Uhud Muharebesi

(Hicret’in 3. senesi 7 Şevvâl / Milâdî 625)

Ku­reyş müşrikleri, Bedir’de uğradıkları hezimetin acısını bir türlü unutmak istemiyorlardı, daha doğrusu unutamıyorlardı. İleri gelenlerinden birçoğunu bu savaşta kaybetmişlerdi. Bir avuç Müs­lü­mandan yedikleri ağır darbeyle iz­zet-i nefisleri kırılmıştı. Civar kabileler nezdindeki prestijleri de haliyle sarsıl­mıştı.

Ayrıca sahilden giden Şam ticaret yollarının Resûl-i Ekrem tarafından de­vamlı kontrol altında tutulması da ticarî hayatlarına oldukça ağır darbe vuru­yor, onların askerî ve iktisadî mukavemetlerini kırıyordu. Ku­reyş müşrikleri bu se­fer Irak yoluyla Şam’a ticaret kervanlarını gön­dermeye başlamışlardı; ama bu­rası da Pey­gam­be­ri­miz tarafından kısa zamanda haber alınmış, gön­der­di­ği se­riy­ye ile bu yoldan giden ticaret kervanları kıstırılarak, mal­la­rına el ko­nulmuştu.

Haliyle, bu durumlar, zaten Bedir hezimetinin acısıyla yanıp tutuşan Ku­reyş müşriklerinin Müslümanlara karşı kin ve husumetlerini artırıyor, intikam alma duygularını harekete getiriyordu. İlk fırsatta bu intikam hislerini tatmin için adeta can atıyorlardı. Bedir’den sonra giriştikleri bir iki küçük baskın ha­reketi, onların bu kinlerini dindirme yerine, bozguna uğrayan kendileri olduğu için, daha da kabartmıştı.

Ku­reyş İleri Gelenlerinin Teklifi

Daha önce, Ebû Süfyan idaresinde Şam’a gönderilmiş olan büyük ticaret kervanı, Resûl-i Ekrem’in kumandasındaki Müslüman kuvvetlerin eline düş­mekten kıl payı kurtulup Mekke’ye zor gelebilmişti. Hemen arkasından Bedir Harbi’nin patlak vermesi, kervandaki malların taksimini geciktirmişti. Mallar olduğu gibi “Dâ­ru’n-Nedve”de muhafaza edilmekteydi.[1]

Bu sırada, bilhassa Bedir Savaşı’nda yakınlarını kaybetmiş olanlar ve bunla­rın da içinden Cübeyr b. Mut’im, Safvan b. Ümeyye, İkrime b. Ebû Cehil gibi Ku­reyş’in ileri gelenleri sayılabilecek kimseler, Ebû Süfyan’a şu teklifte bulun­dular:

“Muhammed, büyüklerimizi öldürerek bizi perişan etti. Onlardan intikam alma zamanı artık gelmiştir. Kervandaki malların ser­ma­yesini sahiplerine ve­relim, kârıyla da Müslümanlara karşı harp hazırlığı yapalım!”[2]

Teklif oy birliğiyle kabul edildi.

Mallar satılarak altına dönüştürüldü: Toplam yüz bin altın… Hisse sahiple­rine sermayeleri olan elli bin altın verildi. Kârıyla da süratle harp hazırlığına başlandı.[3]

Bedir’den gözü korkan Mekkeli müşrikler, bu sefer büyük bir ordu hazır­lamak kararında idiler. Sadece mahallî gönüllü askerler, hatta devamlı mütte­fikleri bulunan Ahabiş[4]kabilesi askerleriyle de iktifa etmiyorlardı. Arabistan Ya­rımadası’ndaki diğer kabileleri de yanlarına almak istiyorlardı. Bunun için hususî bir heyeti görevlendirdiler ve o kabileleri kandırmak için de özel bir fon ayırdılar. Bu fonla diğer kabilelerden paralı askerler kiralayacaklardı.

Kendileri Mekke’de süratle harp hazırlıklarını sürdürürken, görevlendir­dikleri, içlerinde birçok ünlü kişinin, şâirin, hatibin de bulunduğu propaganda heyeti ise, bütün Arabistan Yarımadası’nı karış karış dolaşıyor, anlaşabilecek­lerini tahmin ettikleri kabilelere, girişecekleri hareketin mahiyetini anlatarak, halkı Pey­gam­be­ri­mize karşı ayak­landırmaya var güçleriyle uğraşıyorlardı. Bir şâirin tek bir sözü, bir hatibin tek bir hitabesi için kabilelerin ica­bında birbirle­rine girdiklerini, kanlar akıttıklarını kaydedersek, şâir ve hatib­le­rin bu harekete katılmaya teşvikte ne derece müessir oldukları ken­di­liğinden anlaşılmış olur.

Müşrik Ordusu Hazır

Civar kabilelerden gelenlerin ve parayla kiralanan askerlerin de katılma­sıyla şirk ordusu tam üç bin kişiyi buldu. Yedi yüz zırhlı, iki yüz atlı ve üç bin de deve vardı.[5]

Askere moral vermek, onları harbe teşvik etmek, heyecanlarını devamlı diri tutmak için orduya kadınlar da katıldı. Türkü söyleyecek, def çalacak ve as­kerlerin moral gücünü takviye edeceklerdi!

Komutan, Ebû Süfyan Sahr b. Harp idi. Kadınlar kolu da Ebû Süfyan’ın ka­rısı ve Bedir’de babasını kaybeden Hind’in kontrolü altında bulunuyordu. Gönlü kin dolu bu kadın, Bedir’de öldürülen yakınlarının intikamını alacakla­rına dair kadınlara yemin bile ettirdi.

Ku­reyş ordusunun üç sancağı vardı. Birini Süfyan b. Uveyf, birini Talha b. Ebî Talha, üçüncüsünü de Ahâbiş kabilesinden biri ta­şı­yordu.

Ku­reyş, hazırlıklarını böylece tamamlamış ve yirmi gün sürecek uzun bir sefere Mekke’den hareketle çıkmış bulunuyordu.

Medine’ye Gelen Haber

Medine’ye, Peygamber Efendimize bir haber geldi. Haberi getirmek üzere görevlendirilen adam, mektubu Resûl-i Ekrem’e heyecan ve telâş içinde uzattı. Açılan mek­tupta, Ku­reyş müşriklerinin hazırlıklarını ta­mam­la­dıkları ve Me­dine üzerine yürümek için yola çıktıkları yazılıydı.

Mektubun altındaki imza, Pey­gam­be­ri­mizin amcası Hz. Abbas’a âitti. Re­sûl-i Ekrem’in emriyle, hem oradaki Müslümanlara yardımcı olmak, hem de olup bitenlerden kendilerini haberdar etmek maksadıyla Mekke’de oturmaya devam ediyordu. Hatta bir ara Medine’ye gelmek arzusunu izhar edince, Re­sûl-i Ekrem, “Sen bulun­duğun yerde daha güzel cihat etmektesin. Senin Mek­ke’de oturman daha hayırlıdır”[6]buyurmuştu.

Peygamber Efendimiz, ilk anda mektubun muhte­viyatını gizli tuttu ve bir­kaç kişiden başkasına bildirmedi. Fakat “Kötü haber ça­buk yayılır” hesabı, Ku­reyş’in Medine üzerine yürüdüğü haberi çarçabuk etrafa yayıldı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, önce Ku­reyş ordusunun durumunu gözetleyip tahkik etmek maksadıyla birkaç sahabe­yi Mekke’ye doğru gönderdi. Mücahit­ler, yolda Ku­reyş ordusunu gördüler ve durumunu öğrendikten sonra Me­di­ne’ye gelip durumu Peygamber Efendimize haber ver­di­ler.

Mücahitlerin getirdiği haber, Hz. Abbas’ın mektupta yazdıklarına aynen uyu­yordu.

Ku­reyş Ordusu Uhud’da

Mekke’den ayrılıp süratle yol alan Ku­reyş ordusu, Şev­vâl ayının başlarında bir Çarşamba günü gelip Uhud dağı­nın yakınında bulunan Ayneyn tepesi ya­nında karargâ­hı­nı kurdu.

Pey­gam­be­ri­mizin Rüyası

Bu sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz, gördüğü bir rüyayı ashabına anlattı: “Ben kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım Zülfikâr’ın ağzında ise, bir gediğin açıldığını gördüm. Boğazlanmış bir sığır, arkasından da bir koç gör­düm.”

Ashab-ı kiram, “Bunu ne şekilde tâbir ediyorsun yâ Re­sû­lal­lah!” diye sor­dular.

Hz. Resûsullah’ın cevabı şu oldu:

“Sağlam zırh giymek Medine’ye, Medine’de kalmaya işarettir. Kılıcımın ağ­zında bir gediğin açılmasını görmüş ol­mam, bir zarara uğramayacağıma işa­rettir. Boğazlanmış sı­ğır, ashabımdan bir kısmının şehit edileceğine işarettir. Onun arkasından bir koçun getirilmesine gelince… O, askerî bir birliğe işarettir ki inşallah Allah onları öldürecektir!”[7]

Bir başka rivayete göre, Peygamber Efendimiz rüyasını, “Rüyamda kılıcı yere çarptım; ağzı kırıldı. Bu, Uhud günü mü’min­lerden bazılarının şehit dü­şeceklerine işarettir. Kılıcı tekrar yere çarp­tım; eski, düzgün haline döndü. Bu da, Allah’tan bir fetih geleceğine, mü’minlerin toplanacağı­na işarettir”[8]şek­linde anlatıp yorum­lamıştır.

Peygamber Efendimizin bir Cuma gecesi gördüğü bu rüya, ashap­la harp hususunda yapacakları istişareye de tesir edecektir.

Ashapla İstişâre

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ensar ve muhacirlerin ileri gelenleri­ni bir araya topladı ve kendileriyle bu hususta istişarede bulundu.

Pey­gam­be­ri­mizin kanâati, gördüğü rüyanın da ilhamıyla, Medine’yi bizzat içeriden müdafaa etmekti. Buna rağmen Müslümanların da görüşlerine başvu­rup onların da kanaatlerini öğrenmek istiyordu.

Ashabın ileri gelenlerinin birçoğu da, Peygamber Efendimizin bu kanaatine iştirak etti. O âna kadar hiçbir toplantıya çağrılmayan münafıkların reisi Ab­dullah b. Übey de bu istişareye çağrılmıştı. O da Medine’de kalma fikrindeydi.

Ancak Bedir Gazâsı’nda bulunmayan kahraman ve genç sahabe­ler, Bedir’de bu­lunan gâzilerin nâil olduğu ecr ve sevabı, Bedir şehitlerinin ulaştığı yüksek de­receleri Resûl-i Ekrem Efendimiz­den işitmekle, o harpte bulunmadıkların­dan dolayı son derece üzül­müş­lerdi. Bu sebeple, düşmanı Medine dışında kar­şı­lama arzu­su­nu taşıyor ve bu arzularında şiddetle ısrar ederek şöyle diyor­lar­dı:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Vallahi, onların Câhiliyye devrinde bile Medine’ye, üzeri­mize yürümelerine meydan ve imkân verilmemiştir. İslamiyet devrinde onla­rın Medine’ye, üzerimize yürümelerine nasıl müsaade buyrulur? Yâ Re­sû­lal­lah! Biz, Allah’tan bu günü isterdik. Bizleri dışarı çıkar. Düş­manlarımızla gö­ğüs göğüse cenk edelim!”[9]

Bir kısmı ise şöyle diyordu:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Eğer onları dışarıda karşılamazsak, düş­man bu durumu korkaklığımıza ve zaafımıza hamlederek şımarır!”

Bu arzuyu taşıyanlara, cesur ve bahadır bir zât olan Hz. Hamza, Sa’d b. Üba­de, Nu’man b. Mâlik gibi hatırı sayılır, ashabın ileri gelenleri de katıldı. Kah­raman Hz. Hamza, “Yâ Re­sû­lal­lah! Sana kitabı indiren Allah’a yemin ede­rim ki bu kılıcımla Medine dışında Ku­reyş müşrikleriyle çarpışmadıkça yemek ye­meyeceğim!” diyerek, çıkıp düşman üzerine hücum etme arzu ve görüşünü izhar etti.

Hz. Hayseme’nin Konuşması

Hz. Hayseme, Bedir Muharebesi’ne katılmak için oğlu Sa’d ile kur’a çek­miş­ti. Kur’a, Hz. Sa’d’a çıkmıştı. Bedir Harbi’ne katılan Sa’d ise, arzuladığı şe­hâ­det mertebesine ulaşmıştı. İşte, şehit babası Hz. Hayseme de şöyle konu­şu­yor­du:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Ku­reyşliler, çöl Araplarından ve müttefikleri olan Ahâ­biş’ten asker topladılar. Develerine ve atlarına binip gelerek meydanları­mıza in­diler. Bizi, evlerimizde ve kalelerimizde kuşatacaklar, sonra da dönüp gide­cek­lerdir. Aleyhimizde bir sürü söz söy­leceklerdir. Bu, onların cesaretle­rini ar­tı­racaktır. Görüp de karşılaşmazsak ve yurdumuzun ortasından onları kovma­yacak olursak, çevremizdeki Araplar da bize göz dikeceklerdir!

“Allah Teâlâ’nın bizi, Ku­reyş müşriklerine karşı galip getireceği ümit edilir. Eğer ikincisi olursa —ki şehitliktir— Bedir, beni ondan mahrum kıldı. Hâlbuki, ben onu öylesine özlemiştim ki! Benim Bedir Muharebesi’ne çıkmayı arzuladı­ğımı duyan oğlum, benimle kur’­a çekmişti. Kur’a ona çıktı. Sonunda şehitlik mertebesine o ulaş­tı. Hâlbuki, ben şehit olmayı ne kadar arzu ediyorum! Dün gece oğlumu güzel bir surette gördüm: Cennet meyveleri ve ırmakları arasında do­laşıyor ve bana, ‘Cennette arkadaşlığa katıl! Ben, Rabbimin bana vad­ettiği ger­çeği buldum!’ diyordu. Vallahi, yâ Re­sû­lal­lah! Sabah gözlerimi açınca, oğ­lu­ma cennette arkadaş olmayı candan özlemeye başladım. Yaşım, fazlasıyla iler­ledi. Artık Rab­bime kavuşmayı özlemekteyim. Yâ Re­sû­lal­lah! Beni şehit­lik­le, cennette oğ­lum Sa’d’ın arkadaşlığıyla nasiplendirmesi için Allah’a dua et!”

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Hayseme’nin bu arzusunu yerine getirdi. Ken­disi için dua etti.[10]

Ebû Said el-Hudrî’nin babası Mâlik b. Sinan ise, “Yâ Re­sû­lal­lah! İki şeyden biri bizimdir: Ya Allah, bizi onlara galip ve muzaffer kılar —ki istediğimiz bu­dur— ya da Allah, bize şehitlik nasip eder! Vallahi yâ Re­sû­lal­lah! Bence bu iki­sinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır!” dedi.

Yine kahraman bir sahabe olan Nu’man b. Mâlik ise, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben şehâdet ederim ki rüyada boğazladığını gördüğün sığırın temsil ettiği asha­bın­dan birisi de benim! Bizi cennetten mah­rum etme! Kendisinden başka ilâh bu­lunmayan Allah’a yemin ede­rim ki ben cennete girsem gerektir!” diye ko­nuştu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Ne ile?” diye sordu.

Hz. Numan, “Çünkü” dedi. “Ben, Allah’tan başka ilâh bu­lun­madığına, se­nin de Allah’ın Resûlü olduğuna şe­hâdet eder, Allah’ı ve Resûlünü severim. Düşmanla karşı­laş­tığım gün de yüz çevirip kaç­mam!”

Peygamber Efendimiz, “Doğrusun ve gerçeği söyledin” buyurdu.[11]

Karar

Resûl-i Kibriya Efendimiz, ekseriyetin düşmanı Medine dışında karşılamak arzu ve görüşünde olduğunu anlayınca, şehirden çıkıp muharebeyi açık ara­zide yapmayı kabul etmeye karar verdi. Ashabına hitaben de şöyle buyurdu:

“Sabır ve sebat ederseniz bu kere dahi Cenab-ı Hak size yardımını ihsan eder. Bize düşen, azm ve gayret göstermektir!”

Kesin Karardan Sonra

Günlerden Cuma idi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Cuma namazını kıldırdıktan sonra, Müslüman­la­ra cihadın faziletinden, cihada nasıl hazırlanılacağından bahsetti ve “Cihatta ge­­ri durmak, ge­cikmek âcizliktir. Sabır ve sebat gösterildiği zaman Allah’ın yar­­dımı gelir. Sabır ve sebat ediniz! Sabır ve sebat ettiğiniz takdirde, Allah’ın yar­­dımı sizinledir” buyurdu.[12]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, vakti giren ikindi namazını da cemaate kıldır­dıktan sonra, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le birlikte hâne-i saadetine girdi. Bu iki sahabe, Efen­dimizin hazırlanmasına yardımcı olacaklardı.

Resûl-i Ekrem, içeride zırhını giymek, kılıcını kuşanmak­la meşgulken, dışa­rıda toplanmış bulunan Müslümanları, Sa’d b. Muaz ile Üseyd b. Hudayr, “Medine’den çıkmak istemediği halde, siz, çıkmaları için Re­sû­lul­lah’a ısrar edip durdunuz. Hâlbuki, ona emir gökten iner. Siz bu işi ona bırakınız, onun istediğini yapınız!” diyerek ikaz et­tiler.

Bu sözler, Medine dışında düşmanı karşılamak fikrinde olanları bir derece de olsa yumuşattı; hatta pişmanlık bile duyar oldular. Resûl-i Ekrem’in zırhını giyinmiş, kılıcını kuşanmış halde evinden çıktığını görünce, “Yâ Re­sû­lal­lah! Senin hoşlanmadığın şeyi biz istemeyiz. Eğer Medine’de kalmak istiyorsan ka­lalım! Sana aykırı hareket edemeyiz!” diye konuştular.

Hz. Re­sû­lul­lah’ın cevabı şu oldu:

“Bir peygambere, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah, onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden zırhını sırtından çıkarmak yakışmaz.”[13]

Arkasından da şöyle buyurdu:

“Süratle, size emrettiğim şeyleri yapmaya bakınız. Allah’ın ismini anarak gidiniz. Sabır ve sebat gösterdiğiniz müddetçe, Allah size yardım edecektir.”[14]

İslam Ordusu

Hazırlanan Müslümanlar bin kişi civarında idi.[15]Sayıca Ku­reyş ordusunun üçte biri kadar… İçlerinde sadece yüz zırhlı vardı.[16]

Orduda üç sancak bulunuyordu. Mus’ab b. Umeyr, muhacirlerin; Üsseyid b. Hudayr, Evslilerin; Hubâb b. Mün­zir ise, Haz­reç­li­le­rin sancağını taşıyordu.

İslam ordusu, harekete hazırlanmıştı.

Peygamber Efendimiz, atına binmiş, yayını omuzuna as­mış ve mızrağını eline almıştı. Medine’de yerine, Abdullah b. Ümmî Mek­tum’­u bırakmıştı. Zırh­lı iki sahabe, Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubâde önünde, mücahitler ise sağ ve so­lunda yer alıyorlardı.

Cenneti Arzulayan Sahabe

İslam ordusunun Uhud’a doğru hare­ket edeceği sıra­daydı.

Topal bir zât olan Amr b. Cemûh da, se­fere katılmak için gönlünde şiddetli bir arzu duydu. Her za­man Peygam­ber Efendimizle birlikte savaşa çıkan dört oğlu vardı. On­la­rı çağırdı ve “Beni de sefere çıkarınız!” dedi.

Oğulları, “Re­sû­lul­lah, senin sefere çıkmamana müsaade etti. Yü­ce Allah da seni mâzeretli say­mıştır” diye konuştular.

Gönlü Allah ve Re­sû­lul­lah muhabbetiyle yanıp tutuşan Amr, oğullarının bu sözlerine aldırış etmedi ve “Yazıklar olsun size! Siz, beni Bedir Seferi’nde cen­neti kazanmaktan alıkoymuştunuz. Uhud Seferi’nde de mi alıkoyacaksınız? Herkes cennete giderken, ben evde oturup kalamam!” dedi; sonra da, doğruca Peygamber Efendimizin hu­zuruna vardı. “Yâ Re­sû­lal­lah! Bu oğullarım, şunu bunu bahane ederek beni sefere çıkmaktan alıkoymak istiyorlar! Vallahi, ben, seninle beraber sefere çıkmayı ve cennette şu aksak halimle do­laşmayı arzu ediyorum!” dedi ve sordu: “Yâ Re­sû­lal­lah! Sen, benim Allah yolunda çarpış­mamı ve şehit düşüp şu aksak ayaklarımla cennette gezip yürümemi uygun görmez misin?”

Uhud Dağı

Uhud Dağı

Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Evet, uygun görürüm!” dedik­ten sonra ilave et­ti: “Ama Allah, seni mâzeretli saymıştır. Sen cihat­la mükellef değilsin!” Son­ra, bu sahabe­nin oğullarına, “Siz, onu sefer­den alıkoymaya mecbur de­ğil­siniz. Onu serbest bırakınız. Umulur ki Allah, ona şehitlik nasip eder”[17]bu­yurdu.

Bunun üzerine Amr b. Cemûh, derhal silahlandı ve kıbleye dönerek, “Al­lahım, bana şehitlik nasip et!” diye dua etti.[18]

Yahudi Yardımının Reddedilmesi

İslam ordusu, Seniyye tepesine gelmişti. O sırada Peygamber Efendimiz, dönüp arkasına baktı. Okçulardan mürekkep kalabalık bir askerî birlik gördü. “Kimdir bunlar?” diye sordu.

Mücahitler, “Abdullah b. Übey’in, Yahudi müttefiklerinden altı yüz kişilik bir topluluk” cevabını verdiler.

Resûl-i Ekrem, “Onlar Müslüman olmuşlar mı?” diye sor­du.

“Hayır, yâ Re­sû­lal­lah…” denilince, Efendimiz, “Gidip onlara söyleyiniz: Ge­ri dönsünler. Onların yardımına ihtiyacımız yok!” diye emretti.[19]

Pey­gam­be­ri­mizin Orduyu Teftişi

İslam ordusu, Şeyheyn tepelerine geldiği zaman, Resûl-i Ekrem durup or­dusunu bizzat teftişten geçirdi. Bu sırada on beş kadar küçük yaşta çocuğu da geri çevirdi.

Fakat içlerinde mücahitler safından ayrılmak istemeyen, müşriklere karşı küçük yaşta da olsa savaşmak isteyenler vardı. Bunlardan biri de, Râfi’ b. Ha­dîc idi. Ayağındaki mestlerin ucuna basarak Resûl-i Ekrem’e uzun görün­mek isti­yor­du. Sonradan bir sahabe­nin, “Yâ Re­sû­lal­lah, Rafi iyi ok atar” deme­si ve or­du­dan ayrılmasını iste­me­mesi üzerine, Peygamber Efendimiz onu da orduya aldı.

Arkadaşı Rafi’in orduya alındığını gören bir başka küçük sahabe Semüre b. Cündüb, babasına, “Babacığım, Re­sû­lul­lah Rafi’e müsaade etti, beni ise geri çe­virdi. Hâlbuki ben güreşte onu yenebilirim!” dedi.

Baba Mürey b. Sinan, teklifi Resûl-i Ekrem’e iletti. Peygamber Efendimiz, güreşmelerini istedi. Güreşte Semü­re’nin Rafi’i yıktığını görünce, onun da or­duya katılma­sına izin verdi. Henüz on beş yaşlarında bulunan bu gencecik sa­habeler, işte böylesine büyük bir şevkle mücahitler sa­fın­da müşriklere karşı savaşmak istiyorlardı.[20]

Şeyheyn’de Geçen Gece

Peygamber Efendimizin ordusunu teftişi sona erdiği zaman, güneş de o gün­kü vazifesini bitirip guruba doğru kaymıştı. Az sonra Bilâl-i Habeşî, akşam eza­nını okudu. Resûl-i Ekrem, mücahitlere namazı kıldırdı. Aynı şekilde yatsı na­mazı da eda edildi. Peygamber Efendimiz, geceyi burada geçirecekti. Mu­ha­mmed b. Mesleme kumandasındaki elli kişilik bir devriye birliğini de, or­duyu muhafaza altında bulundurmak ve etrafı kontrol etmekle vazifelendirdi.

Bir Sahabenin, Pey­gam­be­ri­mizi Gece Beklemesi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahitlere yatsı namazını kıldırdıktan sonra, “Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu.

Mücahitler arasından bir ses geldi: “Ben, yâ Re­sû­lal­lah!”

Peygamber Efendimiz, “Sen kimsin?” diye sordu.

Aynı sesin sahibi, “Zekvan b. Abdi Kays’ım, ben…” diye cevap verdi.

Resûl-i Ekrem, ona, “Sen otur!” diye emretti:

Aradan az bir zaman geçtikten sonra Peygamber Efendimiz tekrar, “Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu.

Yine mücahitler arasından bir ses yükseldi: “Ben, yâ Re­sû­lal­lah!”

Efendimiz, ona, “Sen kimsin?” diye sordu.

Sesin sahibi, “Ben, Ebû Seb’im” diye cevap verdi.

Peygamber Efendimiz, ona da, “Sen otur!” dedi.

Bir müddet bekledikten sonra, Peygamber Efendimiz, sorusunu üçüncü se­fer tekrarladı: “Bu gece bizi kim bekleyecek?”

Yine Müslümanlar arasından bir ses yükseldi: “Ben beklerim yâ Re­sû­lal­lah!”

Efendimiz, ona, “Sen kimsin?” diye sordu.

“Ben, İbni Kays’ım” diye cevap verdi.

Peygamber Efendimiz, ona da, “Sen otur!” dedi.

Aradan bir müddet geçtikten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Üçünüz de kalkınız” buyurdu.

Yalnız bir kişi ayağa kalktı. Bu, Zekvan b. Abdi Kays’tı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Diğer arkadaşların nerede?” diye sorunca, Zek­van, “Yâ Re­sû­lal­lah! Üç seferinde de sorunuza cevap veren bendim!” dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, ona, “Git, sen bize mu­hâfızlık et! Allah da seni muhafaza etsin!” dedi.

Zekvan, hemen zırhını giyindi, kalkanını aldı; bütün gece Peygamber Efen­dimizin yanında nöbet tuttu.[21]

Bu sahabe, önce kendi ismiyle, sonra oğlunun, sonra da babasının ismiyle kendisini tanıtmıştı!

İslam Ordusu Uhud’da

Sabaha yakın, Peygamber Efendimiz, ordusuyla birlikte Şey­heyn’den ay­rıl­dı ve Uhud’a doğru yürüdü. Artık her iki ordu da birbi­rini fark edebili­yor­du.

Düşman karşıda görünüyordu. Mücahitler cephesinde sabah ezanı göklere dal­ga dalga yayılıyordu. Saf bağlayan Müslümanlar, Hz. Re­sû­lul­lah’ın arka­sın­da silahlarını çıkarmadan düşmanlarının göz­leri önünde namazlarını eda etti­ler.

Bu arada Peygamber Efendimiz, tedbir babında, zırhının üzerine ikinci bir zırh, takyesinin üzerine ise miğfer giydi.[22]

Münafıkların Ordudan Ayrılması

Artık iki ordu karşı karşıya gelmişti. Her biri harp nizamıyla meş­gul olu­yordu.

Bu sırada oraya kadar çekine çekine korku içinde gelmiş bulunan Abdullah b. Übey b. Selûl, ortaya atıldı ve “Muhammed, rey ve görüş sahibi olmayan gençlerin sözünü dinledi, benim sözümü dinlemedi! Ey ahali! Bir türlü anla­yamıyorum; şuracıkta biz ne diye canımızı vereceğiz?”[23]deyip, kavminden ve münafıklardan üç yüz ka­dar askerle geri döndü.

