olsun kurtulan Ammar, soluğu Nebiyy-i Ekrem’in yanında alıyor ve kendisinden bir teselli bekliyordu. “Azabın her türlüsünü tattık yâ Re­sû­lal­lah!” diyerek halini arz ediyordu. Resûl-i Ekrem, yine sabır tavsiye ediyor ve şöyle dua ediyordu:

“Allahım, Ammar ailesinden hiç kimseye cehennem azabını tattırma!”

Hz. Ammar’a revâ görülen işkence çeşitlerinden biri de ateşle dağlanması idi. Yine bir gün böyle bir işkence altında kıvranırken Peygamber Efendimiz rastgeldi. Mübarek elleriyle Am­mar’ın başını sığayarak ateşe, “Ey ateş! İbra­him’e (a.s.) serin ve selamet olduğun gibi Ammar’a da öyle ol!” diye dua etti. Sonra da Ammar’a, şu haberi verdi:

“Ey Ammar! Sen (bu işkencelerle) ölmeyecek, uzun bir müd­det yaşayacak­sın. Senin ölümün, azgın bir topluluğun[2]eliyle olacaktır.”[3]

“Kalbimde İman Ferahlığı Var!”

Yine bir gün Ammar, uğradığı işkenceden dolayı ağlıyordu. Bu haliyle onu gören şefkat timsâli Peygamber Efendimiz, mübarek elleriyle gözyaşlarını sil­di; sonra da, “Seni kâfirler tuttu da suya mı bastı? Onlar, seni bir daha tu­tar da sana şöyle şöyle derler ve işken­ce­lerine devam ederlerse, sen de onlara iste­dik­lerini söyle ve kurtul” dedi.

Bu, hayatını zâlim müşriklerin elinden kurtarmak için Ammar’a bir müsa­ade idi!

Bu müsaadenin verilişinden bir müddet sonra, Ammar yine müşrikler tara­fından yakalandı ve işkenceden işkenceye uğratıldı. İşkence edilirken de ken­disine şu teklif yapılıyordu:

“Muhammed’e küfretmedikçe, Lât ve Uzzâ’ya tapmanın da onun dininden hayırlı olduğunu söylemedikçe, sana işkence etmekten asla vazgeçmeyeceğiz!”

Zavallı Ammar’ın dilinden, çaresiz olarak müşriklerin söyledikleri döküldü. Muradlarına eren gaddarlar, Am­mar’ı serbest bıraktılar.

İşkence ve azap yükü altında ezilmekten kurtulan Am­mar, doğruca Resûl-i Ekrem’in huzuruna vardı. Efendimiz kendisine, “Kurtulduğun, yüzünden bel­li!” deyince, ce­vabı şu oldu:

“Hayır, vallahi kurtulmadım!”

Peygamber Efendimiz, “Niçin?” diye sorunca da Am­mar, “Ben, senden vaz­geçirildim. Lât ve Uzzâ’nın da senin dininden hayırlı olduğunu bana söylet­tirdiler!” karşılığını verdi.

Ammar üzgündü, Ammar şaşkındı. Dünya başına yıkılacakmış gibi, heye­can ve korku içinde Resûl-i Kibriya’nın huzurunda dikilmiş, duruyordu. Müş­riklerin işkence ve eziyetlerinden kurtulmuştu, ama şimdi başka bir tehlikeyle karşı karşıya gelmişti!

Resûl-i Ekrem, “Müşriklerin dediklerini söylerken kalbini nasıl buldun?” diye sordu.

Ammar’ın kalbinden kopup gelen cevabı şu oldu:

“Kalbimi iman ferahlığı ve rahatlığında, dinime bağlılığımı da de­mirden daha sağlam buldum!”

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Sana vebâl yok ey Ammar! Eğer, onlar seni yine yakalar, bunu sana tekrarlatmak ister­lerse, sen de söylediklerini tekrarlayıp kurtul!”[4]diyerek Am­mar’ın hem gönlünü, hem yüzünü ferah ve sü­rura garketti.