Münafıkların ayrılmasıyla, İslam ordusu yedi yüz kişiden iba­ret kaldı. Ku­reyş ordusunun dörtte biri kadar…

Abdullah b. Übey, münafıklardan bir grupla İslam ordusundan ayrılmakla kalmadı; sâir Müslümanları da tesir altına almaya çalıştı. Onun geri döndü­ğünü gören Hazreç kabilesine mensup Selimeoğulları ile Evs kabilesine men­sup Hariseoğulları da geri dönmeye niyetlendiler. Fakat Allah’ın inayeti yetişti ve onları bu tereddüt­le­rin­den kurtardı.

Kur’an-ı Azîmüşşan’da bu hususla ilgili olarak şöyle buyrulur:

“O zaman içinizden iki birlik zaaf göstermek istemişti. Hâlbuki, onların yar­dımcısı Allah’tı (Allah, rahmetiyle, onlardan bu gevşekliği giderdi). Mü’minler, ancak Allah’a güvenip dayanmalıdır.”[24]

Münafıklarla İlgili İnen Ayet

Münafıkların, harp meydanında İslam ordusundan ayrılıp Medine’ye geri dönmeleri üzerine ise, şu meâldeki ayetler nâzil oldu:

“İki ordu karşılaştığı gün size gelen musibet Allah’ın emriyle geldi. Bu, Al­lah’ın mü’minleri ayırt etmesi, münafık olanları da açığa vurması içindi. On­lara, ‘Geliniz, Allah yolunda muharebe edin ya­hut (hiç olmazsa düşmanın ken­dinize ve ailenize saldırmasını) önleyin’ denildi de, ‘Biz muharebe etmeyi bil­seydik elbette arkanız­dan gelirdik!’ dediler. Onlar, o gün imandan ziyade küf­re yakındılar. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Onlar ne gizler­se, Allah çok iyi bilendir!”[25]

Muhayrık’ın İslam Ordusuna Katılışı

Muhayrık, büyük bir Yahudi âlimi idi. Medine’de bol serveti vardı.

Resûl-i Ekrem Efendimizi, mukaddes kitaplardaki sıfatlarıyla ta­nırdı. Fakat kavminden çekindiği ve dininin tesirinden kendisini bir türlü kurtaramadığı için bu sıfatları açıklamı­yordu. Bu durumu Uhud Harbi’ne çıkışa kadar devam etti.[26]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, mücahitlerle Uhud Gazâsı’na çıktığı sıradaydı.

O âna kadar bildiğini açıklamayan Muhayrık, “Ey Yahudi cemaati! Vallahi, siz Muhammed’in peygamber olduğunu, ona yardım etmenin, üzerinize düşen bir vazife ve yerine getirmeniz gereken bir hak olduğunu pekâla bilirsiniz!” de­di.

Yahudiler, “Bugün, Cumartesi günüdür! Hiçbir şeyle meşgul olunmaz” di­ye cevap verdiler.

Bunun üzerine Muhayrık, kılıcını ve harçlığını yanına aldı. Akrabasından birisine, “Eğer bugün öldürülürsem, mallarımın hepsi Mu­hammed’indir! O di­lediğini yapmaya serbesttir” diyerek vasiyette bulundu ve gidip İslam ordu­su­na katıldı. Şehit düşünceye kadar da müşriklerle çarpıştı.

Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Muhayrık, Yahudi ırkın­dan, ha­yırlı bir kişidir” buyurdu.[27]

Muhayrık’ın vasiyeti üzerine, Peygamber Efendimize kalan mülkleri, Bisab, Safiye, Delâl, Hüsna, Avaf, Bürka ve Meşrebe adları­nı taşıyan yedi bahçe ve bostan idi.[28]

Muhayrık’ın mallarını teslim alan Efendimiz, onların hepsini vak­fetti. Me­dine’deki vakıfları umumîyetle Mu­hay­rık’ın mallarından­dı.[29]

İslam Ordusu Karargâhı

Günlerden Cumartesi idi.

Pey­gam­be­ri­miz atından indi, yürüyerek sayıca az, iman ve cesarette büyük ordusunun saflarını bizzat tanzim etti. Sağ ve sol kanadı düzene soktu. İslam or­dusunun arkasında Uhud dağı vardı. Yüzü ise Medine’ye doğru idi.[30]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu arada, oldukça mühim bir yer olan Ayneyn tepesine elli muharipten teşekkül eden bir okçu müfrezesini vaziyet almak üzere vazifelendirdi.

Başlarına Abdullah b. Cübeyr’i tayin etti. Vazifeleri, Uhud ile Ayneyn tepesi arasındaki geçidi muhafaza etmek, düşma­nın burada İslam ordusunu arkadan sarmasına fırsat vermemekti.[31]

Resûl-i Ekrem, okçulara şu emri verdi:

“Düşmanı yendiğimizi görseniz de, size haber vermedikçe, adam gönder­me­dikçe yerlerinizden asla ayrılmayınız. Düşmanın bizi mağlup ettiğini gör­se­niz de, yine kesinlikle yerinizi terk edip, ‘Yardımlarına koşalım’ demeyi­niz.”[32]

Bu emir ve tâlimatını iki sefer tekrarlayan Peygamber Efendimiz, daha son­ra okçulara, “Kuşların cesetlerimizi kapıştıklarını gör­seniz dahi, ben size adam göndermedikçe asla yerinizden ayrılmayınız”[33]emrini verdi.

Resûl-i Kibriya’nın emri ve tâlimatı böylesine net ve kesindi.

İki Ordu Karşı Karşıya

İki ordu da artık harp nizamına girmiş ve karşılıklı bekli­yor­lar­dı.

İslam ordusunda, Zübeyr b. Avvam zırhlı kuvvetlerin, Hz. Ham­za ise zırh­sız askerlerin başında vazifeliydi.

Müşrik ordusunun sağ ve sol kumandanı Hâlid b. Velid, sol kol kumandanı ise Ebû Cehil’in oğlu İkrime idi. Süvari birliklerinin başında Safvan b. Ümeyye, okçuların başında ise Abdullah b. Ebî Rebîa bulunuyordu.[34]

Müşrik ordusu cephesinde gürültü ve şamatanın bini bir paraydı. Gönülleri intikam hırsıyla dolu kadınlar, türküler, şarkılar söyleyerek ve defler çalarak müşrikleri coşturmaya çalışıyorlardı.

İslam ordusu cephesi ise dualar, tekbirler, âminlerle inli­yordu. Allah’tan yar­dım dileniyor, nusretini ihsan etmesi niyaz ediliyordu. Resûl-i Kibriya Efen­dimiz de, hitabesinde, onları cihada, Allah yolunda savaşa, bu yolda sabır ve sebata, her şeye rağmen gayretle çalışmaya teşvik ve davet ediyordu. Gö­nülleri imanla dolu, gözlerinden cesaret kıvılcımları sıçrayan mücahitler, bir an evvel “hücum” emrini heyecanla bekli­yorlardı. Ya vurulup şehit olarak Allah’­ın huzuruna çıkmak ya da müşrik topluluğunu yerle bir etmek için adeta yer­lerinde duramıyorlardı.

Tek Tek Vuruşma

Taraflar birbirlerine oldukça yaklaşmışlardı.

Bu sırada Ku­reyş ordusunun sancaktarı Talha b. Ebî Talha ortaya atılarak, kendinden emin, mağrurane bir eda ile seslendi:

“Benimle çarpışmaya er meydanına kim çıkar?”

Karşısına “Esedullah” unvanının sahibi Hz. Ali çıktı ve “Varlığım kudret elin­de olan Allah’a yemin ederim ki seni kılıcımla cehenneme göndermedikçe ve­ya kılıcınla cennete girmedikçe seni bırakmayacağım!” diyerek hasmına şid­detli bir kılıç darbesi indirdi. Başını çenesine kadar yarıp ikiye ayırdı. Talha ye­re yıkılınca, Hz. Ali geri döndü. Mücahitler, “Neden onun başını gövdesin­den ayırmadın?” diye sordular.

Hz. Ali, “Yere düşünce, edep yeri bana taraf açıldı. Ondan hemen yüzümü çe­virdim. İyi biliyorum ki Allah, onu yaşatmayacak, öldürecektir” diye cevap ver­di.

Ku­reyş sancaktarının yere serilmesine Peygamber Efendimiz ve mücahitler son derece sevindiler ve bu sevinçlerini tekbirler getirerek izhar ettiler.

Hz. Hamza’nın, İkinci Sancaktarı Yere Sermesi

Talha yere serilince, Ku­reyş müşriklerinin sancağını kardeşi Osman b. Ebî Talha aldı. Ona karşı da Hz. Hamza çıktı ve omu­zun­dan kılıçla vurup kolunu kesti.

Bu sefer sancağı yine Abduddaroğullarından Ebû Sa’d b. Ebî Talha aldı. Re­sûl-i Ekrem Efendimiz, Ebû Sa’d’a karşı da Hz. Ali’yi çıkardı. Çarpışmadan ga­lip çıkan, yine Hz. Ali oldu. Ebû Sa’d, “Esedullah”ın kılıç darbeleri arasında can verdi.

Sa’d öldürülünce Ku­reyş sancağını hemen Müsâfi’ b. Talha b. Ebî Talha eli­ne aldı. Onu da Âsım b. Sâbit Hazretleri okla vurup öldürdü. Ondan sonra Ku­reyş müşriklerinin sancağını Hâris b. Ebî Talha aldı. Âsım b. Sâbit Hazretleri, onu da bir okla yere serdi.[35]

Haris’ten sonra sancağı Kilâb b. Talha aldı. Onu da, Zübeyr b. Avvam (r.a.), bir hamlede yere serdi.

Bu sefer sancağı Cülâs b. Talha aldı. Onu da Talha b. Ubey­dul­lah Hazretleri öldürdü.

Abduddaroğullarından baba, oğul, kardeş ve amca olan tam yedi kişi, Ku­reyş müşriklerinin sancağı altında iken, kahraman mücahitler tarafından böy­lece yere serildiler.

Bundan sonra sancağı yine Abduddaroğullarından Ertat b. Şürahbil aldı. O da Hz. Ali’nin amansız darbeleriyle yere yıkıldı. Sonra sancağı Şurayh b. Kâriz aldı. O da ashab-ı kiramdan biri tara­fından öldürüldü.

Sancaktarlarının bir bir yere serildiğini gören Ku­reyş müşriklerini bir deh­şet ve korku sardı. Öyle ki sancaklarının yanına bile kimse yanaşmaya cesaret edemiyordu. Sonunda onu Alkame kızı Amre yerden alıp Ku­reyşlilere teslim etti.[36]Abduddaroğullarından sancağı tutacak kimse bulunmadığından, yine on­ların kölelerinden Suvab sancağı taşıdı. Kuzman, vurup onun sağ elini kesti. Su­vap sancağı sol eline aldı. Kuzman sol elini de kesti. Bunun üzeri­ne Suvab san­cağı kol ve pazılarıyla tutmaya çalıştı; fakat daha faz­la dayanamayıp ar­kaüstü yere yıkıldı.

Artık iki tarafın da beklemeye tahammülü kalmamıştı. Çapışma, bir anda şimşek hızıyla başladı. Kılıç şakırtısı, ok vınlaması, at kişnemesi ve deve bö­ğürmesi ortalığı kapladı. Allah yolunda savaşmaya can atan mücahitler, kah­ramanca dövüşmeye başladılar.

Ebû Dücâne’nin Pey­gam­be­ri­mizden Kılıcı Alması

Resûl-i Ekrem’in elinde bir kılıç vardı. Üzerinde, “Korkaklıkta ar, ilerle­mekte şeref ve itibar var! İnsan korkaklıkla kaderden kurtulamaz!” meâlindeki beyit yazılı idi.

“Bu kılıcı benden kim alır?” diye sordu.

Birçok sahabe birden atıldı. “Ben, ben yâ Re­sû­lal­lah!” diyerek ellerini uzat­tılar.

Bu sefer Pey­gam­be­ri­miz, “Bunu, hakkını vermek üzere kim alır?” diye sor­du.

Yine hararetle isteyenler çıktı. Aralarında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Zübeyr b. Avvam da vardı. Hz. Re­sû­lul­lah vermek iste­medi.

Bu sırada korkusuz, gözünü daldan budaktan sakınmayan biri ortaya atıldı. Ebû Dücâne’ydi bu! Hz. Re­sû­lul­lah’a, “Nedir onun hakkı yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem, “Hakkı, eğilip bükülünceye kadar onu düşmana sal­laman­dır!” buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Dücâne, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben onu, hakkını yerine getir­mek üzere alıyorum!” dedi ve Hz. Re­sû­lul­lah’tan kılıcı teslim aldı.

Ebû Dücâne, elinde Resûl-i Ekrem’in şartlı teslim ettiği kılıcı, başında ise kırmızı sarığı olduğu halde müşriklere doğru çalımlı çalımlı yürümeye başladı. Bunun üzerine Fahr-i Âlem Efendimiz, ashabına şu ölçüyü ders verdi:

“Bu öyle bir yürüyüştür ki Allah onu, şu yerin (harp halinin) dışında hiçbir zaman sevmez!”[37]

Ebû Dücâne, şimşek süratinde düşman safları arasına girdi, kılıcını var kuv­vetiyle hakkını vermek için sallamaya başladı. Önüne geleni bir iki dar­bede ye­re seriyor, durmadan iler­liyordu. Bir ara dağın eteğinde deflerle müş­rikleri sa­vaşa teşvik eden kadınların yanına kadar vardığını fark etti. Orada biri müşrik­lere hiddetli hiddetli bağırıyor, onları vuruşmaya teşvik ediyordu. Yanına yak­laş­tı, kılıcını kaldırıp vuracakken, hasmından bir çığlık koptu. Bu, Ebû Süf­yan’ın karısı Hind’in çığlığı idi. Ebû Dücâne, ona kılıç sallamaktan geri durdu. Kendisini o sırada gören Hz. Zü­beyr b. Avvam, sonradan, neden o ka­dına kılıç sallamadığı­nı soracak, Ebû Dücâne ise şu cevabı verecektir:

“Re­sû­lul­lah’ın kılıcına hürmetimden, o kadının kanına bulaştırmak isteme­dim!”[38]

Diğer taraftan, Hz. Hamza, elinde iki kılıç, “Ben, Allah’­ın Ars­la­nıyım!” diye diye bir öne bir arkaya dönerek kılıcını sal­lıyor, müşriklerin üzerine cesaretle saldırıyordu.

Mücahitlerin hepsi de düşmanla cesurca dövüşüyor ve kıyasıya mücadele veriyorlardı!

Düşmanın Bozguna Uğraması

Şirk ordusu, mücahitlerin bu kahramanca dövüş ve çar­pışması karşısında fazla dayanamadı. Kendilerini bir korku ve dehşet sardı. Gerisingeri kaçışmaya baş­ladılar. Müşrik kadınlar defler çalıyor, şarkılar söylüyor ve paniğe kapılıp kaçan askerleri geri çağırıyorlardı. Ancak cesaretin kaynağı imandan mahrum kalbe deflerin çalınması, şarkıların söylenmesi ve şiirlerin okunması bir fayda veremiyor, müşrik askerleri gerisingeri her şeylerini, canlarını kurtarmak uğ­runda terk ederek kaçıyorlardı.

Harbin ilk safhası, işte böylesine mücahitlerin üstün çarpışmaları ve Al­lah’ın yardımıyla Müslümanlar lehine neticelendi.

Uhud’un İlk Şehidi

İslam ordusu henüz bozulmamıştı. Bu esnada bir müşrik tarafından Ab­dullah b. Amr b. Harâm şehit edildi. Uhud’un ilk şehidi, bu mücahit oldu.

Oğlu Hz. Cabirder ki:

“Babam Uhud Seferi’ne çıkmak için hazırlandığı sırada, geceleyin beni ya­nına çağırdı ve ‘Yavrucuğum! Belli olmaz. Belki de yarın Uhud günü ilk şehit ben olurum! Kız kardeşlerine iyi davranmanı vasiyet ederim. Üzerimde borç var. Borcumu öde!’ dedi. Gerçekten, dediği gibi, ilk şehit kendisi oldu.”[39]

Harbin Seyrini Değiştiren Hadise

Düşman ikiye bölünüp süratle harp yerinden uzaklaşırken, mücahitler de geride terk edilen ganimetleri toplamaya başlamışlardı. Ayneyn tepesinde va­zi­feli okçular ise, Uhud Meydanı’ndaki manzarayı seyrediyorlardı.

Bu arada, okçularda, yerlerinden ayrılıp mücahitlere katılma isteği uyandı. Onlar, harp bitmiş, kendilerinin görevi ise sona ermiştir düşüncesini taşıyor­lardı. Ayrılmak isteyen okçulara, kumanları Abdullah b. Cübeyr, verilen emri hatırlattı: “Re­sû­lul­lah’ın size söylediklerini, verdiği emri ve tâlimatı unuttunuz mu?” Fakat bu hatırlatmaya rağmen, kumandanlarıyla birlikte kalan birkaçı müstesna, diğerleri Ayneyn tepesini terk ederek harp sahasındaki mücahit­lerin yanına vardılar. Onlarla birlikte ganimet toplamaya başladılar.

Hâlid b. Velid’in Fırsatı Değerlendirmesi

Birçok okçunun yerini terk etmesiyle İslam ordusunun arka cephesi müda­faasız kaldı. Harp dâhîsi ve Ku­reyş ordusunun süvari kumandanı Hâlid b. Velid de, zaten böyle bir fırsat kolluyordu. Har­bin en hararetli zamanında da bu geçitten girmek istemiş, ancak okçular tarafından püskürtülmüştü.

Hâlid b. Velid, emrindeki kuvvetlerle tepede kalan on ka­dar okçuyu şehit ettikten sonra, Müslüman saflarının arkasına daldı. Hücum, ani ve beklenme­dik bir anda olmuştu. Her şey birden değişiverdi. Mücahitler, düşman boz­gu­na uğrayıp gitti diye gayet rahat idiler. Hatta bazıları silahlarını bile bırak­mıştı.

Bu durumu görünce, kaçan Ku­reyş kuvvetleri de geri döndü.

Bu durumda mücahitler, iki ateş arasında kalmışlardı. Beklenmedik bir hü­cuma maruz kaldıklarından şaşırmışlardı. İki taraftan sarılınca kuvvetlerini ha­liyle kaybetmişlerdi.

Beklenmedik bir anda beklenmedik bir hücum, beklen­me­dik bir netice do­ğuruyordu.

İslam Ordusunun Dağılması!

Önden ve arkadan hücuma maruz kalıp sıkıştırılan mücahitler, bir anda kendilerini toparlayamadılar ve ister istemez dağılmak zorunda kaldılar. Pey­gamber Efendimizin çevresinde her şeye rağmen 10-15 kadar sahabe kalmıştı. Bu bir avuç mücahit, canını dişine takarak, müşriklerden gelen oklara, mızrak ve kılıç darbelerine göğüs geriyor, vücutlarını siper ederek Kâinatın Efendisini koruma­ya çalışıyorlardı. Bu arada küfür ordusundan atılan taşlardan biri, Hz. Re­sû­lul­lah’ın sağ alt çenesindeki mübarek dişlerinden birini şehit etti; bir diğer taş ise, alnını ve alt dudağını yardı. Abdullah İbni Kamîe adındaki kâfirin kılıç darbesiyle de, elmacık kemiği yara aldı. Darbenin şiddetiyle miğfer parçalandı ve iki halkası mübarek yüzüne battı.[40]

Sevgili Pey­gam­be­ri­mizin mübarek yüzüne miğferin iki halkasının battığını gören Ebû Ubeyde b. Cerrâh, bir anda kendisini onun önüne atıverdi ve yanın­dan bir an dahi olsun ayrılmayan Hz. Ebû Bekir’e, “Yâ Ebû Bekir! Allah aşkına olsun, Re­sû­lul­lah’la aramızdan çekil. Bırak da mübarek yüzünden halkaları çı­karayım!” diyerek halkaların her birini dişleriyle çekip çıkardı. Bu arada ken­disi de iki dişinden oldu.[41]

Öte taraftan, Mâlik b. Sinan (r.a.) ise, Fahr-i Âlem’in yü­zünden akan kanları diliyle temizledi. Bu hareketi üzerine, Efendimizin, “Kanım kanına dokunan ve karışan kim­seye cehennem ateşi erişmez” müjdesine muhatab oldu.[42]

Bir müşrik tarafından, Müslümanların düşürülmesi için kazılmış bir çukur vardı. İslam ordusunun bozulmaya yüz tuttuğu o dehşetli anda harbin şidde­tinden dolayı farkına varamayarak, Resûl-i Ekrem, kazılmış olan çukura yanı üzerine düştü. Çukurun etrafı derhal mücahitler tarafından sarıldı ve düşman askerlerinin yaklaşmasına müsaade edilmedi.

Çukurdan çıkmaya muvaffak olan Kâinatın Efendisinin yüzü gözü kanlar içinde kalmıştı. Elini, kanayan yüzüne sürdü. “Kendilerini Rablerine imana davet ederken, Peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl felâh bulabilir?” dedi.

Bu, bir sitemdi, bir serzenişti.

Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlünün bu sitemi üzerine şu meâldeki ayetleri in­dirdi:

“Ey Resûlüm! Kulların işinden hiçbir şey sana âit değildir (senin elinde bir şey yoktur). “Allah, ya onlara (rah­me­tiyle) tevbe nasip eder, yahut zalim ol­dukları için onları azaba çarpar.

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır; O dilediğini bağış­lar, diledi­ğini azaba uğratır. Allah, kulları hakkında çok bağışlayıcı, çok merhametli­dir.”[43]

“Zülfikâr Gibi Kılıç, Ali Gibi Yiğit Bulunmaz!”

Çok az sayıda Müslümanın, müşriklere karşı direndiği sıradaydı.

Peygamber Efendimiz, bir grup müşriğin kendisine doğru gelmekte oldu­ğunu fark etti. Yanından ayrılmayıp kahramanca çarpışan Hz. Ali’ye, “Hücum et onlara!” diye emretti.

Allah’ın Arslanı Hz. Ali, cesaretle müşrik birliğinin üzerine yürüdü; onları püskürtüp, içlerinden birini de yere serdi.

Bu esnada Cebrail (a.s.), “Yâ Re­sû­lal­lah! Bu, sizin için yapılan iyilik ve ci­van­mertliktir” diye seslendi.

Peygamber Efendimiz cevaben, “O, bendendir, ben de on­danım” buyurdu.

Tam o esnada bir ses işittiler: “Zülfikâr gibi kılıç, Ali gibi yiğit bulunmaz!”[44]

Sa’d b. Ebî Vakkas’ın Müşriklere Ok Yağdırması

Mücahitlerin, Resûl-i Ekrem Efendimizin etrafından dağıldıkları esnada, Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas da bir köşeye çekilmiş, kararsız duruyordu. Kendi ken­dine, “İçimden ne şehitlik arzusunu, ne de kurtulma arzusunu ata­bi­li­yo­rum!” diyordu.

O sırada mücahidin biri ona, “Yâ Sa’d! Re­sû­lul­lah seni çağırıyor” dedi.

Hz. Sa’d, derhal Hz. Re­sû­lul­lah’ın yanına vardı.

Sonrasını Hz. Sa’d şöyle anlatır:

“Re­sû­lul­lah, beni önüne oturttu. Ok atmaya başladım. Her atışta, ‘Allahım! Bu senin okundur. Onunla düşmanını vur!’ diyordum. Re­sû­lul­lah da (a.s.m.), ‘Allahım, Sa’d’­ın duasını kabul et! Allahım, Sa’d’ın atı­şını, okunu doğrult! De­vam, devam Sa’d! Babam, annem sana feda olsun!’ buyuruyordu. Her ok atı­şımda Re­sû­lul­lah (a.s.m.) aynı duayı tekrarlıyordu.

“Ok çantam boşalınca, Re­sû­lul­lah (a.s.m.), kendi çanta­sında bulunan okları da birer birer yayıma yerleştirip attırdı. Okları yaya yer­leştirmekte, o, herkes­ten daha çabuk ve süratli idi.”

Hz. Ali der ki:

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.), anne ve babasını, Sa’d’dan başka hiç kimse hakkında birleştirerek ‘feda olsun’ dememiştir. Uhud günü, ona, ‘At, ey Sa’d! Annem babam sana feda olsun! At, ey kısa boylu, kuvvetli delikanlı!’ buyurdu. Nebi’­nin (a.s.m.) ondan başkasına böyle söylediğini bil­mi­yorum.”[45]

Hz. Talha b. Ubeydullah’ın Kahramanlığı

Harbin en nâzik ve dehşetli ânı idi. Müslümanlar, önden ve arka­dan hü­cu­ma geçen müşrik kuvvetlerinden kendilerini kurtarmak için tepelere doğru çı­kıyorlardı. Hz. Re­sû­lul­lah’ın etrafında kala kala on beş kadar mücahit kal­mıştı. Bunlar, Peygamber Efendimizle birlikte sabır ve sebat göstererek müş­rik­lere karşı kahramanca savaşıyorlardı. Bunlardan biri de Hz. Talha b. Ubey­dul­lah idi.

Müşriklerin Re­sû­lul­lah’ın dört tarafını sardıkları sırada, Hz. Tal­ha sağa sola dönerek kılıcıyla onları uzak­laş­tır­maya çalışıyordu.

Bir ara, müşriklerin keskin nişancı okçularından Mâlik b. Zü­heyr, Efendi­mi­ze nişan alıp bir ok attı. Hz. Talha, bu okun Kâinatın Efendisine isabet ede­ce­ği­ni anlayınca, buna mani olmak için, elini oka hedef tuttu. Son süratle gelen ok, parmağını delip, elini çolak yaptı.[46]

Peygamber Efendimiz, “Yeryüzünde gezen cennetlik bir kimseye bakmak isteyen, Talha b. Ubeydullah’a baksın!” buyurdu.[47]

Hz. Re­sû­lul­lah’ı korumak uğrunda müşriklerden gelen kılıç darbelerine ve oklara vücudunu siper eden Hz. Talha’nın baş ve gövde damarlarından biri kesildi. Gövdesi yaralar içinde kaldı. Fazla kan kaybından bayılıp yere düştü. O sırada Hz. Ebû Bekir, Pey­gam­be­ri­mizin yanına geldi. Resûl-i Ekrem, ona, “Amcanın oğluyla ilgilen” dedi.

Hz. Ebû Bekir yüzüne su serpince, Hz. Talha kendine geldi. Yaralarının acısı sızısı umurunda değildi. Şahsını düşünmüyor­du; uğrunda bunca feda­kârlığa katlandığı zâtın durumunu merak ediyordu. Başucunda duran Hz. Ebû Bekir’e, “Re­sû­lul­lah ne yapıyor?” diye sordu.

Hz. Ebû Bekir, “İyidir. Beni sana o gönderdi” diye cevap verince, bu kahra­man ve fedakâr sahabe, “Allah’a şükürler olsun! Re­sû­lul­lah sağ olduktan sonra her musibet bizim için hiçtir!” diye konuştu.[48]

İ’lây-ı Kelimetullah uğrunda gösterdiği bunca kahramanlık ve fedakârlıktan dolayı, Hz. Re­sû­lul­lah tarafından bu harpte “Talha­tü’l­-Hayr (Hayırlı Talha)” olarak adlan­dırı­lan Hz. Tal­ha’nın, U­hud’­dan döndüğü zaman vücudun­da tam yetmiş beş yarası vardı. Başı dört kö­şeli yarılmış, uyluk damarı baştan aşağı kesilmişti. Eli ise ço­lak olmuştu.[49]

Hz. Hamza’nın Şehâdeti

Müslümanların tepelere doğru dağıldıkları karışık hengâmede idi.

Hz. Hamza, var gücüyle müşriklere karşı direniyor ve “Allahım! Müslü­man­ların şu hallerinden dolayı sana sığınır, senden af dilerim” diye dua edi­yor­du.

Müşrikler, onun yanına pek yaklaşamıyorlardı. Onu uzaktan vurup dü­şür­menin çaresini arıyorlardı.

Mekke’de, “Vahşî” adında bir köle vardı. Habeş usûlüne göre kargı atmakta oldukça maharetli ve becerekli idi. Tespit ettiği hedefe isabet edemediği pek az olurdu.

Ku­reyş ordusu Mekke’den ayrılmadan önce idi. Efendisi Cübeyr b. Mut’im, kölesi Vahşî’yi yanına çağırmış ve “Orduya katıl. Eğer Muhammed’in amcası Hamza’yı, am­cam Tuayme b. Adiyy yerine öldürürsen hür ve azat­sın” de­mişti.[50]

Bedir’de babası öldürülen Ebû Süfyan’ın karısı Hind de, bunun için Vah­şî’ye birçok mükâfat vadetmişti.

Bu sebeple Vahşî, harp boyunca Hz. Hamza’yı gözetip duruyordu.

Hz. Hamza’nın müşrikleri kasıp kavurduğu, kılıcıyla biçtiği bir sıradaydı. Vahşî, fırsat kollamak için bir kayanın arkasına gizlenmiş, bekliyordu.

Düşmanın üzerine doludizgin yürüyen Hz. Hamza’nın bir ara ayakları kaydı ve arkaüstü yere yıkıldı. Keskin bir nişancı olan Vahşî, mızrağını fırlat­tığı gibi bu kahraman sahabenin böğrüne sapladı ve onu şehit etti. Vahşî, bu­nunla da yetinmedi; Ebû Süfyan’ın karısı Hind’in gönlünü yapmak için, göğ­sünü yararak ciğerini alıp ona götürdü. Üzerindeki kıymetli eşyaları, başardığı bu büyük işten dolayı Vahşî’ye çıkarıp veren Hind, intikam hırsıyla, bu aziz şehidin ciğerini çiğnedi.[51]Bununla da intikam hırsı dinmeyince, bizzat Hz. Hamza’nın başucuna vardı; burnunu, kulağını, kendine bilezik, pazubent ve halhal yapmak niyetiyle kesti.[52]

Mus’ab b. Umeyr’in Şehit Düşmesi

Mücahitlerin birçoğu oraya buraya dağılmıştı.

Her şeye rağmen Re­sû­lul­lah’ın yanından ayrılmayan mücahitler de vardı. Bunlardan biri de, İslam ordusunun sancaktarı Hz. Mus’ab b. Umeyr idi.

İbni Kamîe denilen kâfir, bir ara atlı olduğu halde Resûl-i Ekrem Efendi­mize yaklaştı. “Gösteriniz bana Muhammed’i! O kurtulursa, ben kurtulmaya­yım” diyerek hay­kırıyordu.

Hz. Mus’ab, mücahitlerden birkaç kişi ve Nesibe Hâtun ile İbni Kamîe’ye karşı çıktı. Bu kâfir, Hz. Re­sû­lul­lah’ı korumaya çalışan Hz. Nesibe’nin omu­zu­na bir kılıç dar­besi indirdi. Nesibe Hâtun da, cesurca ona birçok darbe indirdi. Fa­kat bu müşriğin üzerinde iki kat zırh bulunduğundan darbeler pek tesir etmedi.

İbni Kamîe, önüne çıkan Hz. Mus’ab’ın sağ elini bir kılıç darbesiyle kesti. Hz. Mus’ab, İslam’ın izzet ve şerefini sembolize eden sancağı sol eline aldı. İbni Kamîe, bir kılıç darbesiyle sol elini de kesti. Bu sefer Hz. Mus’ab, sancağı kollarıyla tutup göğsüne bastırdı. O anda tek gayesi, bu zındığın Re­sû­lul­lah’a ulaşmasına mani ol­mak ve İslam sancağını yere düşmekten korumaktı. İbni Kamîe, bu sefer mızrağıyla vücudunu deldi. Hz. Mus’ab, artık dayanamayıp yere yıkıldı. Böylece o da şehâdet şerbetini içenler arasına katıldı. Sancak da yere düştü.[53]

Hz. Mus’ab şehit düşünce, Peygamber Efendimiz sancağı Hz. Ali’ye verdi. Hz. Ali çarpışmaya gidince de, sancağı sonuna kadar Ebür­rum taşıdı.

“Muhammed Öldürüldü” Yaygarası

Mus’ab b. Umeyr Hazretleri, zırhını giydiği zaman, Resûl-i Kibriya Efendi­mi­ze pek benzerdi. İbni Kamîe de, Hz. Mus’­ab’ı şehit etmekle, Peygamber Efen­dimizi öldürdüğünü zannetmişti. Derhal müşriklerin yanına vararak, “Mu­hammed’i öldürdüm!” dedi.[54]

Bunu duyan müşrikler, sevinç çığlıkları attılar. Onlardan birisi de, dağ ba­şına çıkarak, “Muhammed öldürüldü!” diye yaygarayı bas­tı.

Bu dehşetli yaygarayı duyan mücahitlerin birden kolu kanadı kırılıverdi. İs­lam ordusunda umumî bir geri çekilme ve panik havası başladı. Her biri başka başka istikametlerden harp sahasını terk ediyordu. Bu dehşetli hen­gâ­mede, farkına varmadan, düşman askeri diye din kar­deşlerine kılıç sallamaya kalkan­lar bile oluyordu. Hatta bu karışıklık esnasında Huzayl b. Cabir, bir başka sa­habe tarafından yanlışlıkla şehit edildi.

Mücahitlerin Hz. Re­sû­lul­lah’ı Araması

Müşriklerin kopardığı yaygaraya inanmak istemeyen mücahit­ler, Hz. Re­sû­lul­lah’ı aramaya koyuldular. Bunlardan Hz. Ali, hem önüne gelen düşman as­ke­rine kılıç sallıyor, hem de etrafa göz gezdirerek Pey­gam­be­ri­mizi arıyordu. Harp sahasında bulunan mücahitlerin o anda en büyük ve tek arzusu, artık Re­sûl-i Kibriya Efendimizi bulmak olmuştu!

Bu esnada, yürekleri ferahlatıcı bir ses yükseldi: “Ey Müslüman! Müjde size: İşte Re­sû­lul­lah!”

Bu sesin sahibi, Ka’b b. Mâlik’ti. Resûl-i Ekrem Efendimizi Şi’b mev­kiinde, miğferinin altında pırıl pırıl parlayan mübarek gözlerinden tanımıştı. Müslü­manlara seslenirken, eliyle de Re­sûl-i Ekrem’in bulunduğu yeri gösteriyordu.[55]

Peygamber Efendimiz, düşman tarafından nerede olduğunun bilinmesini is­­­te­miyordu. Müslümanlara müjdeyi veren Ka’b’a, eliyle, “Sus, sus!”[56]diye işa­­­ret verdi.

Artık Hz. Re­sû­lul­lah’ın yeri tespit edilmiş ve etrafa yayılan haberin bir şa­yiadan ibaret olduğu anlaşılmıştı. Mücahitler, derhal Resûl-i Ekrem’in bulun­duğu yere doğru koştular ve kendisini emniyet çemberi içine aldılar. O anda mücahitlerin bir tek gayesi vardı: Hz. Re­sû­lul­lah’ın vücudunu muhafaza et­mek. Bunu başardılar.

Nesibe Hâtun’un Kahramanlığı

Ümmü Umare Nesibe bint-i Ka’b…

Kocası ve iki oğluyla birlikte İslam ordusuna katılıp Uhud’a gelmiş; koca­sıyla oğulları müşriklerle çarpışacak, kendisi de yaralanan Müslümanlara yar­dım edip su yetiştirecekti.

Ancak harbin ikinci safhasında Müslümanlar bozulmaya başlayıp Re­sû­lul­lah’ın etrafında çok az sayıda mücahidin kaldığını gören Nesibe Hâtun, derhal Resûl-i Kibriya Efendimizin yanına vardı ve çarpışmaya koyuldu. Kılıçla, okla, Resûl-i Zîşan Efendimizi, müşriklerden korumaya çalıştı. Bu sırada yaralandı. Peygamber Efendimiz, sağına soluna baktıkça hep Nesibe Hâtun’un müşrik­lere karşı koyduğunu görüyordu. Şöyle buyurdu:

“Ey Ümmü Umare! Senin katlandığın, dayanabildiğin şe­ye, herkes daya­namaz ve katlanamaz!”

Peygamber Efendimiz, Nesibe Hâtun’un omuzundan aldığı yarayı görünce, oğlu Abdullah’a, “Annenin yarasını sar!” de­di.

Sonra da şöyle buyurdu:

“Ev halkınıza Allah mübarek kılsın: Senin annenin makamı, filanca ve filan­caların makamından hayırlıdır! Babanın makamı da filan ve filanların maka­mından hayırlıdır! Senin makamın da filan ve filanların makamından ha­yır­lı­dır! Allah, sizin ev halkınıza rahmet etsin!”

O esnada imanın verdiği cesaretle müşriklere karşı cesurca kılıç sallayan Nesibe Hâtun da, “Yâ Re­sû­lal­lah! Allah’a dua et de, cennette sana komşu ola­lım!” dedi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Allahım! Bunları cennette bana kom­şu ve arka­daş et!” diye dua etti.

Bunun üzerine, Nesibe Hâtun, sevinç içinde, “Bana artık dünyada ne musi­bet gelirse gelsin gam çekmem; bu bana yeter!”[57]diyerek Allah ve Re­sû­lul­lah’a karşı olan muhabbet ve bağlılığını ortaya koydu.

“O, Cehennemliktir!”

Müslümanlar safında mertçe çarpışıp cesaretle düşmanın üzerine hücum eden biri vardı. Hatta Müslümanlar arasından müşriklere ilk ok yağdıran da o olmuştu.

Gariptir ki Kuzman adındaki bu adamın ismi her ne zaman zikredilse, Efen­dimiz “O, cehennemliktir” derdi. Sahabeler, bunun sır­rını bir türlü çözemi­yor­lardı.

Kuzman, harbin en şiddetli ânında büyük kahramanlıklar gösterdi. Hatta İs­lam ordusu bozulup dağıldığı sırada kılıcının kınını kırdı ve “Ölmek, kaç­maktan hayırlıdır! Ey Evs Hanedanı! Siz de benim gibi, şeref ve şan için çarpı­şınız” diye seslenerek müşriklerin arasına daldı. Yedisini sekizini öldürdükten sonra, kendisi de muharebe meydanında yaralanıp kan revan içinde kaldı.

Sahabeler hâlâ Efendimizin, “O, cehennemliktir” sözünün manasını anlamış değillerdi: Bunca, kahramanlık ve cesareti Müslümanlar safında gösteren Kuz­man, nasıl cehennemlik olabilirdi?

Ancak Hz. Re­sû­lul­lah, Kuzman’ın gerçek yüzünü Cenab-ı Hakk’­ın bildir­me­siyle biliyordu.

Ağır yaralarının sızısıyla kıvranan Kuzman’ı, sahabeler, “Tebrikler ey Kuz­man! Cenneti müjdeleriz sana!” diyerek tebrik ettiler.

Kuzman ise, verdiği cevapla, gerçek mahiyetini ortaya koydu: “Ne diye be­ni tebrik ve tebşir ediyorsunuz? Benim maksadım şe­hâ­de­te ermek değildir. Dinin muhafazası hususu dahi asla hatırımdan geçmemiştir. Ben, kavmimin gayreti için ve Ku­reyşliler, Medine hurmalıklarına zarar ver­mesin diye çarpış­tım!”[58]Yaralarının ağrısı şiddetlenip yaşayacağından ümidini kesince de, bir ok alıp kolunun damarını keserek intihar etti.[59]

Sahabeler, bundan sonra, Resûl-i Kibriya Efendimizin sözünün hakikatini anladılar. Kuzman’ın bunca kahramanlığı ve fedakârlığı, Allah yolunda, Allah için değil de, kavminin ve kabilesinin şan ve şerefi ile Medine’deki hurmalıkla­rını korumak uğrunda gösterdiğini öğrendiler.

“Kuzman’ın kendi kendisini öldürdüğü” haberini alan Resûl-i Kibriya Efen­dimiz, “Allahü Ekber! Allahü Ekber! Ben, Allah’ın Resûlü olduğuma şüp­hesiz şehâdet ederim!” dedi. Sonra da, “Şüphe yok ki Allah, isterse, bu dini fâ­cir bir adamla da teyit eder!”[60]diye buyurdu.

Amellerin makbuliyet ölçüsü ihlâs ve samimiyettir; yani, amelin Allah’ın rı­zası gözetilerek yapılmış olmasıdır.

İhlâsla söylenmeyen bir sözün, yapılmayan bir hareketin, gösterilmeyen bir kahramanlığın Allah katında hiçbir kıymeti ve değeri yoktur. İşte, bunun apa­çık bir misâli Kuzman hadisesidir.

Resûl-i Ekrem’in, Kavmine Duası

Çok az sayıda mücahidin, yağmur gibi yağan müşrik oklarına karşı, kendi­sini korumaya çalışırken, Resûl-i Kibriya Efendimizin mübarek dudaklarından ise şu cümleler dökülüyordu:

“Allahım, kavmimi affet, onlara doğru yolu göster. Çün­kü onlar ne yaptık­larını bilmiyorlar.”[61]

Hazin Netice

Müşrikler, daha fazlasını yapamayacakları kanaatine varınca, derlenip to­parlanan mücahitler karşısında tekrar bir hezimetle karşı karşıya gelmemek için, en uygun yolun geri çekilmek olacağını hesapladılar ve mağrur bir eda ile geri çekildiler.

Netice, gerçekten hazin, ibretli ve düşündürücü idi.

Harpte, mücahitlerden yetmiş şehit düşmüştü. Bunlar arasında Hz. Hamza, Hz. Mus’ab b. Umeyr gibi çok güzide sahabeler de bulunuyordu. Ebû Dücâne, Nesibe Hâtun gibiler, Resûl-i Kibriya’yı muhafaza etmeye çalışırlarken vü­cudları delik deşik olmuştu.

Harbin ilk safhasında mücahitlere gülen parlak muzafferi­yet, Hz. Re­sû­lul­lah’ın emir ve tâlimatına riayet etmeyen okçulardan bir kısmının yerlerini terk etmeleriyle bir anda hazin ve acı bir mağlubiyete inkılâb etmiş, Uhud, Müs­lü­manların kanıyla boyanmıştı. Pey­gamber Efendi­mizin, “O bizi sever, biz de onu severiz” buyur­duğu Uhud’u bir hüzün bulutu kaplamıştı.

Pey­gam­be­ri­mizin Kayalığa Doğru Çıkması

Peygamber Efendimiz yaralıydı, yorgundu. Kendi başına yürüyecek kuv­veti kalmamıştı. Sa’d b. Muaz ve Sa’d b. Ubâde’­ye dayanarak, Müslümanların sığındığı Şi’b’deki kayalığa doğru çıktı. Burada dinlenmek, yorgunluğunu gi­dermek isti­yordu. Bir müddet yürüdükten sonra, bu takatten de mahrum kal­dı. Üzerindeki iki zırh ise, oldukça ağırlık yapıyordu. Bu sırada Talha b. Ubey­dul­lah yere çöktü. “Buyur yâ Re­sû­lal­lah… Ben kuvvetliyim” diyerek Pey­gam­ber Efendimizi sırtına aldı ve kayalığa kadar taşıdı.

Resûl-i Ekrem, kanlar içinde kalan yüzünü gözünü burada suyla yıkadı ve başına su döktürdü.

Pey­gam­be­ri­mizin, Ubey b. Halef’i Öldürmesi

Bedir Harbi’nden önceydi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz harp sahasında dolaşırken, “Burası Ebû Cehil’in, burası Utbe’nin, burası Ümeyye’nin, buralar da filan ve filanın öldürülecekleri yerlerdir. Ubey b. Halef’i de, ben kendi elimle öldüreceğim!” buyurmuştu.

Uhud Dağında Peygamberimizin Sığındığı Mağara

Peygamberimizin sığındığı Uhud mağarası

Bedir’de haber verdiği gibi, Ebû Cehil, Utbe ve Ümeyye b. Halef, mücahitler tarafından gösterilen aynı yerlerde öldürülmüşlerdi. Geriye Ubey b. Halef kal­mıştı. Bu adam Ku­reyş’in ileri gelenlerinden biri idi. Pey­gam­be­ri­mize her kar­şılaşmasında, “Ey Muhammed! Bir atım var. Her gün ona on altı ölçek darı ye­di­rip besliyorum. Bir gün gelir, onun sırtında olduğum halde seni öldürürüm!” der­di.

Peygamber Efendimizin ise, bu azgın ve şaşkın adama cevabı sadece şu olu­yordu:

“Belki, inşallah, ben seni öldürürüm!”[62]

İşte, Ubey b. Halef, Bedir’de mücahitler tarafından canı cehenneme yollanan kardeşi Ümeyye’nin intikamını almak ve Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmak üzere yemin ederek Uhud’a çıkıp gelmişti.

Hz. Re­sû­lul­lah’ın Şib’e doğru çıktığı sırada idi.

Übey’in gelmekte olduğu görüldü. Mekke’de günde on altı okka darıyla beslediği atının üzerindeydi. İntikam dolu bakışlarla Pey­gam­be­ri­mize yaklaşı­yordu. Bunu fark eden sahabeler, önüne çıkıp hesabını görmek istediler. Ancak Hz. Re­sû­lul­lah, “Bı­rakın, gelsin” di­yerek, mücahitlerin karşı çıkmasına mani ol­du. Resûl-i Ekrem’e oldukça yaklaşan bu azgın müşriğin ağzından, “Ey Mu­hammed! Sen kurtulursan, ben kurtulmayayım!” lâfları dökülüyordu.

Bu sözleri duyan Resûl-i Kibriya Efendimiz, bir anda celâllendi. Elindeki mızrağıyla, heybet ve haşyet verici adımlarla hasmının üzerine yürüdü. Übey, bir anda şaşkına döndü. Hz. Re­sû­lul­lah’ın heybet ve haşyet verici tavrı karşı­sında duramayıp geri kaçmaya başladı. Peygamber Efendimiz peşini bırak­mı­yor ve arkasından, “Nereye kaçıyorsun ey yalancı?” diye sesleniyordu.

Bu kaçışla Übey kendini kurtaramadı. Peygamber Efendimizin fırlattığı mızrak, miğferle zırhı arasındaki kısma saplandı ve Übey, sığır böğürmesi gibi böğürerek atın­dan yere yuvarlandı.

Müşrikler, yaralı halde onu alıp götürdüler, Yarasından kan ak­mı­yordu. Ağrısına sızısına zor dayanıyordu. Zaman zaman arkadaşlarına, “Vallahi, Mu­hammed beni öldürdü!” diyordu.

Arkadaşları bu sözünü ciddiye almıyorlar ve yarasının önemsiz olduğunu ifade ederek teselli etmeye çalışıyorlardı. Ne var ki Übey, kurtulamayacağını anlamıştı. Arkadaşlarına, “O bana (Mek­ke’de) ‘Seni öldüreceğim’ demişti. Val­lahi, o benim üzerime tükürse, yine beni öldürür!”[63]dedi.

Ubey b. Halef, bir gün bile yaşamadan “Susadım, susadım!” çığ­lıkları ara­sında ölüp gitti. Resûl-i Kibriya’nın, Allah’ın izniyle, istikbâlden haber verdiği bir mucizesi de böylece tahakkuk etmiş oldu.

Pey­gam­be­ri­mizin Vücudunu Ortadan Kaldırmak İçin And İçenlerin Belâlarını Bulmaları

Müslümanların bozulup dağılmaya yüz tuttukları bir sıradaydı.

Azılı müşriklerden Abdullah b. Şihâb-ı Zührî, Utbe b. Ebî Vak­kas, Abdullah İbni Kamîe ve Ubey b. Halef, bir araya gelerek, Peygam­ber Efendimizin haya­tına son vermek için sözleşip ant içmişler­di.[64]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu dört azılı müşrik hakkın­da, “Allahım, onların hiçbirisi senesine ulaşmasın!” di­ye dua etti.

Sa’d b. Ebî Vakkas der ki:

“Vallahi, Re­sû­lul­lah’ı vuran veya yaralayanlardan hiçbirinin üze­rinden yıl geçmedi.”

Bunlardan biri olan İbni Şihab’ı, Mekke yolunda ak benekli, dişi bir yılan ısırıp öldürdü.

Ubey b. Halef’i, Peygamber Efendimiz bizzat kendi eliyle öldür­dü.

Utbe b. Ebî Vakkas’ı, Hâtıb b. Ebî Beltea öldürdü.

Resûl-i Kibriya Efendimizin yüzünü yaralayan İbni Kamîe ise, Uhud’dan Mekke’ye döndükten sonra davarları­nın yanına gitti. Da­ğın en yüksek tepe­sin­de davarını bul­du. Önünü kesip tutmak isteyince, bir koç üzerine yürüyerek onu boynuzlarıyla toslaya toslaya didik didik edip parçaladı.[65]

Ebû Süfyan’ın Seslenişi

Müşrik ordusu, harp sahasından yavaş yavaş çekiliyordu. Kumandan Ebû Süfyan, muharebe meydanında bir tur attıktan sonra, kayalıklara çıkmış bulu­nan mücahitlerin yanına geldi ve “Müslümanlar arasında Muhammed var mı?” diye seslendi. Bu sorusunu üç kere tekrarladığı halde Peygamber Efen­di­miz, “Cevap vermeyiniz” buyurdu. Bu sefer Ebû Süfyan, “Aranızda Ebû Be­kir var mı?” diye sordu. Hz. Re­sû­lul­lah yine cevap verilmesine müsaade et­me­di. Ku­reyş reisi bu sefer, “Aranızda Ömer yok mu?” diye sordu. Peygamber Efen­dimiz yine cevap verilmesini istemedi. Bunun üzerine Ebû Süfyan adam­larına dönerek, “Herhalde bunların hepsi öldürülmüş. Sağ olsalardı elbette ce­vap ve­rirlerdi” diye bağırdı.

Son konuşması karşısında Hz. Ömer dayanamadı ve ayağa kalkarak yüksek sesle, “Yalan söylüyorsun, ey Allah’ın düşmanı, vallahi yalan! Söylediklerinin hepsi sağdırlar ve işte buradadırlar” dedi.

Bundan sonra Ebû Süfyan ile Hz. Ömer arasında şu konuşma geçti:

Ebû Süfyan: “Hübel’in şânı yüce olsun!”

Hz. Ömer (Pey­gam­be­ri­mizin emriyle): “En büyük ve en yüce olan, Al­lah’tır!”

“Bizim Uzzâ’mız var, sizin yok!”

“Bizim Mevlâmız Allah’tır. Sizin Mevlânız yok!”

“Bir gün yenildik, bir gün yendik!

“Bir gün üzüldük, bir gün güldük! Hanzala’yı Han­za­la’ya karşı, filanı filana karşı öldürdük!”

“Biz sizinle bir değiliz. Bizim öldürülenlerimiz cennet­te, sizinki­ler ise ce­hennemdedir.”

Bu sefer Ebû Süfyan tekrar asıl maksadına geldi ve Hz. Ömer’e, “Ey Ömer! Allah aşkına doğru söyle! Muhammed’i öldürdük mü?” diye sordu.

Hz. Ömer:

“Hayır… Vallahi, onu öldürmediniz. O şimdi söyledik­le­rinizi dinliyor!” di­ye cevap verdi.

Hz. Ömer’e itimadı olan Ebû Süfyan, Pey­gam­be­ri­mizin hayatta olduğuna inanmıştı artık… Ayrılıp gidecekleri sırada ise şöyle bağırdı:

“Gelecek yıl, sizinle Bedir’de buluşup çarpışmaya söz veriyoruz!”

Hz. Ömer, Allah Resûlüne baktı. Kanaatini beyan etmesini bekledi. Kendi­sin­den, “Olur! İnşallah, orası bizimle sizin buluşma yeri­miz olsun” emri gelin­ce, Hz. Ömer,

“Olur!” diye cevap verdi.[66]

Pey­gam­be­ri­mizin, Şehitler Arasında Dolaşması

Düşman kuvvetler, harp meydanını terk edip Mekke’ye doğru hareket edince, Peygamber Efendimiz mücahitlerle birlikte çıktığı kayalıktan indi.

Cesetleriyle yerde yatan, fakat ruhlarıyla yüksek âlem­ler­de pervaz eden şe­hitler arasında dolaştı.

Gönlü hüzünle doluydu. Kadere teslimiyetin verdiği inşirah olmasaydı manzara seyredilecek gibi değildi. En güzide sahabelerini kaybetmişti. Ku­reyş müşrikleri şehitler hakkında vahşîce muamelelerde bulunmuş­lardı. Çoğunu parça parça ederek tanınmaz hale getirmişlerdi.

On­ların arasında durdu.

İçler parçalayıcı manzarayı bir müddet hü­zünle sey­ret­tikten sonra, “Ben, kıyamet gününde, şu şehitlerin Allah yolunda canlarını feda ettiklerine şahitlik edeceğim” buyurdu.

Daha sonra ashabına dönerek:

“Bunları, kanlarıyla sarıp gömünüz! Allah yolunda çarpışa­rak yara alanlar, kıyamet gününde mah­şere ya­raları ka­nayarak gele­ceklerdir. Kanla­rının rengi kan rengi, ama ko­kuları misk ko­kusu gibi olacak­tır” diye ferman etti.[67]

Pey­gam­be­ri­miz, Hz. Hamza’nın Cesedi Başında

Şehitler arasında Efendimizin amcası kahraman sahabe Hz. Hamza da var­dı.

Karnı yarılmış, ciğeri çıkarılmış, bur­nu ve kulakla­rı kesilmiş, cesedi parça par­ça edilmişti. Zor tanınıyordu.

Onun mübarek cismini gören Resûl-i Kibriya Efendimiz, öylesine üzüldü, öylesine elem duydu ki bir anda gözlerinden yaşlar boşandı.

O âna kadar öylesine mahzun olduğu görülmemişti. “Seyyidü’ş-Şüheda [Şehitlerin Efendisi]” olan bu ce­saret âbidesi sahabenin cesedi başın­da durdu.

Gözyaşları arasında ona şöyle seslendi:

“Ey Hamza! Hiçbir zaman, hiçbir kimse senin gibi böyle bir musibete uğ­ramamış ve uğramayacaktır! Benim için bundan daha büyük bir musibet ola­maz!

“Ey Re­sû­lul­lah’ın amcası Hamza! Ey Allah’ın ve Resûlünün arslanı Hamza! Ey hayırlar işleyen Hamza! Ey Re­sû­lul­lah’a koruyucu olan Hamza! Allah, sana rahmet etsin! Eğer senden sonra yas tutmak gerekseydi, sevinmeyi bırakıp sa­na yas tutardım!”[68]

Uhud Şehitliği

Uhud dağı ve Uhud şehitliği

O esnada, Medine tarafından, tozu dumana kata kata birinin gelmekte ol­duğu görüldü. Yaklaşan, bir kadın idi. Hz. Hamza’­nın anne baba bir kardeşi olan Hz. Safiyye idi bu… Kardeşinin durumunu öğrenmek istiyordu. Önüne ge­lene Hz. Hamza’nın nerede ol­du­ğunu, kendisine nelerin yapıldığını soru­yordu.

Hz. Re­sû­lul­lah, yaklaşmakta olduğunu görünce, oğlu Hz. Zübeyr b. Av­vam’a, “Annene söyle; geri dönsün, kardeşinin cesedini görmesin” diye em­ret­ti.

Hz. Zübeyr, annesini karşıladı. “Anneciğim! Re­sû­lul­lah, ‘Geri dönsün’ diye emretti!” dedi.