Bu hadise üzerine Yüce Allah, şu meâldeki ayetini inzal buyurdu:

“Kalbi imanla karar bulmuş olduğu halde (küfür kelimesini söylemeye) zor­lananlar (ve böylece yalnız dilleriyle söyleyenler) müstesna, kim Allah’a küfre­derse onlara şiddetli bir azap var; fakat küfre bağrını açanlar üzerine, Al­lah’tan bir gazab ve kendilerine çok büyük bir azap vardır.”[5]

Şu halde, kalbi imanla karar bulmuş bir mü’mine burada bir ruhsat tanın­maktadır: O da, düşman tarafından canının veya herhangi bir âzâsının yok edilme tehlikesi bahis mevzu olduğu zaman, yalnız diliyle küfür kelimesini söylemesi câizdir. Ancak bunun, kalbin imanla mutmain olması şartıyla bir ruhsat olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Bunun yanında, hakkı söylemek ve di­nin izzetini korumak için helâk olmayı göze alıp küfür kelimesinin lisanla da­hi olsa söylenmemesi azimettir. Bu hususta ruhsatla değil de, azimetle amel et­mek ise, daha faziletli bir hareket sayılmıştır.[6]

HZ. EBÛ BEKİR’İN İŞKENCEYE MARUZ KALIŞI

Re­sû­lul­lah Efendimiz, bir gün Dârü’l-Erkam’da ilk Müs­lümanlardan birço­ğuyla oturuyordu. Başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere hepsinin gönlünde, “tev­hid davasını müşriklere karşı açıklamak” ar­zusu, bir iştiyak halini almıştı. Bu­nu gerçekleştirmesi için Resûl-i Kibriya Efendimizden ricada bulundular. Fa­kat Hz. Re­sû­lul­lah, tedbiri elden bırakmak istemiyordu. Henüz böyle bir ha­re­ket için zamana ihtiyaç vardı. “Biz henüz azız, bu işe yetmeyiz!” diye ko­nuştu.

Fakat imanın taptaze heyecan ve şevkini tertemiz gönüllerinde taşıyan bu yeni Müslümanlar, yerlerinde adeta duramaz hale gelmişlerdi. Bunu hisseden Fahr-i Âlem Efendimiz, sonunda kendileriyle birlikte Mescid-i Haram’a gitti. Bir tarafa oturdular. Müşriklerden bir topluluk da oradaydı.

Allah ve Resûlüne iman aşkıyla yanıp tutuşan Hz. Ebû Bekir, kal­binin derin­liklerinden kopup gelen gerçekleri insanlara duyurmak arzusunun önüne geçemedi ve orada müşriklere dönerek, Allah’a imanın ulvîyet ve kutsîyetini, buna karşılık puta tapmanın pespâyeliğini ve onlara hürmet etmenin sefâletini haykırdı.

Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık ile dolu olan müş­rikler, Hz. Sıddık’a saldırdılar, her tarafını kan revan içinde bıraktılar. Ellerinden, ancak kabilesi Teymoğullarından birkaçının araya girmesiyle kurtulabildi.

Demirli ayakkabıların darbelerine maruz kalan Hz. Ebû Bekir, kendinden geçmişti. Baygın bir halde evine götürdüler. Gün boyu baygın kaldı ve ancak akşamüzeri ken­di­ne gelebildi.

Sanki, onca darbelere maruz kalan kendisi değilmiş, sanki yüzü gö­zü kan revan içinde bırakılan bir başkasıymış gibi, dudaklarından dökülen ilk cümle­ler şunlar oldu:

“Re­sû­lul­lah ne yapıyor, ne haldedir? Ona dil uzatmışlardı, hakaret etmiş­ler­di!”

Hz. Ebû Bekir, bu sözleriyle Hz. Re­sû­lul­lah’a olan sadâ­katinin şâheser bir ör­neğini veriyordu. Kan revan içindeki haline bakmadan, yara berelerinin acı­sına sızısına aldırmadan, Nebiy­y-i Zîşan’ın du­rumunu öğrenmek istiyordu; hem de o Nebiyy-i Muh­terem’e şiddetle muhalefet edenler arasında…

Kendisine yemek teklifinde bulundular; “Aç kaldın, susuz kaldın! Bir şeyler yiyip içmez misin?” dediler.