Hz. Safiyye, “Eğer ona yapılanı görmemek için dönecek­sem, ben zaten kar­de­şimin cesedinin kesilip biçildiğini öğrenmişim. O, bu musibete Allah yo­lun­da uğramıştır. Biz, Allah yolunda bundan daha beterine de râzıyız. Seva­bını Al­lah’tan bekleyeceğiz. İnşallah sab­redip katlanacağız”[69]diye kahramanca ce­vap verdi.

Hz. Zübeyr, gelip durumu haber verince, Efendimiz, Hz. Safiy­ye’­nin, kar­deşi Hz. Hamza’yı görmesine müsaade buyurdu.

Hz. Safiyye, Şehitlerin Efendisi olan kardeşinin yanına vardı, başucunda oturdu, sessizce ağlamaya başladı. Yanında duran Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamadı. Bu hazin ve ibretli manzaraya Hz. Fâtıma da gelip gözyaşlarıyla katılınca, ortalığı bir başka duygulu, içli ve acıklı hava kapladı. Allah’ın kaderine gönülden tereddütsüz teslim olmuş Hz. Safiyye, musibete karşı sabrın ifadesi olan “İnnâ lillah ve innâ iley­hi râciûn” ayet-i kerimesini okudu, aziz kardeşine de Allah’tan rahmet ve mağrifet dile­ğinde bulundu.[70]

O esnada Hz. Cebrail geldi; Peygamber Efendimize, Hz. Hamza’nın gök­lerde, “Allah’ın ve Re­sû­lul­lah’ın Arslanı” diye yazılmış olduğunu haber verdi. Resûl-i Ekrem, bu müjdeyi Hz. Safiyye’ye iletti.[71]

Abdullah b. Cahş’ın Başına Gelenler

Muharebenin şiddetli gününde Abdullah b. Cahş ile Sa’d b. Ebî Vakkas Haz­retleri, bir kenara çekilip Cenab-ı Hakk’a dua etmişlerdi. Sa’d, “Yâ Rabbi! Bir büyük düşmana rastgelip cenk ederek ona galip ve muzaffer olayım!” diye dua etmişti. Abdullah b. Cahş (r.a.) ise, onun duasına “Âmin” dedikten sonra, “Ben de bir büyük düşmanla karşılaşayım, onunla çarpışayım ve sonunda şe­hit olayım. Bur­num ve kulaklarım kesilsin. Yarın mahşer gününde Cenab-ı Hak bana, ‘Burnun ve kulakların nerede kesildi?’ diye sorunca, ‘Yâ Rabbi! Se­nin ve Resûlünün yolunda kesildi’ diye cevap vereyim” şeklinde dua etmişti.

Şehitler arasında Abdullah b. Cahş da vardı ve aynen, dua ettiği gibi burnu ve kulakları kesilmişti. Bunu gören Sa’d b. Ebî Vakkas hayretini gizleyemedi.

Pey­gam­be­ri­miz, Mus’ab b. Umeyr’in Cesedi Başında

Şehitler arasında İslam ordusunun sancaktarı Hz. Mus’­ab b. Umeyr de var­dı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onun yanına vardı, “Mü’­minlerden öyle yi­ğitler vardır ki onlar Allah’a verdikleri sözde sadâkat gösterdiler. Onlardan bazıları şehit oluncaya kadar çarpışacağına dair yaptığı adağını yerine getirdi. Kimisi de şehit olmayı bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler” meâlin­de­ki ayet-i kerimeyi okudu.[72]

Hz. Mus’ab’a kefen olacak bir şey bulamamışlardı. Üzerinde kaf­tanı vardı. Sahabeler, bu kaftanını baş tarafına örttüklerinde ayak tarafı açılıyor, ayak ta­rafına çektiklerinde ise baş tarafı açılıyor­du. Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu du­rumu görünce, “Baş tarafını kaftanı, ayaklarını ise ızhır otu (bir çeşit kokulu ot) ile örtünüz” diye emretti.

Allah yolunda, Re­sû­lul­lah ve İslam uğrunda her fedakârlığı göstermek, her meşakkati göze almak ve sonunda şehit olmak, şehit olduktan sonra ise örtüle­cek kefenden bile mahrum kalıp ottan kefene sarılmak! İbret ve şeref dolu bir sahne!

Bütün bunlardan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, şehitlerin namazlarını kıl­dı. O zaman, Uhud şehitlerinin namazlarının kılın­ma­dığı, defnedildikten se­kiz sene sonra kılındığı da rivayet edilmiş­tir.[73]

Daha sonra Peygamber Efendimiz, üzerlerindeki silah ve zırhları çıkarıl­dık­tan sonra şehitlerin kanları ve kanlı elbiseleri ile gömülmelerini emretti. Sa­ha­be­ler, “Yâ Re­sû­lal­lah, önce hangilerini def­nedelim?” diye sordular. Resûl-i Ek­rem, “En çok Kur’an bileni ön­ce defnediniz” buyurdu.[74]

Hz. Ali’nin Keşfe Gönderilmesi

Resûl-i Ekrem, müşriklerin Medine üzerine yürüyüp, kadınlarla çocukları yok etmelerinden endişe duyuyordu. Bunun için düşmanın gerçekten Mekke’ye gidip gitmediğini öğrenmek istiyordu. Hz. Ali’yi huzuruna çağırdı ve “Git, müşrikleri takip et! Gör bakalım, ne yapıyorlar, ne yapmak istiyorlar? Eğer onlar develerine biniyor, atlarını ise yedeklerine alıyorlarsa, Mekke’ye dön­mek istiyorlar de­mekti; şayet, atlara biniyor, develeri sürüyorlarsa, niyet­le­ri Medine’ye yürümektir” diyerek kendisini keşfe me­mur kıldı.

Müşrikleri takibe çıkan Hz. Ali, develere bindiklerini, atlarını ise yedekte gö­türdüklerini gördü. Gelip durumu Resûl-i Ekrem’e haber verdi.

Pey­gam­be­ri­mizin Harp Sonrası Duası

Şehit sahabeler defnedildikten sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahit­lerle birlikte Medine’ye dönmek üzere harekete geçti. Harre mevkiine geldi­ğinde, ordusunu durdurarak Rabb-i Rahîm’ine şu içli niyazı yaptı:

“Allahım! Hamd ve senâ ancak sanadır.

“Allahım! Senin açıp yaydığını dürecek, senin dürdüğünü de açıp yayacak, hiçbir kuvvet yoktur. Senin dalâlette bıraktığını hidayete erdirecek yok, senin hidayete erdirdiğini de saptıracak yoktur. Senin vermediğini kimse veremez ve senin verdiğini de kimse engelleyemez.

“Allahım! Rahmet ve bereketini, fazl ve keremini bize aç, yay üzerimize!

“Allahım! Ben, yoksul olduğum günde senden nimet, korkulu olan günde de emniyet dilerim!

“…

“Allahım! İmanı sevdir bize! Kalplerimizi imanla süsle! Küfür, isyan ve tuğ­yandan nefret ettir bizi! Din ve dünyamıza zararlı olan şeyleri bilenlerden, doğ­ru yola erenlerden eyle bizi!

“Allahım! Bizleri, Müslüman olarak yaşat, Müslüman olarak öldür! Bizi, sâlihler ve iyiler zümresine kat; ki onlar, ne şeref ve haysiyetlerini kaybedenler ve ne de dinlerinden dönenlerdir.

“Allahım! Senin Peygamberini yalanlayan, senin yolun­dan yüz çeviren, Pey­gamberinle savaşan kâfirlerin cezalarını ver, onlara hak ve gerçek olan aza­bı indir!”[75]

Fahr-i Kâinat’ın bu içli, hazin ve düşündürücü duasına mücahit­ler de “âmin”lerle katılıyorlardı.

Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlünün bu duasını kabul buyuracak, İslam dininin düşmanlarını kısa zamanda mahv-ü perişan edecektir!

Medine’ye Dönüş ve Karşılanış

Ensar kadınları Medine sokaklarına dökülmüşlerdi; gelen orduyu seyredi­yorlar, Hz. Re­sû­lul­lah’ın sağ salim gelip gelmediğini öğrenmek ve görmek is­tiyorlardı. İslam ordusu 7 Şevvâl Cumartesi günü akşamüzeri Medine’ye giri­yordu. Kadınlar, şehit olan erkekleri için ağlıyorlardı. Bunu duyan Resûl-i Ek­rem’in de gözlerinden yaşlar aktı.

Sadâkatin Böylesi

Atı üzerinde bulunan Peygamber Efendimize bir kadın yaklaştı. Bu kadın, Efendimizin atının dizginini elinde tutan Sa’d b. Muaz’ın annesi Ubeyd kızı Keb­şe idi. Uhud’da oğlu Amr b. Muaz’ı şehit vermişti. İçi acıyla buruk bu­ruktu. Resûl-i Ekrem’e iyice yaklaştı, onun nurani simasına başını kaldırıp bak­tı ve “Babam anam sana feda olsun yâ Re­sû­lal­lah! Seni sağ sâlim gördüm. Sen sağ sâlim olunca hangi felâkete uğrarsam uğrayayım bana hiç gelir!” diye ko­nuş­tu.

Bu cümleler, gerçek imanın ve Resûl-i Ekrem Efendimize sonsuz sadâkatin ifadesiydi. Şehit düşen oğlunu sormuyor, Hz. Re­sû­lul­lah’ın sağ salim dönme­sinden dolayı hadsiz sevinç duyuyordu.

Resûl-i Ekrem de, bu kahraman İslam kadınına şehit olan oğlundan dola­yı taziye diledi ve “Ey Sa’d’ın annesi (Sa’d b. Muaz)! Sana ve onun ev halkı­na müjdeler olsun ki onlardan şehit düşenlerin hepsi cennette toplandılar ve bir­birlerine arkadaş oldular. Onlar, ev halklarına da şefaat edeceklerdir” bu­yur­du; sonra da, Keb­şe Hâtun’un arzusu üzerine, ev halkına şu duada bu­lundu:

“Allahım! Onların kalplerinde bulunan üzüntüleri yok et; geri kalanlarını da, geride kalmışların en hayırlısı kıl!”

Kalbi, nübüvvet iksiriyle temas halinde olan sahabenin, Allah ve Resûlü için göze alamayacağı fedakârlık, zahmet ve meşakkat yoktu. Öz evladını da kay­bet­se, bu yolda yine sabırlı, yine mütehammil olurdu. Zira, İslam davasının an­cak fedakârlıklar, feragat ve meşakkatlerle yücelebileceğini gayet iyi bili­yordu. İslam uğrunda, Re­sû­lul­lah uğrunda gösterilecek fedakârlıkların, Allah katında en makbul fedakârlık olduğunun derin şuurunda idiler. Onun içindir ki Kâina­tın Efendisi, onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

“Cenab-ı Hak, ashabımı —nebi ve resûller hâriç— bü­tün âlemin üze­rine üs­tün ve seçkin kıldı!”[76]

Pey­gam­be­ri­miz Hâne-i Saadetinde

Uhud’dan dönen sahabeler, mağlubiyetin kalplerinde meydana getirdiği acı ve buruk bir hava içinde evlerine dağılırken, Peygamber Efendimiz de hâne-i saa­detine gitti. Kızı Hz. Fâtı­ma’ya kılıcı Zülfikâr’ı uzatarak, “Yavrucuğum, al bu­nun kınını yıka. Vallahi, o, bu­gün yapacağı vazifeyi bîhakkın yaptı!” bu­yur­du.[77]

Kâinatın Efendisi, ümitli idi. Tattığı bu acı mağlubiyetten dolayı asla me’yus değildi. Hak ve hakikatin er geç şerre ve bâtıla galip geleceğini çok iyi biliyordu. Kızı Hz. Fâtıma’ya söylediği, “Allah, fethi bize nasip edinceye ka­dar, müşrikler bizi bir daha böyle bir musibete uğratamayacaklardır”[78]sözü bu gerçeği aksettiriyordu.

Medine’ye gelen Pey­gam­be­ri­miz, hâlâ müşrik tehlikesinden emin değildi. Yarı yoldan dönüp şehre ani baskın yapma tehlikesi her an muhtemeldi. Bu se­beple bütün gece Müslümanlar, hâne-i saadetin kapısında nöbet tuttular.

Pey­gam­be­ri­mizin Bir Yetimi Evlat Edinmesi!

Uhud mağlubiyeti neticesinde birçok Müslüman kadın dul kalmış, birçok anne ciğerpârelerini kaybetmiş ve birçok çocuk da yetim kalmıştı. Hepsi de, acılarını dindirmek, üzüntülerini giderip ruh­larını teselliye kavuşturmak için Pey­gamber Efendimize koşuyorlardı. O da, onların dertlerine derman olmaya çalışıyordu.

Büceyr isminde melek yüzlü bir çocuk da, yarasının sarılması için Efendi­mize koşanlar arasındaydı. Uhud’da babası Ak­rabe şehit olmuştu. Hz. Re­sû­lul­lah’ın huzuruna babasız kalmanın verdiği ızdıraptan ağlayarak girmiş, onun şefkat ve merhamet duygularını coşturmuştu.

Resûl-i Ekrem, Büceyr’in derdine derman oldu. “Ey sevimli çocuk! Ne diye ağlayıp duruyorsun? Sus, ağlama! Baban ben, annen de Âişe olursa râzı olmaz mısın?” dedi.

Bu teklif karşısında henüz şefkate muhtaç yaşta bulunan Büceyr’in gözleri­nin içi güldü. Üzüntüsünü, kederini unuttu ve babasız kalmanın verdiği ezik­lik duygusundan kurtularak, “Babam anam sana feda olsun yâ Re­sû­lal­lah! Râ­zı olurum el­bet!”[79]diyerek sevincini izhar etti.

Resûl-i Ekrem, şefkatli elleriyle sevimli çocuğun başını okşadı ve “Adın ne?” diye sordu.

Çocuk, “Büceyr…” dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Hayır! Sen, Beşir’­sin!” buyurarak ismini değiştirdi.

Pey­gam­be­ri­mizin kendisine verdiği yeni ismiyle Beşir, sonradan şöyle diye­cektir:

“Başımda Re­sû­lul­lah’ın elinin değdiği yerlerdeki saçlarım siyah kaldı, diğer taraftaki saçlarım ağardı. Dilimde pelteklik vardı; peltek­liğim de o andan itiba­ren geçti gitti!”[80]

HAMRAÜ’L-ESED SEFERİ

Uhud’dan Medine’ye dönen Peygamber Efendimizin gönlü bir türlü rahat değildi. Ku­reyş müşriklerinin geri dö­nüp Medine’ye saldırmaları ihtimalini göz önünde bulunduruyordu.

Ayrıca Uhud mağlubiyetinin Müslümanlar aleyhinde gerek içte ve gerekse dışta meydana getirdiği bir menfi hava vardı. Bu havanın da bir an evvel ber­taraf edilmesi gerekiyordu. Müslümanların es­ki güç ve cesaretlerini koruduk­ları, etrafa gösterilmeliydi.

Peygamber Efendimiz, Uhud’dan Medine’ye Cumartesi günü dönmüş idi. Pazar günü sabah namazını kıldırdıktan sonra Hz. Bilâl’i huzuruna çağırdı ve “Re­sû­lul­lah, düşmanınızı takip etmenizi size emrediyor! Dün, Uhud’da bi­zim­le birlikte çarpışmada bulunmayanlar gelmeyeceklerdir. Sadece, Uhud’a katı­lanlar geleceklerdir!” diye seslenmesini kendisine emretti.[81]

Sahabelerin çoğu Uhud’dan yaralı dönmüşlerdi. Buna rağmen Re­sû­lul­lah’ın İ’lâ-yı Kelimetullah uğrunda çarpışmak için yaptığı davete icabet etmede asla tereddüt göstermediler.

Yaralı İki Kardeşte Cihat Aşkı

Abdü’l-Eşheloğullarından iki kardeş olan Abdullah ile Râfi’ b. Sehl, ağır ya­ralı idiler. Nebiyy-i Ekrem Efendimizin bu davetini duyunca bir anda yaraları­nın ağrı sızısını sanki unutuverdiler ve “Ne yapıp da bu davete katılabiliriz?” diye düşünmeye başladılar. “Binecek bir bineğimiz bile yok! Yoksa Re­sû­lul­lah’la gazâya çıkma fırsatını kaçıracak mıyız?” diyorlardı.

Abdullah, Rafi’e, “Haydi, gidelim” deyince, Rafi, “Vallahi, benim yürümeğe takatim yok!” diye cevap verdi.

Abdullah diretti:

“Haydi, gel! Olmazsa, bir hayvan kiralarız!”

Sonunda yola çıktılar. Rafi takatten kesilince, Abdullah onu sırtlıyordu. Böylece mücahitlere katıldılar.[82]

Ağır yaralılardan biri de, Üseyd b. Hudayr adındaki sahabeydi. Yedi ağır yarası vardı. Onların tedavisiyle meşgul olmak istiyordu. Fakat Resûl-i Ek­rem’in emrini duyunca, yaralarının tedavisini bir tarafa bırakarak mücahit­lere katıldı.

Medine’den Ayrılış

Resûl-i Ekrem Efendimiz de bizzat yaralı idi. Yüzünde iki halka yarası var­dı; alnı yarılmıştı; azı dişi kırılmış, dudağı yarılmıştı; sağ omuzu yaralan­mıştı. Bu haliyle sefere çıkıyordu. Mescide girip iki rekât namaz kıldı. Sonra da zırhlı gömleğini giydi ve miğferini başına geçirdi. Gözlerinden başka yeri gö­rün­mü­yordu. Bu haliyle ordusunun başına geçti. Sancağı Hz. Ali’ye verdi, ye­rine de Abdullah b. Ümmî Mektum’u vekil bırakarak Medine’den ayrıldı.

Keşif Kolu

Peygamber Efendimiz önden üç kişilik bir keşif kolu gönderdi. Biri yorulup yolda kaldı. Ku­reyşliler, diğer iki gözcüyü fark ettiler ve fırsat kollayarak on­ları yakalayıp şehit ettiler.

Resûl-i Ekrem, Hamraü’l-Esed mevkiine vardı, karargâ­hını orada kurdu. Şe­hit edilen gözcülerden ikisini de ora­da bir kabre defnetti. Sonra geceleyin yak­mak üzere mücahitlere odun toplamalarını emir buyurdu. Gece olunca bü­tün ateşler yakıldı. Yakılan beş yüze yakın ateş, etrafa bir korku ve dehşet sal­dı. Müşrik ordusu ortalıkta görünmüyordu. Sadece uyuyup kalan biri ya­ka­landı. Bu adam, Bedir’de Müslümanların eline düşen, fakat bundan sonra Pey­gam­be­ri­mize ve Müslümanlara şiirleriyle eziyet ve hakaret etmeyeceğine dair söz verince fidyesiz salıverilen şâir Ebû Azze idi. Verdiği sözünde durma­mış ve tekrar Uhud’a gelerek müşrikleri şiirleriyle Müslümanların aleyhinde tahrik edip durmuştu.

Ebû Azme, yine Peygamber Efendimizden, serbest bırakılması için dilekte bulundu. Ancak bu sefer aldığı cevap sert ve kesin oldu: “Mü’min, bir yılanın de­li­ğinden iki kere sokulmaz. Vallahi, bundan sonra seni serbest bırakarak Mek­ke’de ellerini yanaklarına sürüp ‘İki kere Muhammed’i aldattım, onunla gö­nül eğlendirdim!’ dedirtmem!” Emir üzerine, boynu vuruldu.[83]

Huzaalı Mabed’in Pey­gam­be­ri­mizle Konuşması

Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz Hamraü’l-Esed mevkiinden ayrılmış de­ğildi. Bu sırada Tihame bölgesinde oturan Hu­zaalılardan Ma’bed b. Ebî Ma’bed huzuruna geldi. Huzaalıların Müslümanları ka­dar müşrik olanları da Peygam­ber Efendimize son derece bağlı idiler; olup bitenlerden hiçbir şeyi on­dan giz­le­mezlerdi.

Mabed, henüz Müslümanlığı kabul etmemişti, ama Resûl-i Ekrem Efendi­mize sâdık biri idi.

“Yâ Muhammed! Uhud musibeti bizim de gücümüze gitti. Allah’ın onlara karşı sana sıhhat ve âfiyet vermesini dileriz!” diyerek Peygamber Efendimize bir nevi teselli vermeye çalıştı.

Mabed, Peygamber Efendimizle bu konuşmasından sonra yoluna devam et­ti. Revha denilen mevkide müşriklerin toplantı halinde olduklarını gördü. On­lar, Müslümanların üzerine yürümek maksadıyla bu toplantıyı tertiplemiş­lerdi. Şöyle diyor­lardı:

“Muhammed’in sahabelerini, en şerefli ve en cesur adamlarını öldürdük, fa­kat onların köklerini tamamıyla kazımadık. Bu durumda Mekke’ye nasıl gi­de­ce­ğiz? Onlardan geri kalanlarının da üzerine yürüyüp işlerini bitirmeliyiz!”

Görüldüğü gibi, gelişmeler, Peygamber Efendimizin kanaatini doğrulu­yordu. Müşrikler dönüp Medine üzerine yürümeyi düşünüyorlardı.

Mabed’le Ebû Süfyan Arasında Geçen Konuşma

Ku­reyş’in reisi Ebû Süfyan, Mabed’le karşılaşınca, “Ey Mabed! Geldiğin yerden ne haber?” diye sordu.

Mabed, “Muhammed ve sahabeleri, şimdiye kadar bir benzeri daha görül­memiş sayıda askerle takibinize çıktılar!” diye cevap verdi.

Ebû Süfyan hayretle, “Eyvah! Neler söylüyorsun sen?” dedi.

Mabed gayet sâkin bir eda ile “Vallahi, sen buradan ayrılmadan, atların alınlarını görürsün” diye konuştu. Ebû Süfyan, hiddetli hiddetli, “Vallahi, biz de onlara saldırmak için bir araya gelmişiz. Geri kalanlarının da köklerini ka­zıyacağız!” dedi.

Mabed, Ebû Süfyan’ın hiddetine aldırmadan, “Ben” dedi. “Sana, böyle teh­likeli bir işe girişmemeni tavsiye ederim! Vallahi, ben o kalabalığı görünce, haklarında bazı beyitler söylemekten kendimi alamadım.”

Ebû Süfyan’ın hiddeti meraka döndü. “Neler söyledin bakayım!” dedi. Ma­bed şiirine başladı:

“Çokluklarından ve dehşetli gürültülerinden, az kalsın hayvanım korku­sundan yere düşecekti!

“Sanki, yeryüzünde insan ve at seli akıyordu. Yanlarında mızrak ve kal­kan­ları bulunmayan, silahsız, bodur ve şanlı arslanlar koşuşuyorlardı sanki!

“Ağırlıklarından yeryüzü çökecek sandım!

“Acele yanlarından uzaklaştım.

“Onlar, yalnız olmayan ve yardımsız kalmayan reisleriyle yükselmişler!

“Onlar, sizinle karşılaşınca, Betha vadisi, sâkinleriyle beraber sallanacak!

“‘Yazık oldu!’ dedim, ‘Ebû Süfyan b. Harb’a!’

“Ben, güneşin altında kavrulan Mekkeliler ve onlardan her düşünen kimse için, neticenin dehşetli olacağını haber veren ikazcıyım!

“Anlatmaya çalıştığım ordu Ahmed’in ordusudur ki o ordu bayağı insan­lardan teşekkül etmemiştir!

“Tavsiflerim ve ikazlarım da boş lâflardan ibaret değildir.”[84]

Mabed’in şiirini beğenip öven Ebû Süfyan’la arkadaşlarının kalplerine kor­ku düştü. Müslümanlar üzerine yürüme kararından vazgeçip Mekke’nin yolu­nu tuttular. Müslümanlar lehine büyük bir hizmet ifa etmiş olan Mabed ise, kabilesinden biriyle durumu Peygamber Efendimize bildirdi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hamraü’l-Esed’de üç gece kal­dı; düş­mandan her­hangi bir hareket görmeyince Medine’ye döndü.

Bu sefer, mevkiin adına nisbetle Hamraü’l-Esed Seferi olarak da anılır. Bu sefer münâsebetiyle inen ayet-i kerimelerin birkaçında meâlen şöyle buyrul­du:

“Yaralandıktan sonra yine Allah’ın ve Resûlünün davetine icabet edenler ve hele onlardan iyilik edip fenalıktan sakınanlar için çok büyük mükâfat vardır.

“Onlar öyle kimselerdir ki halk, kendilerine ‘Düşmanlarınız, size karşı ordu hazırladılar; o halde onlardan korkun’ dedi de, bu söz onların imanlarını ar­tırdı ve üstelik ‘Allah bize kâfidir ve O ne gü­zel vekildir!’ dediler.”[85]

UHUD MAĞLUBİYETİNİN BAZI HİKMETLERİ

Uhud Muharebesi’nde Müslümanların mağlup duruma düşmeleri, bir kıs­mı­nın yaralanması, diğer bir kısmının şehit olmasının birtakım hikmetleri var­dı:

1) Allah ve Resûlünün emirlerine en ufak bir muhalefetin Müslümanları büyük bir felâketle karşı karşıya getirebileceği, bu musibetle gayet açık bir su­rette anlaşılmıştır. Zira, Peygamber Efendimiz, Ayneyn tepesine yerleştirdiği ok­çulara, yerlerinden ayrılmamaları için şiddetli emir verip tembihlediği hal­de, onlar, “Müslümanlar galip geldiler” düşüncesiyle yerlerini terk ederek bu emre muhalefet ettiler. Yerlerini terk etmeleri neticesinde ise, Müslümanla­rın elde ettikleri parlak muzaf­feriyet bir anda acı bir mağlubiyete döndü.

2) Peygamberlerin de dünya mihnet ve meşakkatinden uzak kalmayacakları dersi verilmiştir. Zira, onlar, insanlara her hususta rehber gönderilmişlerdir. Peygamber Efen­dimiz de, bütün insanlığa mutlak rehber ve imam olarak gön­derilmiştir; ta ki insanlar, gerek şahsî ve gerekse içtimaî hayatlarını alâkadar eden düsturları ondan öğrensin. Eğer İlâhî yardıma mazhar olup, her halinde harikulâdelere ve mucizelere istinad etseydi, o vakit mutlak imam ve insanlı­ğın en büyük rehberi olamazdı.

Bu hikmete binaendir ki Peygamber Efendimiz, yalnız davasını tasdik et­tirmek için ara sıra ihtiyaç duyulduğunda, münkirlerin inkârlarını kırmak için mucize göstermiştir; sâir zamanlarda o da diğer insanlar gibi Cenab-ı Hak­k’­ın kâinata koyduğu adetullah kanunları çerçevesinde hareket ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, “sipere girmeyi” emrederdi. Uhud’­da olduğu gibi de yara alır, zahmet çekerdi. Ayrıca şayet Pey­gamber Efendimiz, her zaman İlâhî yar­dıma mazhar olup mucize­ler göstermiş olsaydı, o zaman aklı bir nevi imana icbar etmiş duruma girerdi. Bu ise, dünyadaki imtihanın sırrına aykırı olurdu. O zaman, ister istemez Ebû Cehil de, Ebû Leheb de iman edip Hz. Ebû Bekir es-Sıddık safına geçecekti. Gerçek Müslümanlarla münafıkların birbirlerinden ayırt edilmesi bu durumda mümkün olmazdı.

Bilhassa, muharebeler esnasında, İlâhî yardımların zaman zaman gecikmesi neticesinde, kalben iman etmemiş münafıklar, sözleri ve davranışları ile ken­dilerini açığa vuruyorlardı. Böylece, onları tanıyabilme imkânı da doğ­muş oluyordu.