O ise hep, “Re­sû­lul­lah ne haldedir, ne yapıyor?” diye so­ruyordu.

Annesinin, Resûl-i Ekrem’in davasından haberi yoktu. Henüz iman etme­yenler arasında bulunuyordu. Nasıl olursa olsun, Allah Resûlünün durumunu öğrenmeliydi. Annesine, “Git” dedi. “Hat­tab’­ın kızı Ümmü Cemil’e sor. Re­sû­lul­lah hakkında bana haber getir!”

Ümmü Cemil, iman etmiş bahtiyar bir kadındı. Fakat Resûl-i Ekrem’den al­dığı dersle tedbirli ve ihtiyatlı davranıyordu.

Ebû Bekir’in annesi Ümmü Hayr ona, “Ebû Bekir, sen­den, Abdullah’ın oğlu Muhammed’i soruyor” deyince; “Ben, onun hakkında bir şey bilmiyorum. Ama istersen, bera­ber oğlunun yanına gidelim” diye cevap verdi.

Aslında, Ümmü Cemil’in Re­sû­lul­lah’tan haberi vardı. Ancak bir tertip ve tu­zakla karşı karşıya bulunma ihtimalini göz önünde bulundurarak böyle ce­vap vermişti.

Hz. Ebû Bekir’i yüzü gözü yarılmış bir vaziyette gören Ümmü Cemil’in içi burkuldu ve kendisini zabtede­me­ye­rek, “Sana bunları re­vâ gören bir kavim, şüphesiz azgın ve sap­kındır! Allah’tan dileğim, onlardan intikamını alması­dır!” diye haykırdı.

Ümmü Cemil’den Resûl-i Ekrem’in selamette olduğunu öğrenmesine rağ­men Hz. Ebû Bekir’in içi, yine de rahat etmi­yor­du. Annesine, “Vallahi, gidip Re­sû­lul­lah’ı görmedikçe ne yer, ne de içerim!” dedi.

Onu, Resûl-i Ekrem’e götürmekten başka çare yoktu. Fakat bu haliyle nasıl gidebilirdi? Dârü’l-Erkam’a kadar nasıl yürüyebilirdi?

Etraf tenhalaşınca, annesi ve Ümmü Cemil’e yaslanarak sendeleye sende­leye Re­sû­lul­lah’ın huzuruna vardı. Senelerden beri birbirlerini görmemiş can­dan dostlar gibi kucaklaştılar. Resûl-i Ekrem’in durumunu gözleriyle gördük­ten sonra, “Annem babam sana feda olsun Yâ Re­sû­lal­lah! O azgın, sapkın ada­mın (Utbe b. Rabia) yüzümü yer­lere sürtüp bilinmez hale getirmesinden başka herhangi bir üzüntüm yok!”[7]diye konuştu.

O anda bile Hz. Ebû Bekir’in gönlü iman ve İslam’a hiz­met aşkıy­la alev alev yanıyordu.

Peygamber Efendimize annesini göstererek, “Bu, annem Selma’dır” dedi. “Onun hakkında Allah’a duada bulunmanızı arzu edi­yorum. Umulur ki Allah, onu cehennem ateşinden ha­tırın için kur­tarır!”[8]

Bu samimi arzu, samimi duayla birleşti ve o anda orada Ümmü Hayr Selma Hâtun, “bahtiyar mü’mineler” safına ka­tıldı.


____________________________________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 267; Ebu’l-Velid el-Ezrakî, Kâbe ve Mekke Tarihi, Terc., s. 426; Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, c. 1, s. 80.
[2] “Hz. Ammar, daha sonra Sıffîn Harbi’nde katledildi. Hz. Ali, onu, Mu­a­vi­ye’nin taraftarlarının bâğî (azgın) olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Mu­a­vi­ye te’vil etti. Amr b. Âs dedi: ‘Bâğî, yalnız onun katilleridir; umumumuz değiliz.’” (bkz. Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 110).
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 248.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 249.
[5] Nahl, 106.
[6] Hazin, Tefsir, c. 3, s. 136; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 4, s. 3132.
[7] Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 1. s. 275.
[8] Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 1. s. 276.

Bütün Bunlar İmtihandı

İlk Müslümanların maruz kaldıkları bu işkence, eziyet ve hakaretler, karşı karşıya bulundukları güçlükler ve maniler, Allah tarafından aynı zamanda bi­rer imtihandı. Mesele sadece “İman ettim” demekle bitmiyordu; imandaki sa­dâkat, samimiyet ve sabırlarının da ölçülmesi gerekiyordu!

Öylesine güçlükler, işkence ve eziyetler olacak ki gerçekten iman etme ar­zusunu ruhunda taşıyanlar, bütün bunlara aldırmadan iman edecekler; bu ar­zuyu ciddi olarak gönüllerinde taşımayanlar ise, halis mü’minlerden ayrıla­caklardı.

Nitekim şu ayet-i kerime de bu hususa işaret eder:

“Doğrusu Biz, onlardan evvelkileri de (çeşitli musibetlerle) denedik. Allah (imtihan suretiyle imanında) sâdık olanları da muhakkak bilecek, yalancı olan­ları da elbette bilecek.”[1]

Demek ki imanında samimiyetin en mühim bir ölçüsü, karşılaştığı güçlük­ler, işkence, eziyet ve ızdıraplar karşısında boyun eğmemektir.

Dayanılmaz işkenceler, hakaretler, eziyet ve zulümler, Allah’a imanın ve Resûlüne tâbi olmanın gerçek şuuruna eren hakikî Müslümanların cesaretini kıramıyordu. Onların hidayet dairesinde sebat etmelerine ve başkalarının da o daireye koşmasına mani olamıyordu. İşkenceler, eziyet ve hakaretler, adeta İs­lam ateşinin daha gür yanması, daha kuvvetli parlaması için birer odun me­sabesine geçiyordu. Onlar eziyet ve işkencelerine devam ettikçe, İslam davası da bir başka hızla gelişiyor, yayılıyor, ruh ve gönüller üzerindeki nurdan sal­tanatını devam ettiriyordu.

Şurası muhakkaktır ki zor ve tahakküm hiçbir zaman, hiçbir devirde de­vamlı olarak hak ve hakikati yenememiş, boğamamış ve kendine esir edeme­miştir; aksine, hak ve hakikat, çoğu kere zoru da, tahakkümü de, zulüm ve zul­meti de yenmiş, yok olmaya mahkûm etmiştir.

Asr-ı Saadet Müslümanlarının dayanılmaz işkence ve zulümler karşısında gösterdikleri eşsiz cesaret, engin sabır ve harika metanet, cidden insaf ve basî­ret sahiplerinin göz­lerini yaşartacak bir ulvîyete sahiptir ve günümüz Müs­lü­manları için de birçok ibreti hâvîdir.

Öyle ki İtalyan Muharrir-Tarihçi Leone Caetani gibi azılı bir İslam düşmanı bile, şu itirafı yapmaktan kendini alamamıştır:

“Hayret, hayrettir ki aralarında bir tane bile dönek yoktur!”

Asıl hayret edilecek husus ise, böyle bir itirafta bulunan muharririn, İslam’a gönlünü ve kalemini teslim edeceği yerde, düşmanlıkta devam etmesi, adeta gündüzün ortasında güneşi görmemek için gözünü kapamasıdır!


___________________________________

[1] Ankebut, 3.

Müşriklerin Yeni Tertipleri

Başvurulan tertip, eziyet ve işkencelerin hiçbiri, Resûl-i Ekrem Efendimizi İslam’ı tebliğ etmekten alıkoyamıyordu. Üstelik, amcası Ebû Tâlib de, yaptıkla­rına ve söylediklerine karşı çıkmıyor, bilâkis onu koruyordu.