3) Müşrikler içinde, o zamanda, sahabeler safında bulunan büyük sahabe­le­re istikbâlde mukabil gelecek Hz. Hâlid b. Velid, Amr b. Âs gibi birçok zât var­dı. Denilebilir ki hikmet-i İlâhîyye, istikbâl­de sahabeler safında yer alıp bü­yük hiz­metler görecek olan bu zât­ların şanlı ve şerefli olan istikbâlleri nokta-i naza­rın­da bütün bü­tün izzetlerini kırmamak için, istikbâlde elde edecekleri ha­se­natlarına bir peşin mükâfat olsun diye, bu galibiyeti onlara vermiş.

“Demek, mâzideki sahabeler, müstakbeldeki sahabelere karşı mağlup ol­muşlar; ta o müstakbel sahabeler, berk-i süyûf [kılıç] kor­ku­suy­la değil, belki barika-i hakikat şevkiyle İslamiyete girsin ve o şehamet-i fıtrîyeleri çok zillet çekmesin!”[86]




__________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 37.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 64; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37.
[3] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 64; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37
[4] Benî Mustalık’la Benî Hevnb. Huzeyme, Mekke’nin alt tarafındaki Hubşa dağı eteklerinde topla­nıp düşmanlarına karşı, sonuna kadar birlikte hareket edecekleri hakkında Mekkeli müşrik­lerle anlaşmış oldukları için, toplantı yerlerine nisbetle bu kabîlelere “Ahabiş” adı verilmiştir.
[5] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37; Taberî, Tarih, c. 3, s. 12.
[6] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4. s. 31.
[7] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 66-67; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37-38.
[8] Buharî, Sahih, c. 3, s. 27; İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 22.
[9] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 45; İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 24.
[10] İbn Kayyim, Zâdü’l-Meâd, c. 1. s. 353.
[11] İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 24.
[12] Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 315.
[13] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 68; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 38.
[14] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[15] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 63; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[16] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 63; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[17] İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, c. 2, s. 349; İbn Hacer, el-İsabe, c. 2, s. 206; Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 24.
[18] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 3, s. 1168.
[19] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 48; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 232.
[20] Taberî, Tarih, c. 3, s. 12-13.
[21] Vakidî, Megazi, s. 169-170.
[22] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[23] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 68; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[24] Âl-i İmrân, 122.
[25] Âl-i İmrân, 166-167.
[26] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 164-165.
[27] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 165.
[28] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 502-503.
[29] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 165.
[30] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 69; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[31] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 70.
[32] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 70; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 40.
[33] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 40.
[34] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 70-71; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2. s. 40.
[35] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 41.
[36] Taberî, Tarih, c. 3, s. 17.
[37] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 71.
[38] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 73; Taberî, Tarih, c. 3, s. 15.
[39] İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 87; İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, c. 3, s. 232.
[40] İbn Hişam, a.g.e., c. s. 84; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 410.
[41] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 85; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 410.
[42] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 85.
[43] Âl-i İmrân, 128-129.
[44] Taberî, Tarih, c. 3, s. 17.
[45] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 141; Buharî, Sahih, c. 3, s. 22-23, İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, c. 2, s. 290.
[46] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 217.
[47] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 85; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 644.
[48] Vakidî, Megazi, s. 199.
[49] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 218.
[50] İbn Hişam, a.g.e., c. 3. s. 76.
[51] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 76.
[52] Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 275.
[53] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 42.
[54] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 77.
[55] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 46.
[56] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 88.
[57] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 84-86; İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 413-415.
[58] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 171-172; Taberî, Tarih, c. 3. s. 26.
[59] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 172; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 26.
[60] Taberî, a.g.e., c. 3, s. 26.
[61] İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 2, s. 24.
[62] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 89.
[63] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 89.
[64] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 125.
[65] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 89; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 324; İbn Seyyid, a.g.e., c. 2, s. 13.
[66] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 99-100; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 48; Taberî, Tarih, c. 3, s. 24.
[67] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 103-104; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 13-14.
[68] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 101-102; İbn- Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 13-14; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 360.
[69] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 103.
[70] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 101-102.
[71] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 103-104; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s.13-14.
[72] Ahzab, 23.
[73] Buharî, Sahih, c. 2, s. 26.
[74] Ebû Dâvûd, Sünen, c. 2, s. 174; Nesaî, Sünen, c. 4, s. 83.
[75] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 424.
[76] Kadı İyaz, eş-Şifa, c. 2, s. 119.
[77] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 106.
[78] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 106.
[79] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 1, s. 176.
[80] İbn Hacer, el-İsabe, c. 1, s. 154.
[81] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 49.
[82] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 107.
[83] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 110-111; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 43.
[84] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 108-109.
[85] Âl-i İmrân, 172-173.
[86] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 26.

Reci‘ Vak’ası

(Hicret’in 4. senesi Sefer ayı)

Uhud Harbi’nden sonra, Müslümanların harpteki mağlubiyetleriyle zaafa uğradıkları zannına kapılan etraftaki bazı Arap kabilelerinde, İslam’ın merkezi Medine’ye karşı bazı kıpırdanma ve hareketlenmeler görüldü. Harekete ha­zırlananlardan biri de, Huzeyl kabilesinden Hâlid b. Süfyan idi. Medine üze­rine yürümek için hazır­lıklarını ta­mamlamıştı ki Peygamber Efendimiz du­rumu haber al­mış­tı. Ashâb-ı Suffa’dan Abdullah b. Üneys’i, haberin doğ­rulu­ğunu tahkik için göndermişti. Yayılan haberin doğru ol­duğunu, bizzat hareketi plânlayan Hâlid b. Süf­yan’­dan öğ­renen Abdullah b. Üneys, bir fırsatını kolla­yıp, kı­lıcıyla onu öldürmüştü.[1]

Bu hadise, civar kabilelerin bir müddet sessiz sedâsız durmalarını sağla­mıştı, ama Müslümanlara karşı intikam ve taarruz hırslarını da bilemiş olu­yordu.

Sinsi düşman, açıktan açığa Müslümanlara karşı çıkamayacağını anlayınca, bu intikam duygusunu tatmin için başka yollar aradı. Masum kılığına girerek Adal ve Kare kabilesine mensup altı kişilik bir heyet, Medine’ye çıkageldi. Müslüman olduklarını söyleyerek Peygamber Efendimizin huzuruna çıktılar.

“Yâ Re­sû­lal­lah! Kabilemiz arasında İslamiyet yayılmış durumda. Sahabele­rinden birkaçını, İslam hükümlerini tebliğ etmek, Kur’an okuyup öğretmek üzere bizimle beraber gönder!”[2]diye ricada bulundular.

Resûl-i Ekrem, İslam’a hizmet teşkil edecek bu masum ve mâkul görünen talebi cevapsız bırakmadı; Mersed b. Ebî Mersed başkanlığında on sahabeyi ge­lenlerle birlikte gönderdi. İrşad vazifesiyle yola çıkan on sahabeden, isimleri bilinen yedisi şunlardı:

Mersed b. Ebî Mersed, Hâlid b. Ebî Bukeyr, Abdullah b. Târık, Âsım b. Sâ­bit, Hubeyb b. Adiyy, Zeyd b. Desinne ve Muattib b. Ubeyd.[3]

İrşad heyeti, Huzeylilere âit Recî’ adındaki su başına geldiklerinde, âdi ve alçakça bir hıyanetle karşı karşıya bulunduklarını anladılar. Bir anda Benî Lih­yan’dan yüz ka­dar okçunun hücumuna maruz kaldılar. “Biz Müslüman ol­duk, bize irşad heyeti gönder” diye yalvaran bu adamlar, şimdi Müslüman mür­şid­­leri Lihyanların ok­çularına teslim ediyorlardı.

Müslümanlar, kılıçlarını sıyırarak bir dağa iltica ettiler. Kendilerini kılıçla­rıyla müdafaa etmeye kalktılarsa da, kısa zamanda muka­vemetleri kırıldı. Ha­inler, Müslümanların sığındıkları dağın etrafını sardılar:

“Eğer yanımıza inip teslim olursanız sizi öldürmeyiz!” diye seslendiler. Müslüman muallimler, müşriklerin bu sözlerine güvenmeyip teslim olmayı reddettiler. İçlerinden Âsım b. Sâbit, “Ben, müş­riklerin himâyesini ömrüm bo­yunca kabul etmemek üzere yeminliyim! Vallahi, ben bu kâfirlere asla teslim olmam!” dedi; sonra da, “Allahım, Resûlünü durumumuzdan haberdar et!” diye dua etti. Bir taraftan da müşriklere ok yağdırıyordu. Ok atarken de, “Ben ne diye çarpışmayayım ki? Gücüm kuvvetim yerinde, oklarım yanımda, yayı­mın kirişi kalın, enli temrünler sebebiyle kayıp gitmekte.

“Ölüm hak, dünya boş ve geçicidir.

“Takdir edilen elbette başa gelecektir!

“İnsanlar er geç Allah’a dönecektir!

“Eğer ben sizinle çarpışmazsam annem evlatsız kalsın”diyordu.[4]

Bu kahraman sahabe, oku bitince, mızrağını kullanmaya başladı. O da kırı­lınca kılıcına sarıldı. Böylece birçok müşriği yere serdikten sonra son duası ise şu oldu:

“Allahım! Ben senin dinini korumaya çalıştım; sen de cesedimi müşrikler­den koru!”

Diğer sahabeler de kahramanca çarpıştılar. Ancak yüz kişiye karşı on kişi ne yapabilirdi ki? Sonunda, aralarında Âsım b. Sâbit’in de (r.a.) bulunduğu yedi sa­habe, müşrik oklarıyla şehit oldular. Geri kalan üç sahabe ise, müşriklerden kendilerini öldürmeyeceklerine dair kesin söz alınca teslim oldular. Müşrikler üçünü de yaylarının kirişiyle sıkıca bağladılar. Sonra Mekke’nin yolunu tuttu­lar. Maksatları, onları götürüp Müslümanlara karşı kalpleri kin ve nefretle dolu Ku­reyş müşriklerine satmaktı!

Yolda, Abdullah b. Târık, bir fırsatını kollayıp kaçtı. An­cak bu ka­çış hayata değil, şehâdete idi. Müşriklerin attıkları taşlarla o da şehit oldu. Geriye iki kişi kaldı: Zeyd b. Desinne ve Hubeyb b. Adiyy… Bunları da götürüp Mekke’de sat­tılar.

Âsım b. Sâbit, Uhud Muharebesi’nde, Sülâfe adındaki azılı bir müşrik kadı­nın iki oğlunu öldürmüştü. Bu şerir kadın, Hz. Âsım’ın başını eline geçirdiği takdirde, onunla şarap içeceğine dair yemin etmişti. Lihyanoğulları bunu bili­yorlardı. Bu sebeple hunharca şehit ettikleri Hz. Âsım b. Sâbit’in başını alıp Mekke’deki bu kadına götürmek istiyorlardı. Ancak Allah, kendilerine bu fır­satı vermedi. Âsım b. Sâbit’in (r.a.) şehit olmadan az önce, “Allahım! Müs­lü­man olduğum günden beri senin yüce dinini müdafaa ve himâye etmek için nefsimi feda ettim. Bugün, son günümdür. Sen de benim cesedimi (müşriklerin dokunma­sından) muhafaza eyle!”[5]diye ettiği duasını Cenab-ı Hak kabul etti. Müşrikler cesedi­nin başına yaklaşmak iste­dikleri sırada, cesedin başında bir­den bir arı sürüsü peydâ oldu ve onları cesede yaklaştırmadı. Bunun üze­rine cesedi sabahleyin gelip almak üzere ayrıldılar. Ancak sabah geldiklerinde ceset ortada yoktu. Şaşırdılar. Çünkü Cenab-ı Hak, gece bir yağmur yağdırmış ve bu büyük sahabenin cesedini ne­cis müşriklerin ellerinin dokunmasına fırsat ver­meden sellere sürükletip götürmüştü!

Hz. Hubeyb ile Hz. Zeyd’in Şehâdetleri

Lihyanoğulları tarafından Mekke’ye götürülen Hz. Hu­beyb b. Adiyy ile Zeyd b. Desinne, Bedir’de çok yakınları öldürülenler tarafından satın alınmış ve hapsedilmişler­di. Ku­reyş’in kararı, bu iki sahabeyi şehit etmekti. Bir müd­det hapiste işkence ve eziyetlere maruz bıraktıktan sonra, bir gün alıp ikisini birlikte Ten’im mevkiine götürdüler. İki kahraman sahabe son olarak kucakla­şıp birbirlerine sabır tavsiyesinde bulundular.

Ten’im denilen yer, sanki bayram yeriymiş gibi, çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkekle dolmuştu: Bu iki masum sahabenin maruz kalacakları gaddar hareketi seyre gelmişlerdi. Hürriyeti ve insanlığı ayaklar altına alan canileri al­kışlamaya koşmuşlardı. Yarım kalan Uhud muvaffakiyetleri ile Bedir mağlubi­yetinin acısını çıkaramadıklarını biliyor ve o acıyı, hıncı ve intikamı, bu iki ma­sum, müdafaasız ve silahsız sahabeyi darağacında sallandırmakla almaya çalı­şıyorlardı.

Hz. Hubeyb’in Şehâdeti

Çukur kazılmış, direk dikilmişti.

Hz. Hubeyb’i direğe doğru götürdüler. Gönlü Allah’ın ve Resûlünün mu­habbetiyle dopdolu Hz. Hubeyb, telâşsız, tereddütsüz idi. Allah’ın dini uğ­runda şehit olmayı en büyük şeref biliyordu. İki rekât namaz kılmak için mü­saade istedi. İzin verilince bütün samimiyetiyle yüce Mevlâsının huzuruna yö­neldi. İki rekât namazını tamamladıktan sonra müşriklere dönerek, “Vallahi” dedi. “Eğer Hu­beyb ölüm­den korktu da namazı uzattı demeyecek olsaydınız, na­mazı uzatır ve çoğaltırdım!”[6]

Hz. Hubeyb, bu hareketiyle, idamdan önce iki rekât namaz kılma âdet ve sünnetini de başlatan ilk insan oluyordu.[7]

Müşrikler ona, “Muhammed’in dinini terk eder ve ecdadının dinine döner­sen sana eman veririz!” dediler.

Kahraman sahabe, “Vallahi, hayır! İslam’dan asla dönmem! Hatta dünya, içindekilerle beraber bana verilse, yine de dönmem!” diye cevap verdi.

Bu sefer müşrikler, “Doğru söyle; şimdi senin yerine Mu­hammed olsa ve sana bedel o öldürülse memnun olurdun, değil mi?” diye sordular.

Gönlü Re­sû­lul­lah’a muhabbetle yanıp tutuşan sahabe­den gelen cevap, müş­rik canileri şaşırttı, tüylerini diken di­ken etti: “Allah’a yemin ederek söylüyo­rum ki Pey­gam­be­ri­mizin ayağına bir diken batmaktansa, evimden, hayatım­dan, çoluk çocuğumdan olmaya râzıyım!”

Müşrikler, fedakârlığın böylesini görmemiş, Allah’a ve Resûlüne bağlılığın tatlı saadetini yaşamamış oldukları için, Hu­beyb Hazretlerinin bu cevaplarına gülüp geçiyorlardı.

Etrafına bakan büyük insan, hiçbir nurani yüz göremiyordu. Bütün suratlar abustu; şirkin çirkinliği yüzlerine aksetmişti sanki… Kendisiyle Re­sû­lul­lah’a se­lamını iletecek kimsecikler yoktu o kocaman kalabalıkta… Bizzat kendi ağ­zıyla, hayatını uğruna feda ettiği Re­sû­lul­lah’a darağacında selam yollamaktan başka çaresi yoktu. Şöyle niyazda bulundu:

“Allahım! Şu anda düşman yüzlerden başka yüz göremi­yorum!

“Allahım! Burada selamımı Resûlüne ulaştıracak hiç kimse yok! Ne olur ona selamımı sen ulaştır!

“Allahım! Sen, bize Resûlünün peygamberliğini bildirdin. Bize revâ görü­lenleri de ona sabahleyin bildir.”[8]

Bu hazin dua yapılırken, Resûl-i Ekrem Efendimiz de, Medine’­de, Hu­beyb’in selamını, “Aleykesselam!” diyerek aldı; sonra da ashabına dönerek, “Ku­reyş, Hubeyb’i şehit etti” buyurdu.

Hz. Hubeyb, eli kolu ağaçtan direğe bağlı bekletiliyordu. Karşısında, baba­ları öldürülmüş kırk genç, ellerinde mız­raklarla duruyorlardı. Emir alınca, dört bir taraftan mızrakları bu aziz sahabenin vücuduna batırmaya başladılar. Hubeyb’in, işkenceler altında ruhunu teslim etmesini istiyorlardı. Bir ara Hz. Hubeyb’in yüzü Kâbe’­ye döndü. Allah’a bundan dolayı hamd­etti: “Hamdol­sun o Allah’a ki yüzümü, kendisinin, Resûlünün ve mü’minlerin râzı oldukları kıbleye çevirdi!”

Ku­reyş müşrikleri buna da tahammül edemediler ve onun yüzü­nü Kâ­be’den çevirdiler. Fakat fedakâr sahabe, yüzü Kâbe’ye doğru şehâdet maka­mına erişmek istiyordu. Rabb-i Rahîm’ine, “Allahım! Eğer ben, senin katında hayırlı biri isem, yüzümü kıblene çevir!” di­ye yalvardı.

Kıbleye çevrilen Hubeyb Hazretlerinin yüzünü müşrikler, bir da­ha başka tarafa çeviremediler.[9]

Hz. Hubeyb’in, ruhuyla yüce âlemlere yükselme zamanına kısa bir süre kal­mıştı. Ruhunu teslim etmeden önce kendisine Allah’a ve Resûlüne iman ve mu­habbetten dolayı bu zulmü, bu eziyeti revâ görenlere, “Allahım! Ku­reyş müşriklerini mahvet; topluluklarını tarumar et; onların birer birer canlarını al! Hiçbirini sağ bırakma Allahım!”[10]diye beddua etti.

Yüksek sesle yapılan bu beddua, Ten’im mevkiinde yankılandı, imansız kalplere müthiş bir korku verdi: Kimisi yüzükoyun yere uzandı, kimi kulağını tıkadı. Bu korku, Hubeyb Hazretlerinin şe­hâ­de­tinden çok sonraya kadar da de­vam etti.

Mızraklar göğsüne saplı Hz. Hubeyb, o ibret verici manzara için­de bir müddet Allah’ın varlık ve birliğini, Resûlünün hak ve peygamberliğini şirk eh­linin suratlarına hay­kırdı. Az sonra da hayatını şehâdet mertebesiyle nokta­ladı. Böylece, Allah yolunda darağacında ruhunu teslim eden ilk Müslüman oldu.

Sıra, Hz. Zeyd’de…

Hz. Hubeyb’in şehâdetini, Hz. Zeyd’in şehâdeti takip edecekti.

Müşrikler onu da Ten’im’e alıp getirmişler ve darağacına bağlamışlardı.

Hz. Hubeyb’e yapılan tekliflerin aynısı ona da yapıldı. Fakat bu büyük sa­habe de, Hubeyb’in verdiği aynı cevapları pervasızca verdi.

Ebû Süfyan, bu durum karşısında hayret ve takdirini gizleyemedi: “Ben, in­sanlar arasında ashabının Muhammed’i sevdiği kadar hiç kimsenin, hiç kim­seyi sevdiğini şimdiye kadar görmüş değilim!”[11]

Tekliflerinden netice almayan müşrikler, Hz. Zeyd’i oklarına he­def aldılar ve onu da şehit ettiler. Cesedi bağlı bulunduğu yerde kalan büyük sahabenin ruhu kim bilir hangi yüce âlemde tayeran ediyordu?

Her iki sahabe de, imanlarında, Allah’a ve Resûlüne sadâkatte zerre kadar tereddüde düşmeden, işte böylesine imrenilecek güzel bir surette hayat def­terlerini kapadılar.


______________________________________________________________

[1]İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 51.
[2]İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 178; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 55.
[3]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 178; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2. s. 55.
[4]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 179; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 2, s. 294.
[5]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 463; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 3, s. 189.
[6]Buharî, Sahih, c. 3, s. 28.
[7]Buharî, a.g.e., c. 2, s. 28.
[8]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 182; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 3. s. 190.
[9]Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 3, s. 191.
[10]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 182.
[11]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 181; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2. s. 56.

Bi’r-İ Maûna Faciası

Hicret’in 4. senesi Sefer ayı idi.

Benî Âmir kabilesinin efendisi ve reisi Ebû Bera Âmir b. Mâlik, Pey­gam­be­ri­mizi ziyaret maksadıyla Medine’ye geldi. Ebû Bera, samimi bir insan, Resûl-i Ekrem’e ve Müslümanlara dost biriydi. Efendimize hediye etmek üzere de iki at ile iki deve getirmişti. Ancak Resûl-i Ekrem, “Ben, müşriklerin hediyesini kabul edemem. Eğer hediyenin kabul edilmesini istiyorsan Müslüman ol!” di­yerek onun hediyesini kabul etmedi ve kendisini Müslüman olmaya davet etti.

Ebû Bera o anda Müslüman olmadı, ama İslamiyete kar­şı gösterdiği alâka­dan da vazgeçmedi. Peygamber Efen­dimize, “Yâ Muhammed! Beni davet etti­ğin din, pek güzel, pek şereflidir. Kavmim benim sözümü dinler. Eğer sahabe­lerinden birkaçını Kur’an ve sün­ne­ti öğretmek üzere gönderecek olursan, ümit ederim ki davetini kabul ederler!” dedi.[1]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Necid halkına pek güvenmiyor­du. Ashabına bir hainlikte bulunabilirler endişesini taşıyordu. Bu endişesini, “Göndereceğim ki­şiler hakkında Ne­cid halkından korkarım!” diyerek de izhar etti.

Ancak Ebû Bera teminat verdi. “Onları” dedi. “Ben himâyeme aldıktan sonra, Necid halkının onlara dokunması hadlerine mi düş­müş?”

Ebû Bera’nın güvenilir, sözüne itimat edilir biri olması, Peygamber Efendi­mizin endişesini giderdi. Sonunda, kırk veya yetmiş kişiden ibaret irşad heye­tini göndermeye karar verdi. Altısı muhacir, diğerleri ensardan idi. Hepsi de Suf­fa ehli idi. Başlarına Münzir b. Amr tayin edildi.[2]

Peygamber Efendimiz, ayrıca Necid halkına ve Benî Âmir reislerine veril­mek üzere heyetle birlikte bir de mektup gönderdi.

İrşad ve tebliğ heyeti Bi’r-i Maûna denilen mevkiye vardı. Burası, Me­dine’nin doğu tarafına düşen, Süleym ile Âmiroğulları yurtları arasında kalan, Benî Süleym’e âit bir su kuyusu idi. Burada Hz. Re­sû­lul­lah’ın mektubunu Amir b. Tufeyl’e götürmek vazifesini, Haram b. Milhân üze­rine aldı. Bu sa­habe, mektubu götürüp ona teslim etti. Ne var ki mektubun muhatabı Âmir, okuma gereği bile duymadan elçi sahabeyi orada şehit etti.[3]Aziz şehidin, bu hain adamın darbeleri altındaki son sözleri şunlar oldu:

“Allahü Ekber! Kâbe’nin Yüce Rabbine yemin olsun ki kazandım gitti!”[4]

Âmir b. Tufeyl, bu masum sahabeyi şehit etmekle de yetinmedi; Âmiroğul­la­rını, heyetteki diğer sahabeleri de öldürmek için yardıma çağırdı. Ancak Âmiroğulları, önceden Ebû Bera’ya, gelecek irşad heyetine dokunmaya­cak­la­rına dair söz vermiş bulunduklarından, bu adama yardıma yanaşmadılar.

Benî Âmir’den yardım konusunda red cevabı alan Âmir, bu sefer kendisi gibi gözleri ve gönülleri kan ve kin ile dolmuş Süleymanoğullarından birkaç kabilenin yardımını temin etti. Hep birlikte, Maûna Kuyusu mevkiinde olup bi­tenden habersiz bekleyen masum sahabeleri de şehit etmek üzere harekete geçtiler.

Bu arada, mektubu götüren sahabenin geciktiğini gören irşad heyeti, din­lendikleri Maûna Kuyusu mevkiinden durumu öğrenmek üzere Necid bölge­sine doğru yol almışlardı.

Tam o sırada, karşılarında elleri silahlı kalabalık bir müşrik topluluğu bul­dular.

Sahabeler, kılıçlarını sıyırarak kendilerini çepeçevre kuşatanlara, “Vallahi, bizim sizinle hiçbir işimiz yok. Biz sadece Pey­gam­be­ri­mizin verdiği bir vazife için yolumuza gidiyoruz!” dediler.[5]

Fakat kana susamış müşrikler, bu sözlere aldırış bile et­mediler. Kararları kesindi: İslam’ı ve imanı öğretmek kutsî vazifesiyle yola çıkan bu fedakâr sa­habeleri, teker teker şehit edeceklerdi.

Başlarına gelecekleri fark eden sahabeler, el açarak Rabb-i Rahîmlerine, “Ey Rabbimiz! Durumumuzu Resûlüne haber verecek burada kimsemiz yok. Sela­mımızı ona sen ulaştır! İlâhî! Peygamberin vasıtasıyla kavmimize haber ver ki: Biz Rabbimize kavuştuk. Rabbimiz bizden râzı oldu ve bizi de râzı etti”[6]diye yalvardılar.

Aynı anda Cebrail (a.s.), bu kahraman sahabelerin selamını ve durumlarını Resûl-i Kibriya Efendimize ulaştırdı. Selamlarına, “Aleyhimüsselam” diyerek karşılık veren Resûl-i Ekrem, ashabına dönerek, müşriklerin bu fedakâr kar­deşlerini şehit etmek üzere olduklarını haber verdi ve onlar için mağrifet dile­melerini istedi.

Peygamber Efendimiz, ashabına bu haberi iletirken irşad heyetinde bulunan sahabelerin birkaçı müstesna diğerleri hain düşman mızraklarıyla delik deşik edilmiş ve şehit olmuşlardı. Kurtulan sahabelerden ikisi deve gütmeye gitmiş­lerdi, biri ise öldü diye şehitler arasında terk edilmişti. Develeri güden iki sa­habe, bir müd­det sonra Bi’r-i Maûna mevkiine dönünce dehşetli manzarayla ür­per­diler. Bu ciğer parçalayıcı sahne karşısında gözyaşı döktüler. Ken­dine hâ­kim olamayan biri, müşriklerin arkasına takıldı ve şehit oluncaya kadar ken­di­le­riyle çarpıştı. Diğeri ise esir alındı, an­cak sonradan serbest bırakıldı. Şehitler ara­sında öldü diye terk edi­len Ka’b b. Zeyd Hazretleri ise, müşrikler ayrıldık­tan sonra, çıkıp Medine’ye geldi.[7]

Pey­gam­be­ri­mizin Bedduası

Bu seçkin sahabelerinin haince bir suikaste kurban git­me­lerinden dolayı, Peygamber Efendimiz, son derece üzüldü.

Enes b. Mâlik, “Re­sû­lul­lah’ın, Bi’r-i Maûna’da şehit edi­len ashaba yanıp üzüldüğü kadar hiçbir kimseye, hiçbir şeye yanıp üzüldüğünü görmedim!”[8]der.

Duyduğu derin üzüntü, Peygamber Efendimizi, bu câhillikte bulunanlara beddua etmeye kadar götürdü. Haber aldığı gecenin sabah namazında birinci rekâttan sonra ikinci rekâtın rükûundan doğrulunca şu bedduada bulundu:

“Allahım! Mudar kabilelerini kahreyle!

“Allahım! Onların yıllarını Yusuf Peygamberin kıtlık yılları gibi çetin yap, başlarına dar getir!