Müşrikler, bu sefer başka bir yol denediler. İleri gelenlerinden on kişi, Ebû Tâlib’e gelerek, “Ey Ebû Tâlib!” dediler. “Yeğenin putlarımıza sövdü, dinî inanç­larımızı kötüledi; akılsız olduğumuzu, ba­balarımızın, dedelerimizin yan­lış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu. Şimdi sen, ya onu bunları yap­maktan ve söylemekten alı­koy veya ara­dan çekil.”[1]

Ebû Tâlib, bu teklif karşısında ne yapacaktı? Bir tarafta kavminin gelenek ve âdetleri, diğer tarafta yeğenine karşı olan samimi sevgisi! Hangisini tercih ede­cekti?

Sonunda, yumuşak ve güzel sözlerle müşrik heyetini başından savdı.[2]

Ebû Tâlib’e İkinci Şikayet

İlk şikayetlerinden hiçbir netice alamadıklarını gören müşrikler, Ebû Tâlib’e tekrar başvurdular: “Ey Ebû Tâlib! Sen, bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden bi­risin. Yeğenini yaptıklarından vazgeçirmek için sana müracaat ettik; fakat sen istediğimizi yapmadın. Vallahi, artık bundan sonra onun babalarımızı, dedele­rimizi kötülemesine, bizi akıl­sızlıkla itham etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulun­ma­sına asla tahammül edemeyiz! Sen, ya onu bunları ya­pıp durmaktan vazgeçirirsin yahut da iki taraftan biri yok olun­caya kadar onunla da, seninle de çarpışırız!”[3]

Ebû Tâlib, tehlikeli bir durumla karşı karşıya bulunduğunun farkındaydı: Kavmi tarafından terk edilmek istemez­di; ama yeğeni Kâinatın Efendisinden de vazgeçemezdi! O halde ne yapabilirdi? Derin derin düşündükten sonra, Re­sûl-i Ekrem’i (a.s.m.) yanına çağırarak, yalvarırcasına, “Kardeşimin oğlu! Kav­minin ileri gelenleri bana baş­vurarak, senin onlara dediklerini bana arz et­tiler. Ne olursun, bana ve kendine acı! İkimizin de altından kalkamayacağı­mız işleri üzerimize yükleme! Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten ar­tık vaz­geç!”[4]dedi.

Durum, oldukça nâzikti. Bir bakıma, o güne kadar kav­mi içinde kendisine yegâne hâmîlik eden, Ebû Tâlib’ti. O da mı himâyeden vazgeçecekti?

Bu teklifle karşı karşıya kalan Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, bir müddet mah­zun mahzun düşündü. Sonra, hakikî muhâfızının Cenab-ı Hak olduğunu bil­menin gönül rahatlığı içinde amcasına ce­vabı kılıç kadar keskin, kayalar gibi sert ve kesin oldu: “Bunu bilesin ki ey amca! Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol eli­me verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem! Ya Allah bu dini hâ­kim kılar yahut ben bu uğurda canımı veririm!”[5]

Öz amcasının kendisini terk edeceği endişesini duyan Peygamber Efendi­miz, bu cevabını verirken gözyaşlarını tutamamıştı. Mübarek gözyaşları, sanki amcasının gönlüne damlıyordu! Bu halini gören amcası, onu nasıl yalnız ba­şına bırakabilirdi? Zâtına karşı böy­lesine muhabbet bes­lediği yeğenini nasıl terk edebilirdi?

Yıkılmayan bir iradeye sahib Resûl-i Kibriya’nın davasını haykırmaktan asla vazgeçmeyeceğini anlayan Ebû Tâ­lib, “Yeğenim benim!” diyerek boynuna sarıldı ve “İşine de­vam et, istediğini yap! Vallahi, seni asla herhangi bir şey­den dolayı kimseye teslim etmeyeceğim!”[6]diye konuştu.

Bu söz verişten sonra, müşrikler de Ebû Tâlib’in yeğinini her şeye rağmen ko­ruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını kesinlikle an­ladılar.

Ebû Tâlib’e Başka Bir Teklif

Gözleri önünde birçok kimsenin İlâhî hidayete koştuğunu gören müşrikler, buna tahammül edemiyorlardı. Baş­ka bir tedbir düşündüler. Yine Ebû Tâlib’e başvurarak şu teklifte bulundular:

“Ey Ebû Tâlib! Sana Ku­reyş gençlerinin en güçlü, en kuv­vetli, en yakışıklısı ve akıllısı olan Umâre b. Velid’i verelim; kendine evlat edin. Aklından, yardı­mından istifade edersin. Buna karşılık sen de bize, kardeşinin oğlunu teslim et, öldürelim! İşte, sana adam karşılığında adam! Daha ne istersin?”

Ebû Tâlib, bu mantıksız teklife, “Önce siz bana kendi oğullarınızı verirsiniz, onları ben öldürürüm; ancak sonra onu size verebilirim!” diye cevap verdi.

Bu teklifi müşrikler tepkiyle karşıladılar. “Bizim çocuklarımız” dediler. “Onun yaptıklarını yapmıyorlar ki!”

Ebû Tâlib, bu sözlerini de cevapsız bırakmadı ve sert bir dille, “Vallahi o, si­zin çocuklarınızdan çok çok daha ha­yırlıdır. Siz bana çok çirkin bir teklifte bu­lunuyorsunuz! Nasıl olur? Siz, oğlunuzu bana yetiştirmek üzere vereceksi­niz, benimkini ise öldürmek için alacaksınız! Buna asla müsaade edemem!”[7]diye konuştu.

Müşriklerin kin ve nefretleri artık son haddine varmıştı. Bu nefret ve kinleri bundan böyle sadece Re­sû­lul­lah ve Müslümanlara değil, Ebû Tâlib’e de yönel­miş oluyordu!

Kaderin garip tecellisine bakınız ki müşriklerin Ebû Tâlib’e karşı menfi tavır takınmaları, Hâşimoğullarının, Resûl-i Ekrem’i himâyelerine almalarına vesile oldu. Himâ­yeden sadece biri kaçındı: Ebû Leheb!

Bu arada, Ebû Tâlib, Hâşimoğullarını topladı ve Resûl-i Ekrem’in korun­ması hususunda dikkatli olmalarını tenbihledi.

Ebû Tâlib’in bu tarz vaziyet alışı, Ku­reyş müşriklerini şu kesin karara sev­ketti:

Allah Resûlünün hayatına son vermek!

Bu menhus arzularını gerçekleştirmek için Mescid-i Haram’a toplandılar. Bu­nu duyan Ebû Tâlib, Hâşimoğulları gençlerini bir araya topladı ve derhal on­larla Kâbe’ye giderek müşrik topluluğuna gözdağı verdi. “Vallahi” dedi. “Yeğenim Muhammed’i öldürecek olur­sanız, biliniz ki sizden hiç kimse sağ kalmaz! Biz de, siz de bu yolda helâk olun­caya kadar peşinizi bırakmayız!”

Ebû Tâlib’in bu tehdidi karşısında müşrikler, tek kelime konuşamadan da­ğıl­dılar.

Ebû Tâlib, konuşmasının sonunda Kâinatın Efendisi hak­kında şöyle di­yordu:

“Mübarek yüzü suyu hürmetine bulutlardan yağmur niyaz edilen böyle bir zât hiç bırakılır mı? O, öyle bir kerem sahibidir ki yetimler onun eline bakar, dullar ve yoksullar ona güvenir. Hâşimoğulları ailesinin yoksulları ona sığınır­lar. Hâşimoğulları, onun sâyesinde nimetlere eriş­mişlerdir.

“Ey Ku­reyş topluluğu! Beytullah’a yemin ederim ki siz onu yalanlamakla aldanıyor ve boş hayallere kapılıyorsunuz. Muhammed hakkındaki suikastiniz ise, biz onun çevresinde pervaneler gibi dönüp uğrunda çarpışmadıkça ger­çekleşir mi sanıyorsunuz? Hepimiz onun çevresinde serilip yok olmadıkça, ço­luk çocuklarımızı bize unutturacak fedakârlıklarla onu müdafaa etmedikçe si­ze bırakmayız!”[8]

Müşriklerin Yeni Tertipleri

Bütün bu olup bitenlerden sonra, Ku­reyş müşrikleri, Peygamber Efendimi­zin baskılarla, zulüm ve tahakkümlerle, eziyet ve işkencelerle kendilerine bo­yun eğmeyeceğini anlamışlardı.