“Allahım! Lihyanoğullarını, Adal, Kare, Zi’b, Rı’l, Zek­van ve Usayya kabi­le­lerini sana havâle ediyorum. Zira, onlar, Allah’a ve Resûlüne karşı geldi­ler!”[9]

Pey­gam­be­ri­miz, bu bedduasına bir ay boyunca her vakit namazından sonra devam etti. Sahabe-i Kiram da “Âmin” dediler.[10]

Fahr-i Kâinat’ın bu duası kabul olundu. Kısa bir müddet sonra adı geçen bölgede kıtlık kuraklık başladı, yağışlar kesildi, sular çekildi, her taraf yanıp kavruldu.

Diğer taraftan, Ebû Bera da, Resûl-i Ekrem Efendimizin, “Bu, Ebû Bera’nın başımıza getirdiği bir iştir” sitemine ve yapmış olduğu himâye taahhüdünün yeğeni Âmir b. Tufeyl tarafından böylesine canice çiğnenmesine tahammül edemedi ve üzüntüsünden hastalanarak kısa zaman sonra öldü.

Art arda meydana gelen Recî’ ve Bi’r-Mauna facialarında seksen kadar gü­zide sahabe şehit düşmüştü.

Pey­gam­be­ri­mizin Anlaşmaya Sadâkat Göstermesi

Faciadan, Mudarîlerden olduğunu söylemekle kurtulan Amr b. Ümeyye, Me­dine yolunu tuttu. Yolda iki adama rastladı. Bi’r-i Maûna’da sahabeleri şe­hit eden kabileye mensup kimseler olduğu zannıyla bir fırsatını bulup onları öldürdü.

Medine’ye gelip durumu haber verince, Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Sen ne kötü bir iş yaptın!” buyurdu.

Zira, bu iki kişi Âmiroğullarından idiler ve Medine’ye gelerek Pey­gam­be­ri­mizle görüşmüşlerdi. Ayrılırlarken de Resûl-i Ekrem kendilerine bir eman ve dokunmazlık yazısı vermişti. İşte Amr’ın öl­dür­düğü, eman verilmiş bu kim­se­lerdi.

Dokunmazlık yazısını, öldürülen iki kişiyle Peygamber Efendimizden baş­ka­sı bilmiyordu. Buna rağmen, Resûl-i Ekrem, verdiği sözün, bu sözünden ha­be­ri olmayan bir sahabe tarafından ihlâl edilmesi sebebiyle öldürülenlerin di­ye­tini ödedi. Böylece, verdiği sö­ze ve yaptığı anlaşmaya sadâkatini göstermiş oldu.


____________________________________________________________________________

[1]İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 193-194; İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 514; Taberî, Tarih, c. 3, s. 34.
[2]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 194; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 52; Buharî, Sahih, c. 3, s. 28.
[3]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 52; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 29.
[4]Buharî, a.g.e., c. 3, s. 29.
[5]Buharî, a.g.e., c. 3, s. 28.
[6]Buharî, a.g.e., c. 3, s. 29; Müslim, Sahih, c. 6, s. 45.
[7]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 194; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 52.
[8]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 54.
[9]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 53.
[10]Ebû Davûd, Sünen, c. 2, s. 68.

Benî Nadir Gazâsı

(Hicret’in 4. senesi Rebiülevvel ayı / Milâdî 625)

Benî Nadîr, Hz. Hârun’un (a.s.) neslinden gelen, zengin ve güçlü, büyük bir Yahudi kabilesiydi. Medine’ye iki saatlik mesafede, Mek­ke yolu üzerinde sağ­lam kale ve hisarlarda otururlardı. Resûl-i Ekrem Efendimizle, İslamiyet ve Müslümanların aleyhinde bulunmamak, bu hususta herhangi bir düşmana yar­dımcı olmamak, ayrıca ödenecek di­yetler konusunda da yardımcı bulun­mak üzere anlaşmaları vardı.[1]Ancak buna rağmen, Ku­reyş müşrikleri ve Me­di­ne münafıkları ile el altından iş birliği yapma gayretlerinden de vazgeçmiş de­ğillerdi. Bilhassa, Uhud Harbi’nden sonra, müşrikler ve münafıklar ile olan münâsebetlerini daha da artırmışlardı.

Daha önce bahsettiğimiz gibi, ashaptan Amr b. Ümey­ye, Pey­gam­be­ri­miz­den eman almış Âmir kabilesinden iki kişiyi yanlışlıkla öldürmüştü. Benî Na­dîr Yahudilerinin altına imza attıkları anlaşmaya göre, bu iki kişi için ödenecek diyetin bir kısmını onların karşılamaları gerekiyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, paylarına düşen diyet miktarını istemek ve an­laşmaya ne derece sâdık olduklarını anlamak maksadıyla, yanına Hz. Ebû Be­kir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Zübeyr b. Avvam, Hz. Talha b. Ubeydullah, Hz. Sa’d b. Muaz ve Hz. Üseyd b. Hu­dayr’ı (r. anhüm), alarak yurtlarına gitti.

Yahudiler, önce Peygamber Efendimizi müspet ve güleryüz­le karşıladılar; hatta kendilerine kadar gelmiş olmalarından memnunluk duyduklarını, üzer­lerine düşen görevi yerine getireceklerini bile açıkça ifade ettiler.[2]

Peygamber Efendimiz, ashabıyla, bir evin duvarı dibine oturdu.

Peygamber Efendimizi zâhiren gayet iyi karşılayan Yahudiler ise, bir kö­şeye çekilip aralarında konuşmaya başladılar.

“Siz bu adamı, şu andan daha müsait bir durumda bulamazsınız! Hemen şu evin damına çıkarak, onun üzerine bir kaya parçası bırakıp ondan kurtulmalı­yız!” dediler. Sonra, “Hemen şimdi bu işi kim yapar?” diye sordular.

İçlerinden Amr b. Cıhhaş adlı şahıs ortaya atıldı. “Bu işi ben yaparım!” de­di.[3]

Bu esnada, ileri gelenlerinden biri olan Sellâm b. Miş­kem söz aldı. “Ey kav­mim! Bu sefer sözümü dinleyiniz; ondan sonra, isterseniz her zaman bana mu­halefet ediniz!” dedikten sonra, sözlerine şöyle devam etti:

“Vallahi, siz böyle bir işe teşebbüs edecek olursanız, bu ona vahiyle haber verilir. Bununla kendimize yazık etmiş oluruz. Hem bu, onunla aramızdaki an­laşmayı da ihlâl sayılır. Geliniz, böyle bir karardan vazgeçiniz! Eğer, böyle bir şeye teşebbüs ederseniz, bu, Yahudilerin kökünün kazınması, İslamiyetin ise yükselip kıyamete kadar sürmesi demek olur!”[4]

Peygamberlere hıyanet etmekle tanınan Yahudiler, buna rağmen kararla­rından vazgeçmediler. O esnada vazifeyi üzerine alan Amr b. Cıhhaş da, Pey­gam­be­ri­mizin üstüne taş bırakmak üzere da­ma çıktı.

Cebrail’in, Durumu Pey­gam­be­ri­mize Haber Vermesi

Tam o esnada, tertiplenen suikast ve hıyaneti, Cebrail (a.s.) gelip Peygam­ber Efendimize haber verdi. Resûl-i Kibriya Efendimiz, bir ihtiyaç gidermek is­tiyormuş gibi davranarak yerinden kalkıp Medine yolunu tuttu. Hatta saha­beler, tekrar gelecek zannıyla bir müddet orada oturdular. Gelmediğini gö­rünce onlar da kalkıp oradan ayrıldılar.

Bir Yahudinin Kavmini İkazı

Yahudilerden biri olan Kinâne b. Sûriya, “Muhammed niçin kalkıp gitti, bili­yor musunuz?” diye sordu.

Yahudiler, “Hayır” dediler. “Biz bilmiyoruz. Sen biliyorsan anlat!”

Kinâne anlatmaya başladı:

“Tevrat’a yemin olsun ki ben, plânladığınız suikastin, Muhammed’e haber verildiğini biliyorum! Kendinizi boşuna aldatmayınız! Vallahi, o, Allah’ın Re­sûlüdür, hem de peygamberlerin sonuncusudur! Ona, tasarladığınız suikast haber verildiği için kalkıp gitti. Siz, onun Harun Peygamberin neslinden gel­mesini umuyordunuz; Allah ise dilediğinden seçip gönderdi. Biz, Tevrat der­simizde, ‘En son gelecek olan o peygamberin doğum yeri Mekke’dir, hicret ye­ri Yes­rib’dir’ diye hiç değiştirmeden yazmışızdır. Gelecek son peygamberin sı­fatı da, buna tamamıyla uymaktadır. Kitabımızdakine bir harf bile aykırı ta­rafı yok­tur! Ondan önce, sizinle çarpışan kimse olmayacaktır! Ben, sizin eşyala­rı­nı­zı develere yükleyip göç ettiğinizi, çocuklarımızın feryatlarını, evlerinizi bark­la­rınızı, mal ve mülklerinizi geride bırakarak gittiğinizi görür gibi oluyo­rum! Geliniz, iki hususta bana itaat ediniz; üçüncüsünde ise hayır olmadığını bili­niz!”

Yahudiler merakla, “Nedir o hususlar?” diye sordular.

Kinâne, “Müslüman olmanız, Muhammed’in ashabı ara­sına katılmanız! An­cak bu suretle, evlatlarınızı ve malla­rınızı emniyet altına almış, selamete ka­vuş­turmuş olursu­nuz; yurdunuzdan yuvanızdan da sürülüp çıkarılmazsı­nız!”

Bütün bunlara rağmen Yahudiler, “Biz, Tevrat’tan ve Mûsa’nın ahdinden asla ayrılmayız” diye karşılık verdiler.[5]

Pey­gam­be­ri­mizin, Benî Nadîr’e “Yurdumu Terk Ediniz!” Diye Haber Göndermesi

Benî Nadîr Yahudilerinin plânladıkları bu suikast teşeb­büsü, onların İs­lam’a ve Müslümanlara dost olmadıklarını ve Pey­gam­be­ri­mizle yaptıkları an­laşmaya da sadâkat göstermediklerini açıkça ortaya koyuyordu. Bunun üze­rine Peygamber Efendimiz de kendile­rine karşı kesin tavır takındı.

Muhammed b. Mesleme’yi huzuruna çağırdı ve ona şu emri verdi:

“Nadiroğulları Yahudilerine git! Onlara, ‘Re­sû­lul­lah beni size; yurdumdan çıkıp gidiniz! Burada benimle birlikte oturmayınız! Siz bana, düşünülmeyecek bir suikast plânı kurdunuz! Size on gün süre tanıyorum. Bu müddetten sonra, buralarda sizden kim görülürse, boynunu vururum, emrini bildirmek üzere gönderdi’ de!”[6]

Muhammed b. Mesleme (r.a.), Nadiroğulları yurduna vardı. Re­sû­lul­lah’ın em­rini onlara bildirmeden önce şöyle konuştu:

“Mûsa Peygambere Tevrat’ı indirmiş olan Allah aşkına doğru söy­leyiniz: Muhammed, peygamber gönderilmeden ön­ce, Tevrat önünüzde iken, size gel­diğimi ve şu meclisinizde bana Yahudiliği teklif ettiğiniz zaman, ‘Vallahi, ben, asla Yahudi olmam!’ dediğimi, sizin de buna karşılık, ‘Dinimize girmekten seni alıkoyan şey nedir? Yahudi dininden başka din yoktur. Senin aradığın, istedi­ğin, duyup işit­tiğin Hanif dininin aynısıdır o! Size gelecek olan peygamber, hem şeriat sahibidir, hem savaşçıdır. Gözlerinde biraz kırmızılık vardır. Ken­disi Yemen tarafından gelecek, deveye binecek, ihrama (pelerine) bürünecek, az etli kemiğe kanaat edecek, kılıcı boynunda asılı bulunacak, konuştuğu za­man hikmetli konuşacaktır’ dememiş miydiniz?”

Benî Nadîr Yahudileri, “Evet, biz bunları sana söylemiştik. Ama geleceğini sana haber verdiğimiz peygamber bu değildir!” diye karşılık verdiler.

Daha sonra Muhammed b. Mesleme, onlara Peygamber Efendi­mi­zin emrini bildirdi.

Nadiroğulları Yahudileri, giriştikleri suikast teşebbüsünün kendilerine pa­halıya mâl olduğunu anlamışlardı, ama artık iş işten geçmişti. Verilen emir doğrultusunda hareket etmekten başka görünen bir başka yol da yoktu. Mu­hammed b. Mes­leme’ye, “Göç ederiz” diyerek hazırlığa başladılar.

Başmünâfığın Gönderdiği Haber

Bu sırada başmünafık Abdullah b. Übey’den kendilerine bir haber geldi. Haberde şöyle deniliyordu:

“Sakın mallarınızı ve yurdunuzu bırakıp gitmeyiniz! Ka­lenizde oturunuz. Gerek kavmimden ve gerekse sâir Araplardan iki bin kişiyi yardımınıza gön­dereceğim. Son ne­feslerine kadar saflarınızda çarpışacaklardır. Ayrıca Benî Kurayza Yahudileri de size yardım edeceklerdir!”[7]

Benî Nadîr Yahudilerinin Küstahça Meydan Okumaları

Münafıkların reisi Abdullah b. Übey’in gizlice gönderdiği bu haber üzerine, Nadiroğulları göç fikrinden vazgeçtiler, Peygamber Efendimize de, “Biz yur­dumuzdan çıkıp gitmeyeceğiz! Elinden geleni yap!” diye adamlarıyla ha­ber gönderdiler.[8]

Bu, açıkça ve küstahça bir meydan okuyuştu.

Peygamber Efendimiz, bu haberi alır almaz, “Allahü Ekber!” diyerek tekbir getirdi. Müslümanlar da Efendimizin tekbirine katıldılar.

Sellâm b. Mişkem’in, Huyey b. Ahtab’ı İkazı

Benî Nadîr Yahudilerini böylesine tehlikeli bir maceraya sürükleyenlerin ba­şında Huyey b. Ahtab geliyordu. Bu adam, kavmine teselli babında şöyle diyordu:

“Pek çok mal yığdıktan sonra kalemize girer, büyük kapı ve sokakları tuta­rız. Kalemize taş taşırız. Bir yıl yetecek yiyeceğimiz de var. Kalemizdeki su­yumuz da kesilecek değil!”

Yahudi ileri gelenlerinden biri de, Sellâm b. Mişkem’di. O, bu fikre karşı çıktı. “Ey Huyey!” dedi. “Vallahi, nefsin seni boş ve faydasız şeylerle aldatıp duruyor, gurur ve kurun­tuya düşürüyor! Gel, bu işten vazgeç! Vallahi, sen dâ­hil hepimiz biliriz ki: Muhammed, Allah’ın Peygamberidir. Onun sıfatları da yanımızdaki kitaplarda vardır. Onu kıs­kandığımızdan ve son peygamberin Hârunoğulları arasından çıkmasını ümit ettiğimizden dolayı ona tâbi olmuyo­ruz. Gel, bize verilen emanı kabul edelim: Yurdumuz­dan çıkıp gidelim. Mu­ham­med üzerimize gelirse, bizi bir günde şu kalelerimizde kuşatır.”

Mağrur Huyey, fikrinden vazgeçmeye niyetli değildi. “Mu­hammed, bizi mu­hasara altına alamaz! Bizi yenmeye imkân bulamadan geri döner gider. Ab­dul­lah b. Übey, bana birçok şey vadetti” diye Sellam’a karşılık verdi.

Sellam, girilen yolun tehlikeli olduğunu biliyordu; ikazını tekrarladı: “Ab­dullah b. Übey’in sözü bir şey ifade etmez! O, seni ancak helâk uçurumuna sü­rüklemek, bizi Mu­hammed’le harbe tutuşturmak ister. Bizi harbe tutuştur­duktan sonra da evine çekilip oturur!”

Huyey b. Ahtab, bütün bu ikazlara kulak tıkadı, sonu pişmanlık olan guru­runda direnip durdu.[9]

Nadiroğullarının Muhasara Altına Alınması

Hicret’in 4. senesi Rebiülevvel ayı idi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine’de yerine Abdullah İbni Ümmî Mek­tum’u bırakıp Nadiroğulları yurduna doğru hareket etti. Sancağı Hz. Ali ta­şı­yordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ikindi namazını Nadiroğullarının bağ ve bahçe­leri arasında kıldı. Onları muhasara altına aldı. Nadiroğulları, kuvvetli kalele­rine sığınmışlardı.

Peygamber Efendimiz, onlara emrini bir kere daha tekrarladı: “Me­dine’den çıkıp gidiniz!”

Benî Nadîr, bu teklifi kabule yanaşmadı. “Ölüm, bize, senin teklif ettiğin şey­den daha kolaydır. Ölümü göze alır, teklifini kabul etmeyiz!” diyerek adeta meydan okudular.

Artık onlarla çarpışmaktan başka bir yol kalmamıştı. Fakat kuvvetli kalele­rine sığındıklarından ve bu kalelerden çıkıp çarpışmayı göze alamadıklarından çarpışmanın bir hayli güç olacağı muhakkaktı. Bu sebeple, Resûl-i Kibriya Efendimiz, çarpışmayı uygun görmedi; Allah’ın izniyle, bir harp plânı tatbik etti. En yakın Yahudi ev ve kalelerini yıkma, hurma ağaçlarını yakıp kesme emrini verdi. Bu hareket, düşmanın kaleden dışarı çıkıp çarpışmasını temin gayesiyle yapılıyordu.

Evlerinin yıkıldığını, hurma ağaçlarının kesilip yakıldığını gören Yahudiler, “Yâ Muhammed! Sen bozgunculuğu, bozup dağıtmayı yasaklar ve bunu ya­panları ayıplardın; şimdi ne diye yaş hurma ağaçlarını kestiriyor ve yaktırıyor­sun?” diye bağrıştılar.[10]

Ömür dakikalarını bozgunculukla geçirenler, şimdi ağaç kesmenin bozgun­culuk olacağından bahsediyorlardı! Bu bağrışmaları birtakım Müslümanları da tereddüde sevk etti. Bunun üzerine inen ayet-i kerime, meseleyi açıklığa ka­vuşturdu: “Sizler, herhangi hurma ağacını kestiniz ya­hut kökleri üzerinde di­kili bıraktınızsa, bu hareketiniz (fesat için değil) hep Allah’ın izniyledir ve fâsıkları perişan etmek içindir.”[11]

Ayet-i kerimenin nâzil olmasıyla, Müslümanların tereddüt ve endişeleri zâil oldu.

Bu hadiseye ve bu ayet-i kerimeye dayanarak, harp icabı her çeşit yaş ağa­cın yakılıp kesilmesinin mübah olduğu, âlimler tarafından belirtilmiştir.[12]

Münafıkların, Yahudilere “Direnin!” Diye Haber Göndermeleri

Muhasara devam ediyordu.

Bu esnada başta başmünafık Abdullah b. Übey olmak üzere birçok münafık, Benî Nadîr Yahudilerine, “Eğer Müs­lümanlara karşı direnir ve karşı koyarsa­nız, biz sizi onlara teslim etmeyiz. Siz çarpışırsanız, biz de sizinle birlikte çarpı­şırız. Siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, biz de sizinle birlikte çıkıp gideceğiz” di­ye haber gönderdiler.

Benî Nadîr Yahudileri, münafıkların bu sözlerine kandılar. Bir müddet daha direndiler.

Kur’an’ın Açıklaması

İşleri güçleri fitne ve fesat olan münafıkların bu hareketleri, Kur’an-ı Ke­rim’de şöyle açıklanmıştır:

“Ehl-i kitaptan o küfreden kardeşlerine, ‘Andolsun, eğer siz yurtlarınızdan çıkarılırsanız, biz de muhakkak sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye hiçbir zaman itaat etmeyiniz. Eğer sizinle harp edilirse, muhak­kak ve muhakkak biz, size yardım ederiz’ diyen o münafıkları görmedin mi? Hâlbuki, Allah şehâdet eder ki onlar hakikaten ve kat’iyyen yalancıdırlar!

“Andolsun ki onlar çıkarılacak olurlarsa (bu münafıklar) onlarla beraber çıkmazlar. Eğer onlar muharebeye tutulursa, bunlar onlara yardım da etmez­ler. Faraza yardım etseler bile, mü’minler karşısında dayanamayarak arkala­rına dönüp kaçarlar; sonra da kendileri hiçbir yerden yardım göremezler.”[13]

Teslime Mecbur Olup Eman Dilemeleri

Muhassarın 15. günüydü.

Abdullah b. Übey ve diğerlerinin kendilerine vadet­tik­leri yardımların gel­mediğini gören Benî Nadîr Yahudileri, teslim olmayı kabul edip eman diledi­ler.

Peygamber Efendimiz, kendilerine eman verdi ve hiçbirisinin canına do­kunmadı. Silahlarından başka, mallarından develerine yükleyebildikleri kadar eşya alarak çıkıp gitmelerine müsaade buyurdu.

Bu müsaade üzerine altı yüz deveye yükleyebildikleri kadar mal ve eşya yüklediler. Medine’den ayrılacakları sırada, sağlam kalmış olan evlerini, Müs­lümanlar oturmasın diye kendi elleriyle yıktılar. Başlarına gelen bu hadi­seden dolayı güya üzülmediklerini göstermek için, kadınlar en kıymetli elbi­selerini giyinmişler, ziynetlerini takınmışlardı. Defler, düdükler çalarak Me­dine’yi terk ettiler. Bir kısmı Şam, bir kısmı Hayber, diğer bir kısmı ise Yemen ta­rafına git­ti. Bunların sürgünü üzerine münafıklar gizlice mâtem tuttular.

Geride Bıraktıkları Mallar

Benî Nadîr Yahudileri, geride birçok hurmalık, ekin, akar ile davar, sığır ve at gibi birçok hayvan bıraktılar. Ayrıca arkalarında elli adet zırh, elli adet miğ­fer, üç yüz kırk kadar da kılıç kaldı.[14]

Bütün bu mallar, devlet malı olarak doğrudan doğruya Peygamber Efendi­mize mahsustu. Çünkü çarpışmasız, at ve deve koşturmaksızın elde edilmiş­ler­di. Bu mallara “fey” denilmiştir. Fey, Allah’ın, din düşmanlarından —gale­bey­le değil, belki sür­gün yahut cizye üzerine sulh olmak suretiyle— Peygam­ber Efendimize tahsis bu­yurduğu maldır. Peygamber Efendimiz, bu malı dile­diği yerlere sarfetmekte hürdü.

Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle açıklanır:

“Allah’ın onların mallarından Peygamberine verdiği feye gelince… Siz bu­nun üzerine ne ata, ne deveye binip koşmadınız. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimseye musallat eder. Allah, her şeye hakkıyla kâdirdir.”[15]

Medine’nin yerlileri olan ensar, muhacirlerin geçimlerini üzerlerine almıştı, onları kendi mallarına ortak etmişti. Bu sebeple, muhacirlerin idareleri onların omuzunda bir yük sayılıyordu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu ganimet mallarını yalnız muhacirler arasında bölüştürerek ensar-ı kiramın bu yükünü hafifletmek istedi. Bunun için onları çağırdı ve “İsterseniz Benî Nadîr Yahudilerinin mallarından, Allah’ın bana ver­di­ği malları, sizlerle muhacirler arasında bölüştüreyim. Eskiden olduğu gibi mu­hacirler yine evlerinizde otursunlar ve mallarınızdan faydalanmakta devam etsinler. Yok, eğer isterseniz, bu malları sadece muhacir kardeşleriniz arasında bölüştüreyim. Onlar da evlerinizden çıksınlar, mallarınız da size kalsın!” diye­rek teklifte bulundu.

Medineli Müslümanlar gönülden, “Yâ Re­sû­lal­lah! Nadiroğulları mallarını muhacir kardeşlerimiz arasında taksim ediniz. Onlar şimdiye kadar olduğu gi­bi evlerimizde otursunlar. Bizim mallarımızdan da istediğiniz kadarını alıp on­lara veriniz!” dediler.[16]

O sırada Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı; ensar kardeşlerine teşekkür ettikten sonra, “Allah, sizi hayırla mükafâtlandırsın. Vallahi, bizimle sizin benzeriniz yoktur.” diye konuştu.

Peygamber Efendimiz de, “Allahım! ensarı ve ensar­ın evlat­larını koru, on­lara merhamet et!” diyerek dua etti.[17]

Medineli Müslümanların bu asil ve civanmert davranışı üzerine, onların medh ve senâsı hakkında şu meâldeki ayet-i kerime nâzil oldu:

“Onlardan (muhacirlerden) önce (Medine’yi) yurt ve iman evi edinmiş olan kimseler (ensar), kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler.

“Onlara verilen şeylerden dolayı göğüslerinde bir ihtiyaç meyli bulmazlar. Kendilerinde fakr ve ihtiyaç olsa bile (onları) öz canlarından daha üstün tutar­lar[18]Kim nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte mu­rad­larına erenler onların ta kendileridir.”[19]

Medine-i Münevvere’nin yerlileri olan ensar-ı kiram, bu davranışlarıyla hem Re­sû­lul­lah Efendimizin hoşnutluğunu, hem de Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmış oldular.

Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz de, Nadiroğullarından kalan ganimet mallarını, Cenab-ı Hakk’ın da ayet-i kerimesinde tavsiye buyurduğu gibi,[20]yal­nız muhacirlere taksim etti. Bu suretle onları ensarın yardımına ihtiyaç duy­ma­yacak hale getirdi.

Peygamber Efendimiz, muhacirlerin hâricinde, ensar­dan Ebû Dücâne ile Sü­heyl b. Huneyf’e de (r.a.), çok fazla fa­kir olduklarından dolayı bazı şeyler ver­di.[21]

ZÂTÜRRİKA GAZÂSI

(Hicret’in 4. senesi Cemaziyelevvel ayı / Milâdî 625)

Benî Nadîr Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmelerinden iki ay son­ray­dı.

Enmar ve Sa’lebeoğulları kabilelerinin Müslümanlarla çarpışmak üzere top­lanmış oldukları haberi Medine’ye ulaştı.

Peygamber Efendimiz, derhal hazırlanarak, dört yüz (veya yedi yüz) müca­hitle Medine’den yola çıktı, Zatürrika mevkiine kadar ilerleyip orada karargâ­hını kurdu.

Müşrikler, mücahitlerle çarpışmayı göze alamadıklarından dağ başlarına çekilmişlerdi. Geride sadece bir kadın kalmıştı ki o da esir edildi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bir müddet burada bekledi. Öğle na­ma­zı vakti girince de, müşriklerin saldırısından duydukları endişe sebebiyle salât-ı havf, yani korku halinde namaz kıldılar. Bu namazın kılınış şekli Nisâ Suresi’nin 101-102. ayetlerinde tarif edilmiştir.

En tehlikeli anlarda bile Resûl-i Kibriya Efendimizin cemaatle na­mazlarını eda edişi, bize cemaatle namazın ne derece büyük bir ehemmiyeti haiz oldu­ğunu ve ihmâl edilmemesi gerektiğini açıkça ders vermektedir.

Bir Mucize

Zatürrika Seferi esnasında idi.

Ashaptan Ulbe b. Zeyd, üç adet devekuşu yumurtası bulup getirdi.

Resûl-i Ekrem, “Ey Cabir! Bunları, al pişir” diye emretti.

Hz. Cabir, yumurtaları bir çanak içinde pişirip getirdi.

Peygamber Efendimizle mücahitler, o üç yumurtadan doyuncaya kadar ye­dikleri halde, yumurtaların çanakta olduğu gibi durduğunu gördüler.[22]

Allah’ın, Mü’minlere Merhameti

Yine bu gazâ esnasında idi.