Bu sebeple, yeni yeni plânlar tertiplemeyi, yeni yeni isnat ve iftiralar uy­dur­mayı tasarladılar. Hedef, Resûl-i Ekrem Efendimizin yüce şahsiyetini (hâşâ) na­zarlarda küçültmek, ulvî maksat ve gayesinin insanlarca duyulmasına engel ol­maktı!

Bu maksatla, hürmet ettikleri büyüklerinden biri olan Velid b. Muğîre etra­fında toplandılar. Günden güne gelişen, gönüllere saadet bahşeden iman, İs­lam davası ve onun temsilcisi olan Resûl-i Kibriya Efendimiz hakkında ko­nuş­maya başladılar.

Fikir babalarından biri olan Velid b. Muğîre, etrafında toplanmış, yüzlerine şirkin çirkinliği aksetmiş bulunan arkadaşlarına, “Ey Ku­reyşliler!” dedi. “İşte, hac mevsimi de gelip çattı. Arab kabileleri yurdumuza akın edeceklerdir. Mu­hakkak onlar, şu adamımız Mu­hammed’in meselesini de duymuşlardır. Size birtakım sorular soracaklardır. Bu sebeple onun hakkında bir fikir etrafında birleşmemiz gereklidir; ta ki aramızda ihtilâfa düşmeyelim.”

Bu, kurnazca bir teklifti: Ayrı ayrı fikir beyan etmeleri, el­bette onları ina­nılmaz ve sözlerine güvenilmez bir duruma sokacaktı; dolayısıyla, gelen halk üzerinde de pek te­sir­li olamayacaklardı.

Ku­reyşliler, bu kurnaz teklifin sahibini tedbir hususun­da da dinlemek iste­diler. “Sen” dediler. “Bize bu husus­taki görüşünü, ka­na­atini ve tedbirini de söyle; biz de ay­nısını söyleyelim ve aynı şekil­de hareket edelim!”

Fakat Velid, önce onların kanaat ve görüşlerini öğren­mek istiyordu!

Ku­reyş müşikleri fikirlerini beyan ettiler: “‘Kâhindir’ de­riz.”

Velid bu fikirlerine katılmadı. “Hayır…” dedi. “Vallahi, o, bir kâhin değil­dir. Biz kâhinleri görmüşüzdür. Onun okuduğu şeyler, öyle kâhin mırıldanış­ları ve düzmeleri cinsinden değildir. Kâhin doğru da söyler, yalan da… Ama biz Muhammed’in hiçbir yalanını görmedik ki!”

Müşrikler, “O halde ‘Mecnun [deli]’ diyelim!” dediler.

Velid, bu görüşe de itiraz etti. “Hayır…” dedi. “O, mecnun da değildir. De­lileri görmüşüz. Deliliğin ne olduğunu biliriz. Onun hali, bir delininkine asla benzemiyor!”

Topluluktan üçüncü teklif geldi: “Öyle ise ‘Şâirdir’ deriz!”

Velid, bu görüşü de doğru bulmadı. “Hayır… O, şâir de değildir. Biz, şiirin her çeşidini biliriz. Onun okuduğu, bun­ların hiçbirine benzemez!”

“O halde ‘Sihirbaz [büyücü]’ deriz!”

Bu fikir de Velid tarafından makbul sayılmadı. “Hayır, hayır! O, sihirbaz da değildir. Biz hem sihirbazları, hem de yaptıkları sihirlerini görmüşüzdür. Onun okudukları, ne sihirbazların okuyup üfledikleridir, ne de düğümleyip bağladıkları…” diye konuştu.

Bütün tekliflerinin reddedildiğini gören müşrikler, işi Velid’e havâle ettiler. “O halde, ey Abdüşşems’in babası, ne diyeceğimizi sen söyle!” dediler.