Sahabenin biri, bir kuş yavrusu bulup getirdi. Anası veya babası, yavruyu kurtarmak için canını feda edercesine, onu elinde tutan sahabenin avuçlarının içine atılıveriyordu. Bu duruma sahabeler hayretler içinde bakarken, Resûl-i Ekrem ise şu ibret dersini verdi:

“Siz, yavrusunu tuttuğunuz şu kuşun yavrusu için, ken­di­sini avu­cunuza at­masına mı hayret ediyorsunuz? Vallahi, Rabbini­zin, size olan merhamet ve şef­kati, şu kuşun yav­rusuna olan şefkat ve merhametinden çok daha fazla­dır!”[23]

Devenin Şikayeti

Peygamber Efendimiz, mücahitlerle birlikte Zatür­ri­ka’­dan ayrılmış, Me­di­ne’ye doğru geliyordu. Harre mevkiine gelindiğinde, bir devenin, koşarak Re­sûl-i Kibriya Efen­dimizin yanına varıp tahiyye-i ikram nevinden çöktüğü ve boynunu öne doğru uzatıp onunla konuştuğu görüldü.

Mücahitler hayretler içinde bakınırken, Peygamber Efen­dimiz, “Bu deve ne söylüyor, biliyor musunuz?” dedikten sonra, “Bu deve, sahibinin zulmünden bana şikayet ediyor: Kendisini senelerdir çalıştırdığını, şimdi ise boğazlamak istediğini söylü­yor!” diye buyurdu. Arkasından Cabir b. Abdullah’a, devenin sahibini bulup kendisine getirmesini emretti.

Hz. Câbir, “Yâ Re­sû­lal­lah, devenin sahibini tanımıyorum” deyince, aldığı cevap şu oldu:

“Deve, seni sahibine götürür!”

Gerçekten, deve, Pey­gam­be­ri­mizden emir almış gibi, Hz. Câbir’in önüne düştü ve onu sahibine götürdü.

Hz. Câbir der ki:

“Ben de, deve sahibini alıp Re­sû­lul­lah’ın yanına getirdim. Re­sû­lul­lah, onunla deve hakkıda konuştu ve ‘Devenin söyledikleri doğru mu?’ diye sordu. De­ve sahibi, ‘Evet, yâ Re­sû­lal­lah…’ dedi.”[24]

Gazânın İsmi

Bu sefere, iştirak edenlerin hepsi piyade olup, çıplak ayakları taştan diken­den parçalanmış ve tırnakları dökülmüş olduğundan, ayaklarını bez parçala­rıyla bağlamış olmaları sebebiyle bu gazâya “Zatürrika” adı verildiği de kay­naklarda belirtilmiştir. Zira, rika, “ruka”nın çoğuludur; “ruka” ise, elbise yırtı­ğına vurulan bez parçasıdır ki buna da yama denir.

Ebû Musa el-Eş’arî, bu hususta şöyle der:

“Re­sû­lul­lah’la (a.s.m.) bir gazâya çıktık. Sadece bir devemiz vardı. Nöbet­leşe biniyorduk. Artık ayaklarımız delinmişti. Be­nim de iki ayağım delinmiş, tırnaklarım dökül­müş­tü. Bunun için ayaklarımıza bez parçası sarıyorduk. Ayaklarımıza bu suretle bez parçası sardığımız için bu sefere Zatürrika Gazâsı denildi.[25]

Resûl-i Ekrem’in Bereket Mucizesi

Ensardan Hz. Câbir’in babası Abdullah b. Amr b. Haram, Uhud’­da şehit düşmüştü. Geride altı kız çocuğunu yetim ve bir hay­li de borç bırakmıştı.

Borç sahipleri, Yahudiler idi.

Abdullah b. Amr’ın, içinde çeşitli hurma ağaçları bulunan iki bahçesi vardı; fakat bunların mahsûlü borçlarını karşılayacak miktarda değildi. Sadece bir tek Yahudiye borcu, otuz deve yükü hurma idi.

Hurma mevsimi girince, Yahudiler, alacaklarını ısrarla istemeye ve Hz. Câ­bir’i sıkıştırmaya başladılar. Hz. Câbir, onlara hurma bahçesinin bütün mah­sûlünü vermeyi teklif ettiği halde kabul etmediler.

Bunun üzerine Hz. Câbir, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna vararak, “Yâ Re­sû­lal­lah! Biliyorsunuz ki babam Abdullah, Uhud günü şehit düştü. Ge­ride birçok borç bıraktı. Alacaklılara, hurma bahçesinin bütün mahsûlünü vermeyi teklif ettiğim halde kabul etmediler” dedi ve bu hususta kendisine şe­faatçi ve yardımcı olmasını diledi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz de, Abdullah b. Amr b. Harâm’ın borcuna karşı­lık hurma bahçesinin bütün mahsûlünü almalarını ve borcunu silmelerini ala­caklılara teklif ettiyse de, yanaşmadılar. Alacaklılar, Resûl-i Ekrem Efendimi­zin, “Borcun bir kısmını bu yıl, kalanını da gelecek yıl alınız” teklifini de kabul etmediler.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Hz. Câbir’e, “Sen git; ben yarın kuş­luk vakti yanına gelirim” dedi.

Ertesi gün, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’i yanına alarak Hz. Câbir’in hurma bah­çesine gitti. Ona, “Git, hurmanı topla ve tasnif et! İyi cins olanı bir boy, di­ğer­lerini de bir boy yaptıktan sonra bana ha­ber ver!” buyurdu.

Hz. Câbir, derhal emri yerine getirdi ve gelip durumu Server-i Kâinat Efen­dimize arz etti. Hz. Câbir, alacaklıları da çağırmıştı. Onlar, Peygamber Efen­dimizi görünce, isteklerini tekrarlamaya başladılar.

Resûl-i Kibriya Hazretleri, hurma öbeklerinden en büyüğünün çevresini üç kere dolaşıp dua ettikten sonra, Hz. Cabir’e, “Şu alacaklıları yanıma çağır” de­di.

Alacaklılar geldi. Borçlarına karşılık kendilerine hurma yığınından ölçülüp ölçülüp verilmeye başlandı. Borç tamamıyla ödendi.

Hz. Câbir (r.a.), müşâhedesini şöyle anlatır:

“Tek, Allah, babamın borcunu ödesin de, vallahi ben, kız kardeşlerimin ya­nına bir hurma tanesiyle dönüp gitmeye bile râzı idim. Hâlbuki, Re­sû­lul­lah, ondan, bütün ala­caklılara hurma verdiği halde, bir hurma bile eksilmediğini gördüm!”[26]

Borç sahipleri olan Yahudiler de, bu hadiseden çok taaccüp edip hayrette kaldılar.

Bu, Resûl-i Kibriya Efendimizin apaçık bir mucizesiydi!

BEDRÜ’L-MEV’İD GAZÂSI

(Hicret’in 4. senesi Şâban ayı / Milâdî 626)

Daha önce bahsi geçtiği gibi, Ebû Süfyan, Uhud’dan dönüp giderken Müs­lümanlara, “Sizinle gelecek sene Bedir’de buluşalım!” demiş, Hz. Ömer de Re­sû­lul­lah’ın emriyle, “Olur! İn­şallah orası bizimle sizin çarpışma yeriniz olsun!” cevabını vermişti[27]

Uhud Muharebesi’nin üzerinden bir sene geçmişti.

Resûl-i Ekrem, verdiği sözü yerine getirmek için harp hazırlıklarına başladı.

Öte yandan, Ku­reyş’in reisi Ebû Süfyan da, harp hazırlıklarını sürdürü­yordu. Fakat o sene Mekke’de büyük bir kuraklık ve kıtlık hâkimdi. Bu sebeple Ebû Süfyan, halkı teşvik etmesine rağmen, kendisi harbe pek niyetli değildi.

Ebû Süfyan’ın Başvurduğu Taktik

Bedir’e gitmek kararından vazgeçmek arzusunda olan Ebû Süfyan, Pey­gam­be­ri­mizin de Müslümanlarla oraya gelmesine mani olmak istiyor, bunu na­sıl başarabileceğinin yollarını araştırıyordu!

O sırada henüz Müslüman olmamış Nuaym b. Mes’­ud’­la, Mekke’de karşı­laştı. Nuaym, Mekke’ye umre yapmak mak­sadıyla gelmişti.

Ebû Süfyan, “Ey Nuaym!” dedi. “Ben, Muhammed’le ashabına, ‘Bedir’de buluşalım, çarpışalım!’ diye söz vermiştim. Vakit gelip çattı! Hâlbuki, bu yıl, bizde kıtlık ve kuraklık hâkimdir. Böyle bir yıl işimize gelmez. Onun için, bu yıl Muhammed’le karşılaşmak istemiyoruz! Karşılaşmamız ise, onun cesaretini artıracaktır!” deyip niyet ve endişesini izhar ettikten sonra, Nuaym’e teklifini şöylece yaptı:

“Sen, hemen Medine’ye dön! Benim, karşı konulmayacak kadar kuvvet topladığımı bildir ve onları Bedir’de bizimle çarpışmaktan vazgeçir! Bu işi be­cerirsen, sana yetişkin yetmiş deve veririz.”[28]

Nuaym, derhal Medine’ye döndü. Vadedilen mükâfata kon­mak için, Mek­keli müşrikler lehinde kesif bir propagandaya girişti; Ku­reyşlilerin karşısına çıkılmayacak kadar güçlü bir ordu hazırlamış olduklarını söyleyip durdu. Mü­nafıkların da bu yolda olanca gayretlerini ortaya koymalarıyla, Müslüman­larda müşriklere karşı savaşma hususunda bir gevşeme meydana geldi. Yahu­dilerle münafıklar, bu duruma son derece sevindiler; “Muhammed, artık şu Müs­lüman topluluktan kimseyi bu niyetinden vazgeçiremez!” deyip sevinçle­rini küstahça izhar ettiler.

Pey­gam­be­ri­mizin Kesin Kararı

Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, durumu derhal Resûl-i Ekrem Efen­dimize bil­dir­diler.

Resûl-i Ekrem Efendimizin kararı kesindi. “Varlığım kud­ret elinde olan Al­lah’a yemin ederim ki vadedilen yere Medine’den hiç kimse gitmek için çıkma­sa bile, ben tek başıma oraya çıkar giderim!” dedi.[29]

Cesaret dolu bu kararlı sözler, Müslümanların kalbinde şimşekler gibi çaktı, Al­lah’ın da yardımıyla, yüreklerine düşen korku ve tereddüdü bir çırpıda yok etti.

Resûl-i Ekrem, yerine Abdullah b. Revâha’yı vekil bırakarak bin beş yüz mü­cahitle Medine’den ayrıldı. Sancağı Hz. Ali taşıyordu. Orduda sadece on at­lı vardı.

Mücahitler, ayrıca beraberlerinde ticaret malları da götürüyorlardı. Çünkü gi­decekleri yerde, Araplar her sene bir ticaret pazarı, bir panayır kurarlardı. Se­fere çıkışları da zaman bakımından panayır mevsimine rastlıyordu. Eğer düş­­man gelirse, onunla çarpışacaklardı; şayet gelmezse, ticaretlerini yapmış olacaklardı!

Peygamber Efendimiz, ordusuyla Bedir’e gelip beklemeye başladı. Fakat düşman kuvvetleri görünürde yoktu.

Zira, hazırlıklarını tamamlayıp Mekke’den yola çıkan Ebû Süfyan kuman­dasındaki iki bin kişilik müşrik ordusu, ancak Mecinne denilen nahiyeye kadar gelebilmiş, oradan ileriye tek adım atabilme cesaretini gösterememiş ve Müs­lümanlarla çarpışmayı, sayıca fazla oldukları halde göze alamadıklarından Mekke’ye geri dönmüşlerdi!

Hz. Re­sû­lul­lah, mücahitlerle Bedir’de sekiz gece bekledi.

Ticaret pazarına gelen Arap kabileleri, Müslümanların güç ve kuvvetlerini koruduklarını, cesaret ve ümitlerini yitirmediklerini bir kere daha gördüler; nazarlarında Ku­reyş’­in itibarı da böylece kı­rıldı.

Mücahitler, düşmanın gelmediğini görünce, panayırda alış veriş yapıp kat kat kâr ettiler.

Sekiz gecelik bekleyişten sonra Peygamber Efendimiz, mücahitlerle birlikte sevinç ve ferah içinde Medine’ye döndü.

Bu gazânın diğer bir adı, Küçük Bedir’dir.


______________________________________________________

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 199.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 199; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2. s. 57.
[3] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 199; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 57; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 560.
[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 57.
[5] Vakidî, Megazi, s. 284-285.
[6] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 57.
[7] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 57.
[8] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 57.
[9] Taberî, Tarih, c. 3, s. 38.
[10] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 200.
[11] Haşir, 5.
[12] bkz. Tecrid Tercemesi, c. 12, s. 167.
[13] Haşir, 11-12.
[14] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 58.
[15] Haşir, 6.
[16] İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 2, s. 50-51.
[17] İbn Seyyid, a.g.e., c. 2, s. 50-51.
[18] Bu haslete “îsâr” derler. “Kişinin kendisi muhtaç iken, diğer kardeşinin ihtiyacını önde görerek yardı­mına koşması” demektir. Diğer bir ifadeyle, “kişinin, din kardeşini kendi nefsine, şerefte, ma­kam­da,teveccühte, hatta maddî menfaat gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih etmesidir.” İslam tarihi, isâr hasletinin şaheser misâlleriyle doludur.
[19] Haşir, 9.
[20] Haşir, 8.
[21] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 201-202.
[22] Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 289.
[23] İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 165.
[24] Halebî, a.g.e., c. 2, s. 289.
[25] Buharî, Sahih, c. 3, s. 35.
[26] Buharî, Sahih, c. 3, s. 84, 199; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 373, 393; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 120-121.
[27] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 99-100; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 58.
[28] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 59; Taberî, Tarih, c. 3, s. 41.
[29] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 59.

Peygamberimizin, Hz. Ümmü seleme ile Evlenmesi

Asıl ismi “Hind” olan Hz. Ümmü Seleme, Mahzumoğulları kabilesinden Ümeyye b. Muğîre’nin kızı idi. Kocası Abdullah b. Ab­dü’l-Esed, İslamiyeti ka­bul etmesinden dolayı müşriklerin eza ve cefasına maruz kalınca, Habeşistan’a hicret etmişti. Birçok Ku­reyş­li­nin Müslüman olduğu şayiası üzerine Mekke’ye dönmüş, ancak haberin asılsız olduğunu öğrenince, bin bir güçlükle bu sefer Medine’ye göç etmişti.

Habeş ülkesine her iki hicrette de, Hz. Ümmü Seleme, kocasıyla birlikte bulunmuştu.

Kocasının Uhud Harbi’nde yaralanması sonucu Hicret’in 4. yılının Cemazi­yelahir ayı sonuna doğru vefat etmesiyle birlikte, dört ço­cuğuyla Hz. Ümmü Seleme dul kalmıştı.

Ahidleşmek İstemeleri

Hz. Ümmü Seleme, henüz vefat etmeden, bir gün kocasına, “Duyduğuma göre, cennetlik kocası ölen cennetlik bir kadın, sonradan başka birisiyle evlen­mezse, muhakkak Allah onu cennette kocasıyla bir araya getirecektir. Aynı şe­kilde, cennetlik hanımı ölen cennetlik bir erkek de, sonradan başka bir kadınla evlenmezse, Allah, muhakkak onu da cennette karısıyla biraraya getirecektir!” dedikten sonra şu teklifi yapmıştı:

“O halde gel, seninle sözleşelim: Ne sen, benden sonra evlen; ne de ben, senden sonra evleneyim!”

Fakat Ebû Seleme bu teklifi kabul etmemiş ve “Sen, be­nim sözümü dinle: Ben öldüğüm zaman sen evlen!” demişti; sonra da şu duayı yapmıştı:

“Allahım! Ümmü Seleme’ye, benden sonra, benden da­ha hayırlı, onu hor görmeyecek, incitmeyecek bir koca nasip et!”[1]

Pey­gam­be­ri­mizin, Ümmü Seleme’yle Konuşması

Hz. Ümmü Seleme, daha önce Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’den gelen ev­len­me tekliflerini kabul etmemişti. Bun­dan sonra, Peygamber Efendimiz, ken­di­siyle evlenmek istediği haberini gönderdi. Hz. Ümmü Seleme, mâzur görül­me­sini di­ledi ve “Ben hem yaşlı, hem de kıskanç bir kadınım; aynı zamanda ço­luk çocukluyum. Şahit olarak da velilerimden yanımda hiç kimse yoktur” dedi.

Teklifine bu cevabı veren Hz. Ümmü Seleme’ye bu sefer Peygam­ber Efen­dimiz gitti ve evlenme teklifini bizzat tekrarladı. Sonra da şöyle konuştu:

“Yaşlı bir kadın olduğunu söylüyorsun: Hâlbuki, bir ka­dına, kendisinden daha yaşlı bir erkekle evlenmesi ayıp değildir! ‘Yetimlerin annesi’ olduğunu söyledin: Bunu bil ki onların geçimleri Allah’a ve Resûlüne âittir. ‘Kıskanç bir kadınım’ diyorsun. Bunun da senden izalesi için Allah’a dua ederim. Yanında velilerinden kimse­nin bulunmadığını söylüyorsun. Onlardan hazır bulunan veya bulunmayanlardan bana râzı olmayacak hiçbir kimse yoktur!”

Bunun üzerine Ümmü Seleme, yanında bulunan oğluna dönerek, “Kalk yâ Ömer! Beni Re­sû­lul­lah’a nikâhla”[2]dedi.

Böylece, Cenab-ı Hak, Ebû Seleme’nin vefatından önce, “Alla­hım! Ümmü Se­leme’ye benden sonra, benden daha hayırlı, onu hor görmeyecek, onu incit­me­yecek bir koca nasip et”[3]tarzında yaptığı duasını kabul buyurmuş ve Üm­mü Seleme’ye insanların en hayırlısına hanım olmayı nasip etmiş olu­yordu.

Resûl-i Ekrem Efendimizle evlendiğinde 44 yaşında bulunan Hz. Ümmü Se­leme, Hicret’in 59. senesinde 84 yaşında iken vefat etti. Cenaze namazını Ebû Hüreyre (r.a.) kıldırdı ve Bâkî Kabristanı’­na defnedildi.[4]

Okuma bilen, fakat yazmayı öğrenemeyen Hz. Ümmü Seleme, fıkhı iyi bi­lenler arasında yer alıyordu. Resûl-i Ekrem Efendimizden rivayet ettiği hadis sayısı 378’dir.


____________________________________

[1]İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 88.
[2]İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 89-90.
[3]İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 88.
[4]İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 96.

Hicrî Dördüncü Senenin Diğer Mühim Bazı Hâdiseleri

İçkinin Haram Kılınması

İçki, Hicret’in 4. yılında, Benî Nadîr Yahudilerinin yurt­larından sürgün edi­lip çıkarıldıkları sırada haram kılınıp yasaklandı.

İçki, üç safhada inen ayetlerle haram kılındı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine’ye teşrif ettikleri za­man Müslümanlar arasında da içki içiliyor, kumar oyna­nı­yor­du.

Peygamber Efendimiz gelince, ondan içkinin ve kumarın hükmünü sordu­lar. O sırada Hz. Ömer de, “Yâ Rabbi! İçki hakkında bize, açık ve kesin bir be­yanda bulun!” diye dua etti.

Bir müddet sonra, “Sana, içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: ‘Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için faydalar vardır. Günahları ise, faydalarından daha büyüktür’”[1]meâlindeki ayet-i kerime nâzil oldu.

Bunun üzerine, Müslümanlardan bir kısmı zararından dolayı içkiyi bıraktı, bir kısmı ise içmeye devam etti.

Ancak içenler arasında bu arada bazı nâhoş durumlar meydana geldi. Hatta ashaptan biri, akşam namazını kıldırırken, kıraati yanlış ve ters mana çıkacak şekilde karıştırdı.

Hz. Ömer tekrar, “Allahım! İçki hakkında bize açık ve ke­sin bir beyanda bu­lun!” diye dua etti.

Çok geçmeden, “Ey iman edenler! Siz sarhoşken, ne söyleyeceğinizi bilin­ceye ve cünüb iken de yolcu olmanız müstesna gusledinceye kadar namaza yaklaşmayınız!”[2]meâlindeki ayet-i kerime nâ­zil oldu.

Bu da, yasağın ikinci safhasını teşkil ediyordu.

Bunun üzerine Müslümanlar, “Yâ Re­sû­lal­lah! Biz, namaz vakti yaklaşınca içki içmeyiz!” dediler.

Peygamber Efendimiz, onlara cevap vermeyip sustu.

Haliyle, Müslümanlar arasında içki içenlerin sayısı da bir hayli azaldı.

Namaz kılınacağı zaman da, Resûl-i Kibriya Efendimizin emriyle, “Hiçbir sarhoş namaza yaklaşmasın!” diye nidâ edilirdi.

Buna rağmen Müslümanın biri akşamleyin içki içip na­ma­za geldi.

Hz. Ömer tekrar, “Allahım! İçki hakkında bize açık ve kesin bir be­yanda bu­lun!” diye dua etti.

O zaman şu ayet-i kerime nâzil oldu:

“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları, şeytanın murdar, kötü bir işinden başka bir şey değildir. Bunun için onlardan kaçınınız ki kork­tuklarınızdan kurtulup umduklarınıza ere­bilesiniz!

“Şeytan, içki ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah’ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak ister. Artık bunlardan vaz­geçtiniz, değil mi?”[3]

Bundan sonra Müslümanlar, “Artık içkiden, kumardan vazgeçtik Rabbi­miz!” dediler.

Bu da, içki yasağının üçüncü safhasıydı. Ve böylece, içki, bütün Müslü­manlara haram kılınıyordu.

Bu ayetlerin nâzil olması üzerine Resûl-i Kibriya Efendimizin emriyle, mü­nâdî, “Haberiniz olsun ki içki haram kılınmıştır!” diyerek Medine sokaklarında nidâ etti.

Bu emri duyan Müslümanlar, evlerinde bulunan bütün içkileri derhal dök­tüler. Dökülen içkiler, Medine sokaklarında sel gibi aktı.

Konuyla ilgili birkaç hadisi de nakledelim:

“Muhakkak ki Allah, içkiye, onu yapana, yapılan yere, onu içene, içirene, taşıyana, taşıtana, satana, satın alana, onun bedelini ve kazancını yiyene lânet etmiştir.”[4]

“Her sarhoş edici şey içkidir ve her sarhoş edici içki haramdır. Kim dün­yada devamlı içki içer ve tevbe etmeden ölürse, ahirette o kimse, ahiret şerbeti içemez!”[5]

“İçkiden uzak durunuz; çünkü o, her kötülüğün anahtarıdır.”[6]

“İçki, ümmü’l-hebaistir [bütün murdarlıkların, kötülüklerin ana­sıdır].”[7]

“Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır.”[8]

Hz. Zeyneb bint-i Huzeyme’nin Vefatı

Pey­gam­be­ri­mizin zevcesi Hz. Zeyneb, İslamiyetten önceki devirde, yoksul ve muhtaçlara çok acıdığı, şefkat ve merhametli davrandığı, onlara devamlı ye­mekler yedirdiği ve sadakalar verdiği için “Ümmü’l-Mesakin [Miskinler, Düş­künler Annesi]” diye bilinir ve yâd edilirdi. Resûl-i Kib­riya Efendimizle evliliği Hicret’in 3. yılı Ra­ma­zan ayın­da olmuştu. Hicret’in 4. yılı Rebiülâhir ayı so­nunda ise, otuz yaşında iken vefat etti.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, namazını kıldırdıktan sonra onu, Bâkî Kab­ris­ta­nı’na defnetti. Efendimizin hayatında Hz. Hatice-i Küb­ra ile Hz. Zeyneb’den başka zevcesi vefat et­memiştir!

Hz. Ali’nin Validesi Fâtıma Hâtun’un Vefatı

Fâtıma bint-i Esed, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in zev­cesi idi. İlk sıralarda Müslüman olmuş ve Medine’­ye hicret etmişti. Pey­gam­ber Efendimize çocukluğunda büyük hizmetlerde bulunmuştu. Onu ço­cuk­larından daha çok sever ve ihtimam gösterirdi. Peygamber Efendimiz de her zaman onu saygıyla anar, hal ha­tırını sorar, onu ziyaret ederdi.

İşte, yüksek ahlâk sahibi bu İslam kadını, Hicret’in 4. yılında Medine’de Hakk’ın rahmetine kavuştu. Resûl-i Kibriya Efendimiz, ona olan sevgi ve say­gısından dolayı, “Bugün, annem vefat etti” dedi.

Hz. Ali (r.a.), “Annem Fâtıma bint-i Esed vefat ettiği zaman, Re­sû­lul­lah (a.s.m.), kendi gömleğini sırtından çıkarıp ona kefen olarak sardırdı ve cenaze namazını kıldırdı” demiştir.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu mübarek ve muhterem kadının kabrine de indi ve bir müddet kabrin içinde uzandı. Sonra kabirden çıktı. Gözleri yaşlarla doluydu. Müslümanlar, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dediler. “Biz, senin buna yapmış ol­duğun şeyi, başkasına yaptığını görmemiştik.”

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, şu cevabı verdi:

“Ebû Tâlib’ten sonra bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan bir başka kimse olmamıştır. Ona, cennet elbiselerinden giydirilsin diye gömleğimi kefen olarak giydirdim! Kabir hayatı kendisine mülâyim ve kolay gelsin diye de ka­birde yanına uzandım.”[9]

Bundan sonra da Resûl-i Zîşan Efendimiz, şu duayı yaptı:

“Allah, sana merhamet etsin ve hayırla mükâfatlandırsın!

“Allah, sana rahmet etsin, ey annem! Sen, benim annemden sonra annem idin! Kendin aç durur, beni doyururdun! Kendin giymez, beni giydirirdin! En iyi nimetlerden nefsini alıkoyar, bana tattırırdın! Bunu da ancak Allah rızâsını ve ahiret yurdunu umarak yapardın.

“Allah ki diriltendir, öldürendir; Hayy ve Kayyûm’dur O!

“Allahım! Annem Fâtıma bint-i Esed’i af ve mağrifet et; ona hüccet ve deli­lini anlat; onun kabrini genişlet!

“Ben Resûlünün ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için, duamı ka­bul buyur, ey merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Allah!”

Pey­gam­be­ri­mizin Torunu Hz. Hüseyin’in Dünyaya Gelişi

Hicret’in 4. yılı Şâban ayında, Resûl-i Ekrem Efendimizin torunu, Hz. Ali’nin ikinci oğlu Hz. Hüseyin, Hz. Fâ­tı­ma’­dan dünyaya geldi.

Doğumunun yedinci gününde, Peygamber Efendimiz, bu nurtopu torunu için akîka kurbanı olarak iki koç kestirdi; kulağına ezan okuyup ismini koydu ve saçını kestirdi.

Torunu Hz. Hasan gibi, Hz. Hüseyin de Nebiyy-i Muhterem Efendimize ben­zerdi. Bu her iki torunu için Efendimiz, “Allahım! Ben, bunları seviyorum; sen de sev bunları…”[10]diyerek dua etmiştir.

Bir gün, Ebû Eyyûb el-Ensarî (r.a.), Resûl-i Kibriya Efendimizin huzuruna girerken, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i, önünde oynuyorlar görmüştü:

“Yâ Re­sû­lal­lah, sen onları çok mu seversin?” diye sorun­ca, Peygamber Efendimiz şu karşılığı vermişti:

“Nasıl sevmiyeyim ki? Bunlar, benim, dünyada kokladığım iki reyhanım­dır!”[11]

Zeyd b. Sâbit Hazretlerinin, Arap, İbranî ve Süryanî Yazısını Öğrenmesi

Zeyd b. Sâbit (r.a.), Hicret’ten önce Evs ve Hazreç kabileleri arasında Buas Günü vuku bulan çarpışmalarda ba­ba­sının ölmesiyle yetim kalmıştı. O sırada altı yaşında idi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Bedir’de esir alınan Ku­reyş müşriklerinden malî durumu fidye-i necat ödemeye müsait olmayan her birisinin, ensar çocukla­rından on çocuğa iyice okuma yazma öğrettiği takdirde serbest bırakılacakla­rını bildirmişti. İşte, Zeyd b. Sâbit de, o zaman okuma yazma öğrenmiş olan ensar çocuklarındandı.