Velid’in konuşması şaşırtıcı oldu. “Vallahi” dedi. “Onun sözlerinde apayrı, bambaşka bir tatlılık vardır. Onun okuduğu sözden tatlı söz olamaz! O bir nurdur. Onun öyle bir tatlılığı vardır ki sanki kökü çok verimli toprakta, suyu bol bahçelerde yükselen, dalları ise etrafa uzanan gür meyveli bir hurma ağa­cıdır o!”

Müşrikler, bu ifadelerden telâşa kapıldılar: Yoksa, akıl danıştıkları ve fikir babalarından biri saydıkları Velid de mi Müslüman olmuştu? Hele, kendilerini terk edip evine dönmesi, telâş ve endişelerini bütün bütün artırdı. Öyle ki “Velid, dininden döndü!” diye söy­lenmeye bile başladılar.

Ancak Velid’in dininden döndüğü filan yoktu. Hangi it­ham ve iftiranın da­ha uygun olacağını düşünmek için evine çekilmişti! Kararını verdikten sonra, geri dönüp Ku­reyşlilere şöyle dedi:

“Sizin, asılsız ve yalan olduğu kısa zamanda anlaşılacak olan bu dedikleri­niz içinde yine akla en yakın olanı, ona ‘Sihirbaz’ demenizdir; çünkü o öyle büyüleyici bir sözle gelmiştir ki o söz evlatla babanın, kardeşle kardeşin, karı ile kocanın, kavim ve kabilesiyle şahsın arasını açıyor!”[9]

Bu görüş etrafında birleştiler. Artık Peygamber Efendimize (hâşâ) “Sihir­baz” diyecekler, bu itham ve iftira ile halkı kendisin­den uzak tutmaya çalışa­caklardı!

Cenab-ı Hak, indirdiği ayet-i kerimelerde, Velid b. Mu­ğî­re’nin bu kurnazca tedbir ve plânından, “Kahrolası, ne biçim (söz) uydurdu!” buyurarak bahsedi­yor ve âkıbetini de şöyle ilan ediyordu:

“Ben de muhakkak onu [Velid b. Muğîre’yi] cehenneme sokacağım!”[10]

Kâinatın Efendisi, müşriklerin iddia ettiği gibi, bir kâhin değildi; çünkü kâ­hinin sözleri karışık ve tahminîdir. Hâlbuki, onun söyledikleri, hak ve hakikat idi; her selim aklın tasdik ettiği gerçeklerdi; karışıklıktan, tahminden uzak, ke­sinlik ifade eden sözlerdi.

O, iddia edildiği gibi bir mecnun da değildi; çünkü yalnız dostları değil, en azılı düşmanları bile, yeri geldikçe, aklının mükem­mel­liyetine şehâdet ediyor­lardı.

Server-i Kâinat, iddia ettikleri gibi, bir şâir de değildi; çünkü onun bahset­tiği parlak, nurlu hakikatler, şiirin hayallerinden berî ve süslemelerine muhtaç olmaktan uzak idi!

Cenab-ı Hak, müşriklerin bütün bu iftira, isnat ve tertiplerinden sonra in­dirdiği vahiyle Resûlüne şöyle hitap etti:

“O halde ey Resûlüm! Sen, öğüt ve nasihate devam et! Çünkü sen, Rabbinin (nübüvvet ve İslam) nimeti sâyesinde ne kâhinsin, ne de mecnun…”[11]


_______________________________________________________________

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 283-284; İbn Kesir, Sîre, c. 1, s. 473.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 284; Taberî, Tarih, c. 2, s. 218; İbn Kesir, a.g.e., c. 1, s. 473.
[3] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, 284; Taberî, Tarih, c. 2, s. 218; İbn Kesir, a.g.e., c. 1, s. 474.
[4] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, 284; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 220.
[5] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 285; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 220; İbn Kesir, a.g.e., c. 1, s. 474.
[6] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 285; Taberî, Tarih, c. 2, s. 220; İbn Kesir, Sîre, c. 2, s. 475.
[7] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 285; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 202; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 220; İbn Ke­sir, a.g.e., c. 1, s. 475.
[8] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 295.
[9] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 288-289; Kadı İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 512-513.
[10] Müddessir, 19-26.
[11] Tur, 29.