Hz. Zeyd b. Sâbit, son derece zeki idi.

Hicret’in 4. senesinde Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendisine Yahudi yazısını, yani İbranîceyi öğrenmesini emretti ve “Ben, yazılarımı, onların değiştirmeye­ceklerinden emin değilim!”[12]buyurdu.

Bunun üzerine, Hz. Zeyd, on beş gün içinde İbraniceyi öğrendi; hatta onda maharet sahibi oldu. Resûl-i Kibriya Efendimiz, bundan sonra Yahudilere bir şey yazacağı zaman, onu Hz. Zeyd’e yazdırır, Yahudilerden gelen yazıları da ona okuturdu.[13]

Yine bir gün, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Zeyd’e, “Süryanîce güzelce okuyup yazabilir misin? Çünkü bana, Süryanîce yazılar geliyor” dedi.

Hz. Zeyd cevaben, “Hayır, iyi okuyup yazamam” deyince, Peygamber Efen­dimiz, “O halde, sen onu iyice öğren” buyurdu.

Bu emir üzerine Hz. Zeyd b. Sâbit, on yedi günde Süryanîceyi öğrendi.[14]

Hz. Osman’ın Oğlu Abdullah’ın Vefatı

Hz. Osman, Habeşistan’a hanımı Hz. Rukiyye ile birlikte hicret etmişti. Orada bir çocukları dünyaya gelmiş ve ismini Abdullah koymuşlardı.

Abdullah altı yaşında bulunduğu sırada bir horoz yüzünü gözünü gaga­ladı. Yüzü gözü şişti. Fena halde hastalandı. Bu hastalıktan kurtulamayarak da Hicret’in 4. senesi Cemaziyelevvel ayında vefat etti.

Bu torununun cenaze namazını bizzat Peygamber Efen­dimiz kıl­dır­dı. Kab­rine ise, onu, babası Hz. Osman in­dirdi.[15]

Abdullah’ın mezar taşını diken Resûl-i Kibriya Efendimizin gözlerinden yaşlar döküldü. Şöyle buyurdular:

“Allah Teâlâ, kullarından, merhametli ve yufka yürekli olanlara rahmet eder!”[16]




___________________________________________________________

[1]Bakara, 219.
[2]Nisâ, 43.
[3]Mâide, 90-91.
[4]Ebû Dâvûd, Sünen, c. 2, s. 292.
[5]Müslim, Sahih, c. 6, s. 100.
[6]Hakim, el-Müstedrek, c. 4, s. 145.
[7]Dare Kutni, Sünen, c. 4, s. 247.
[8]Ebû Dâvûd, Sünen, c. 2, s. 294.
[9]İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 4. s. 1891.
[10]Tirmizî, Sünen, c. 5. s. 661.
[11]Tirmizî, a.g.e., c. 5. s. 657.
[12]Taberî, Tarih, c. 3, s. 42; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 5. s. 186.
[13]Ebû Dâvûd, Sünen, c. 2, s. 286; Tirmizî, Sünen, c. 5. s. 67-68.
[14]Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 5. s. 182.
[15]İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 53-54.
[16]Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 401.

Dûmetü’l-Cendel Gazâsı

(Hicret’in 5. senesi Rebiülevvel ayı / Milâdî 626)

Birkaç Arap kabilesi, Medine’ye on beş gece uzaklıkta bulunan Şam belde­lerinden biri olan Dûmetü’l-Cendel’de toplanarak, gelen giden yolcuları rahat­sız ediyor, onlara zulmediyorlardı. Ayrıca İslam devletinin başşehri Medine üze­rine yürümeye de hazırlanıyorlardı.[1]

Pey­gam­be­ri­miz, bu durumu haber aldı. Vakit geçirmeden bin kişilik ordu­suyla yola çıktı. Efendimiz, bu tarz gazâlarda daima düş­manı yerinde ve ânın­da bastırmak tarzını tercih ederdi. Ordusuyla adı geçen mevkiye vardı­ğında or­talıkta kimseler görünmüyordu. Düşman, İslam ordusunun üzerlerine gel­mek­te olduğunu duy­muş ve kaçmıştı! Yalnız bir kişiye rastladılar; o da da­vet üze­rine Müslüman oldu.[2]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, birkaç geceyi burada düşmanı beklemekle geçir­dikten sonra Medine’ye geri döndü.


____________________________________________

[1]İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 62.
[2]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 62.

Peygamberimizin Hz. Zeynep bint-i Cahş’la Evlenmesi

(Hicret’in 5. senesi Zilkade ayı)

Hz. Zeyneb bint-i Cahş, Resûl-i Ekrem Efendimizin halası Ümeyme bint-i Ab­dül­mut­ta­lib’in kızı idi. Daha önce Peygamber Efendimizin evlatlık edindiği Hz. Zeyd b. Hârise’yle evlenmişti. Bu evliliğin dünürlüğünü de bizzat Resûl-i Ek­rem Efendimiz yapmıştı[1]

Hz. Zeyneb ve ailesi böyle bir evliliği istemedikleri halde, sırf Pey­gamber Efendimizin ısrarı üzerine rıza göstermişlerdi.[2]

Hz. Zeyd’in, Hz. Zeyneb’i Boşaması

Hz. Zeyd, izzetli zevcesi Hz. Zeyneb’i kendisine mânen küfüv [denk] bul­mu­yordu. Bu durum, mânevî imtizaçsızlığa sebep oluyor­du. Nitekim evli­liklerinin birinci yılı henüz bitmişken, Hz. Zeyd, Peygamber Efendimize gele­rek, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben, ailemden ayrılmak istiyorum” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, cevaben, “Zevceni tut, boşa­ma! Allah’­tan kork!” buyurdu.[3]

Fakat Hz. Zeyd, Hz. Zeyneb’in başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış oldu­ğunu ve bir peygambere hanım olacak fıtrat­ta bulunduğunu ferasetiyle his­setmişti. Kendisini de ona zevc olarak fıtratta mânen küfüv bulmadığ için bo­şadı.

Pey­gam­be­ri­mizin, Allah’ın Emriyle Hz. Zeyneb’i Alması

Peygamber Efendimiz, “mânevî geçimsizlik” sebebiyle Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb arasındaki evliliğin dolayı son bul­masından son derece üzüldü. Çünkü bu evliliği kendisi arzu etmişti. Durumun düzeltilmesi, mahzun Zeyneb (r.a.) ile hadiseden dolayı üzülen akraba­larının gönlünün alınması gerekiyordu.

Hz. Zeyneb’in iddeti [boşandıktan sonra beklemesi gereken müddet] dol­muştu. Bu sırada 35 yaşında bulunuyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir gün, Hz. Âişe validemizle otur­muş, sohbet edi­yordu. Bu esnada kendisine vahiy geldi. İnen ayetlerde Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

“Vakta ki Zeyd, o kadından alâkasını kesti, onu boşadı —kadın da iddetini tamamladı—; Biz de, onu sana zevce yap­tık. Ta ki evlat­lıkların, kendilerinden alâkalarını kestikleri zevcelerini almakta mü’minler üzerine günah olmasın.

“Allah’ın emri yerine getirilmiştir.

“Allah’ın, üzerine farz ve takdir ettiği herhangi bir şeyi ifa etmesinde Pey­gambere hiçbir vebâl olmaz.

“Nitekim daha önceki peygamberlerde de, bu, Allah’ın (tatbik ettiği) âdeti­dir. Allah’ın emri, behemehal yerini bulan bir kaderdir.”[4]

Vahiy hali sona erince, Peygamber Efendimiz gülümsedi ve “Allah’ın, onu bana gökte nikâhladığını, Zeyneb’e kim gidip müjdeler?” buyurdu.

Ayet-i kerimelerden açıkça anlaşılacağı gibi, Cenab-ı Hak, Zey­neb’i zevce­liğe alması için Pey­gam­be­ri­mize emir vermiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz de, bu emre uyarak, Hz. Zeyneb’i zevceliğe almıştır. Ayet-i kerimedeki “Biz onu sana zevce yaptık” beyanı, bu nikâhın bir akd-i semâvî olduğuna açıkça delâlet ediyor. Demek ki bu nikâh, harikulâde, örf ve zâhirî muamelelerin üstünde ve sırf kaderin hükmüyledir ki Resûl-i Kibriya Efendimiz de, kaderin o hükmüne boyun eğmiştir. Nefsî arzularla hiçbir ilgisi yoktur.

Bu Evliliğin Mühim Bir Hikmeti

Cenab-ı Hakk’ın emriyle Peygamber Efendimizle Hz. Zey­neb arasında ku­ru­lan bu evliliğin ehemmiyetli bir şer’î hükmü olduğu gibi, bütün mü’minleri ilgilendiren bir hikmeti ve fayda tarafı da vardı. Bu konuyla ilgili gelen vah­yin, “Ta ki evlatlıkların, kendilerinden alâkalarını kes­tikleri zevcele­rini almakta mü’minler üzerine günah ol­ma­sın” meâlindeki kısmında beyan buyrulmuştur. Çünkü Câhiliyye devrinde, bir kimse birisini evlat edindiği za­man, halk, evlat­lığı, onun adıyla anar ve evlatlık, öz evlat gibi o kimsenin mi­rasından faydala­nırdı. Haliyle, bu inan­ca göre, evlatlığın boşadığı kadını, onu evlat edinen kim­se alamazdı, bu haramdı.

İşte, Peygamber Efendimizin, Allah Teâlâ’nın emrine uya­rak, Hz. Zeyneb’i zevceliğe almasıyla, Câhiliyye devrinin bu inanç ve âde­tinin bâtıl olduğu or­ta­ya kondu. Böyle bir durumda mü’minler için de vebâl ve günahın söz ko­nusu olamayacağı belirtildi.[5]

Münafıkların Dedikoduları

Peygamber Efendimiz, Hz. Zeyneb’le evlenince, her meselede fırsat kollayıp Müslümanlar arasında fitne ve fesat çıkarmaya can atan münafıklar, bu mese­lede de ileri geri konuşmaya başladılar. Câhiliyye devri inancına göre, evlatlı­ğın boşadığı karısını almayı ha­ram sayıp, bunu Resûl-i Ekrem Efendimiz aley­hinde dedikodu ve­silesi yaparak “Muhammed, evladın ka­rısıyla evlenmeyi haram kıl­dı, kendisi ise oğlu Zeyd’in boşadığı karısıyla evlendi” deyip yayga­raya baş­ladılar.[6]Gelen vahiy bu hususa da cevap veriyor­du: “Muham­med, er­keklerinizden hiçbirinin öz babası değildir (Tabii ki Zeyd’in de öz babası de­ğildir). Fakat o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”[7]

Peygamberlerin, ümmetlerine bir baba gibi nazar ve hitapları risâlet vazifesi itibarıyladır, beşerî şahsiyetleri itibarıyla değildir. Bu bakımdan, elbette onlar­dan zevce al­manın uygun olmayacağından bahsedilemez. Kur’an-ı Kerim, zi­hinlerde bu hususta uyanacak herhangi bir istifhamı bertaraf etmek maksa­dıyla, meâlini aldığımız son ayet-i kerimeyle mânen şöyle demektetir:

“Peygamber rahmet-i İlâhîye hesabıyla size şefkat eder, pe­derâne muamele eder ve risâlet nâmına siz onun evladı gibisiniz. Fa­kat şahsiyet-i insaniye itiba­rıyla pederiniz değildir ki sizden zevce alması münasip düşmesin! Ve sizlere ‘Oğlum’ dese, ahkâm-ı şeriat itibarıyla siz onun evladı ola­mazsınız!”[8]

Böyle birçok cihetten hikmetleri bulunan ve hayırlara vesile olan bu pâk ve nezih evliliğe toz kondurmak ve bununla da —hâşâ— Resûl-i Kibriya Efendi­mizin yüce şahsiyetine gölge dü­şürmek niyetiyle çırpınıp duranların, hüsn-i niyetten ne kadar uzak ve maksatlı hareket ettikleri, elbette ki bu izahlarımız neticesinde, basiret ve feraset sahibi mü’minlerin gözünden kaçmaz.

Düğün Ziyafeti ve Bir Mucize

Evliliklerinde ashabına düğün ziyafeti tertiplemek, Resûl-i Ekrem Efendi­mizin bir âdeti idi. Bu âdet, Müslümanlar arasında da günümüze kadar sünnet olarak devam edip gelmiştir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Zeyneb’le evlendiği gün, Enes b. Mâlik’in an­nesi Ümmü Süleym, kendilerine yağda kavrulmuş biraz Me­dine hurması gön­derdi. Gönderilen hurma küçük bir kap içinde ancak Peygamber Efendimiz ve Hz. Zeyneb’e kâfi gelebilecek kadardı.

Hadiseyi, bu bir avuç hurmayı getiren “Hâdim-i Nebevî” unvanıyla şöhret bulan Hz. Enes b. Mâlik şöyle anlatır:

“Nebi (a.s.m.), götürdüğümü kabul etti ve ‘Bana, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi (r.a.) çağır’ diye emretti; bu arada da­ha birçok kimsenin ismini zik­retti. Re­sû­lul­lah’ın azıcık bir yiyecek için birçok kimseyi çağırmayı bana em­retmesine şaştım. Ama emrine aykırı hareket edemezdim. Onların hepsini ça­ğırdım.

“Bu sefer bana, ‘Bak, mescitte kim varsa, onları da çağır’ dedi. Öyle yaptım. Mescide gidip, orada namaz kılan kimi buldumsa onlara, ‘Re­sû­lul­lah’ın düğün ziyafetine buyurunuz!’ dedim. Geldiler.

“Nihayet sofa doldu.

“Bana, ‘Mescitte kimse kalmadı mı?’ diye sordu.

“‘Hayır’ dedim.

“Bu sefer, ‘Bak, yolda kim varsa, onları da çağır’ dedi.

“Çağırdım. Odalar da doldu.

“‘Gelmeyen kimse kaldı mı?’ diye sordular.

“‘Hayır, yâ Re­sû­lal­lah!’ dedim.

“‘Haydi, çanağı getir’ buyurdu.

“Getirip önüne koydum.

“Elini çanağın üzerine koyup bereket duasında bulundu. Bundan sonra, ‘Onar onar halkalansınlar ve herkes kendi önünden yesin’ buyurdu.

“Davetliler, emredilen şekil üzere oturarak doyuncaya kadar yediler. Böy­lece bütün davetliler bölük bölük gelip yiyip gittiler.

“Ben çanaktaki hurmaya ve yağa bakıyordum. Sofada ve odalarda bulu­nanların hepsi ondan doyuncaya kadar yediler. Çanakta kalan ise getirdiğim kadardı!

“Re­sû­lul­lah bana, ‘Ey Enes, kaldır!’ diye emretti.

“Ben de çanağı kaldırdım. Sonra da annemin yanına vardım. Hadiseyi ol­duğu gibi anlattım.

“Annem de bana, ‘Hiç hayret etmene gerek yok! Eğer Allah, ondan bütün Medinelilerin yemesini dilemiş olsaydı, hepsi de yer ve doyarlardı’ dedi.”[9]

Pey­gam­be­ri­miz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dini, daveti ve risâleti umumî olduğu için, hemen hemen kâinatın her nevinden mucizelere mazhar olmuş­tur. Duasıyla yemeklerin bereketlenmesi hususunda da birçok mucize göster­mişlerdir. Mevzuyla ilgisi bakımından bu mucizeyi burada naklettik. Ve dua ediyoruz:

“Yâ Rab! Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) bereketi hürmetine bi­ze ihsan ettiğin maddî ve mânevî rızkımıza bereket ihsan eyle!”

Hicab Ayetinin Nâzil Olması

Hz. Zeyneb’in düğün yemeğine davet edilenler, dağılmış, sadece üç kişi kal­mıştı. Bunlar oturup konuşmaya dalmışlardı. Peygamber Efendimiz bu du­rumdan hoşlanmadı. Kalkıp Hz. Âişe’nin odasına kadar gitti. Sonra birbiri ar­dınca diğer Ezvac-ı Tâhirat’ın da odalarına uğradı. Otu­rup konuşanlar gitmiş­lerdir zannıyla döndü. Fakat onlar hâlâ konuşmalarına devam ediyorlardı. Re­sûl-i Ekrem Efendimiz, onlara bir şey diyemedi. Tekrar, Hz. Âişe validemizin odasına doğru gider gibi davrandı. Bu sırada onlar da kalkıp gittiler. Peygam­ber Efendimize haber verilince hemen geri döndü. Hücre-i saadete girdi.

Daha önceleri de Hz. Ömer, “Yâ Re­sû­lal­lah! Hanımları­nı­zı perde arkasına al­sanız… Zira, huzurunuza her çeşit insan gelir, gider” derdi. Fakat Cenab-ı Hak tarafından herhangi bir emir gelmediğinden, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Ömer’in bu sözüne karşı sükût ederdi. Hatta bir gün Ezvac-ı Tâhirat’tan Hz. Sevde’yi dışarıda görmüş ve “Ey Sevde! Biz seni tanıdık!” demişti.[10]Bu sözü, hicab hakkında İlâhî emrin gelmesini şiddetle arzu ettiği için sarf et­mişti.

Hz. Zeyneb’in düğün yemeğinde de yukarıda bahsettiğimiz hadise mey­dana gelince, hicab ayeti nazil oldu:

“Ey iman edenler! Bundan sonra Peygamberin evlerine —ye­me­ğe davet edil­meden, vakitli vakitsiz— girmeyin. Fakat davet olun­du­ğunuz zaman girin. Ye­meği yediğiniz zaman dağılın. Söz din­lemek veya sohbet etmek için de (izin­siz) girmeyin. Çünkü bu, Peygambere eza vermekte. O, ‘Girmeyiniz veya kal­kıp gidiniz’ demekten sıkılıyordur. Allah ise, hakkı açıklamaktan çekinmez. Bir de, onun zevcelerinden lüzumlu bir şey istediğiniz vakit, perde ardından is­teyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem onların kalpleri için daha temizdir. Si­zin, Allah’ın Resûlüne eza verme­niz (doğru) olmadığı gibi, kendinden sonra zevcelerini nikâhla almanız da ebedî câiz değildir. Bu, Allah katında çok bü­yük günahtır.”[11]

Nâzil olan bu ayet-i kerimeyi, Peygamber Efendimiz, dışarı çıkıp halka okudu. Bunun üzerine Ezvac-ı Tâhirat da perde arkasına çekildiler.[12]

Bundan sonra, neseb ve süt emme yönünden akraba olanlar ile hizmetçi ve hür­riyetlerine kavuşmak için anlaş­ma yapmış bulunanlar dışındakilerle Ez­vac‑ı Tâhirat ge­rek­tiği zaman, ancak perde arkasında konuşur, görüşürler­di.[13]

Bir gün, Peygamber Efendimizin yanında Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Mey­mûne bulunuyordu. Bu esnada âmâ olan Abdullah İbni Ümmî Mektum (r.a.) içeri girdi. Peygam­ber Efendimiz, hanımlarına, “Perde arkasına çekiliniz” diye emretti.

Onlar, “Yâ Re­sû­lal­lah! O âmâ değil midir? Gözleri gör­mez ve bizi tanımaz” dediler.

Peygamber Efendimiz, “Siz de âmâ mısınız? Onu görmü­yor musunuz?” di­ye buyurdu.[14]

Müslüman Kadınlara Tesettürün Emredilmesi

Bir kısım edebsiz münafıklar, köle kadınlara sataşırlardı. Zaman zaman sâir kadınları da, köle zannıyla rahatsız ederlerdi.

Bunların, mü’minlerin hanımlarını da rahatsız ettikleri olurdu. Neden böyle yaptıkları sorulduğunda ise, “Biz onları köle sanmıştık!” diyerek mâzeret uy­dururlardı.

Bu hadiseler üzerine, Müslüman kadınların örtünmelerini emreden şu ayet‑i kerime nâzil oldu:

“Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına, iç elbi­selerinin üzerlerine cilbablarını [örtülerini] giymelerini söyle! Bu, onların tanı­nıp eza edilmemelerine daha uygundur.”[15]


____________________________________________________________________

[1]İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 101.
[2]İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 101; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 354; İbn Kesir, Tefsir, c. 3, s. 491.
[3]İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 101; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 354; İbn Kesir, Tefsir, c. 3, s. 491.
[4]Ahzab, 37-38.,
[5]Câhiliyye devrinin bu evlat edinme âdeti, Kur’an-ı Kerim’in şu meâldeki âyet-i kerîmeleriyle orta­dan kaldırılmıştır:

“Allah, evlatlıklarınızı öz oğullarınız gibi tanımadı. Bu mücerred, sizin ağzınızdan çıkan bir söz­dür. Hâlbuki Allah hak söyler ve kullarını doğru yola sevk­le hidâyete kılar.

“Ev­lat edindiğiniz kimseleri babalarına nisbet edin. Zira, Allah katında insanları babalarına nis­bet et­mek sevab ve adalettir. Eğer onların babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, o hâlde on­lar dinde si­zin kardeşleriniz olmakla beraber, dostlarınızdır da… Hata ettiklerinizde ise, size bir vebâl yoktur. Allah Teâlâ, kullarının geçmiş günahlarını mağ­ri­fet ve gelecekte merhamet eder.” (Ahzab, 4-5).
[6]Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 352.
[7]Ahzab, 40.
[8]Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 28-29.
[9]Müslim, Sahih, c. 2, s. 1051.
[10]Müslim, Sahih, c. 4. s. 151.
[11]Ahzab, 53.
[12]Müslim, Sahih, c. 4, s. 151.
[13]İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 177.
[14]İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 178.
[15]Ahzab, 59.

Benî Müstalık Gazâsı

(Hicret’in 5. senesi Şâban ayı)

Huzaa kabilesinden Benî Müstalık oymağının reisi Hâris b. Ebî Dırar, kabi­le­siyle birlikte etrafta sözünü geçir­diği birkaç Arap kabilesini daha bir araya toplayarak Medine’ye, Müslümanların üzerine yürümeye hazırlanı­yordu.[1]

Böyle bir hazırlığın olduğu haberi Medine’ye ulaştı. Pey­gamber Efendimiz, önce haberin doğruluk derecesini öğ­renmek istiyordu. Bu maksatla, ashaptan Büreyde b. Husayb el-Eslemî’yi vazifelendir­di. Hz. Büreyde, Benî Müstalık yur­duna gidecek, durumu öğrene­cekti.

Hz. Büreyde, Medine’den ayrılmadan önce, Pey­gam­be­ri­mize, onları şüphe­lendirmemek ve kendini muhafaza et­mek gayesiyle hakikate muhalif beyanda bulunup bulunamayacağını sordu. Resûl-i Ekrem, gerektiğinde böyle hareket edebileceği müsaadesini verdi.

Hz. Büreyde, Müstalıkoğulları yurduna vardı. Onlardan biriymiş gibi dav­randı ve “Ben, sizdenim. Şu adam (Pey­gam­be­ri­mizi kastederek) için derlenip toplandığınızı işittim. Ben de kavmimden bana itaat edenlerle size katılmak is­tiyorum. Onların (Müslümanların) kökünü kazıyıncaya kadar iş birliği yapa­lım!” diye konuştu.

Benî Müstalıkların reisi Hâris b. Ebî Dırar, “Biz de bu iş için hazırlanıyoruz. Bize katılmakta acele et!” dedi.

Hz. Büreyde, “Şimdi hayvanıma atlar ve kavmimden büyük bir toplulukla yanınıza gelirim” diyerek oradan ayrıldı.[2]

Hz. Büreyde, derhal Medine’ye gelip durumu Resûl-i Kibriya Efendimize bil­dirdi.

İslam Ordusunun Hareketi

Şâban ayının ikinci Pazartesi günü idi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, yedi yüz kişiyle, yerine Hz. Zeyd b. Hârise’yi ve­kil tayin ederek Medine’den hareket etti. İslam ordusunda otuz kadar at vardı. Ayrıca Ezvac-ı Tâ­hi­rat’­tan Hz. Âişe ile Hz. Üm­mü Seleme validemiz de Ordu-yu Saa­det’le birlikte idiler.[3]

Gariptir ki münafıklar, hiçbir gazâya bu gazâ kadar ilgi göstermemişlerdi. Birçoğu İslam ordusuna katılmıştı.[4]Maksatları, ganimetten istifade etmek ve fır­sat kollayarak Müslümanlar arasına fitne fesat düşürmekti.

Müstalıkoğullarının Âkıbeti

İslam ordusu, Müreysi Suyu başına doğru ilerlerken, düşman casuslarından birini ele geçirdi. Yapılan davet üzerine Müslüman olma­yınca, öldürüldü.[5]

Bunu duyan Müstalıkoğulları, fazlasıyla korktular; hatta etraftan topladık­ları birçok kimse, kendilerini terk ederek dağıldı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuyla Müreysi Kuyusu başına kadar geldi. Hemen orada kendileri için deriden bir çadır kuruldu. Sonra ordusunu harp nizamına koydu. Muhacirlerin sancağını Hz. Ebû Bekir’e, ensarınkini ise Sa’d b. Ubâde’ye verdi. Hz. Ömer’e, “‘Lâ ilâhe illallah!’ deyiniz de canlarınızı, mal­ları­nızı koruyunuz” diye seslenme­sini emretti.

Müstalıkoğulları teklifi kabul etmediler; üstelik, mücahit­lere ok atarak, çar­pışmayı bizzat başlatmış oldular.[6]

Bunun üzerine, mücahitler de onlara ok atmaya başladılar. Sonra Peygam­ber Efendimiz, ordusuna birden hücuma kalkma em­ri verdi. Hücum netice­sinde Benî Müs­ta­lık­lardan on kişi öldürüldü, geri kalanları ise esir alındı.[7]

İslam ordusundan ise, sadece bir mücahit yanlışlıkla düşmandan biri sanı­larak bir Müslüman tarafından şehit edildi.[8]

Benî Müstalıklardan esir alınanlar iki yüz kadardı. Birçok deve, sığır ve da­var da ganimet alındı. Ganimet malları bir araya toplandı, usûlüne göre taksim edildi. Esirler ise mücahitler arasında bölüştürüldü.

Müreysi Kuyusu mevkiinde çarpışma vuku bulduğu için bu gazâ, Müreysi Gazâsı adıyla da zikredilir.[9]

Münafıkların Bir Tertibi

Müreysi Zaferi kazanıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz, mücahitlerle burada birkaç gün istirahat edip beklemeyi uygun bulmuşlardı. Önceden de bahsettiğimiz gibi, bu gazâya çok sayıda münafık katılmıştı.[10]Hatta bazı kay­naklara göre, o zamana kadar münafıkların, hiçbir gazâya bu derece ilgi gös­terdikleri görülmemişti. Bu ilgileri ve fazla iştirakleri elbette sebepsiz değildi: Bir taraftan ganimete konmak, diğer taraftan gün geçtikçe saflarını sıklaştıran, çoğalan ve kuvvet kazanan Müslümanları, en küçük fırsatları dahi değerlendi­rerek birbirine düşürmek, aralarına fitne fesat tohumu saçmak…

İşte, bu bekleme esnasında, Hazreç kabilesinden Benî Amr b. Avf’ın mütte­fiki olan Sinan b. Veber el-Cühenî ile Hz. Ömer’in Benî Gifar’dan ücretle tut­tuğu seyisi Cahcah ara­sında, kuyu başında kovalarının birbirine karışması yü­zünden bir kavga çıktı. Cahcah, yumruk ve tokatlarla Si­nan’ın yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı. Sinan ise fer­yadı basıp, “Yetişin ey ensar, neredesiniz?” diye bağırdı.

Öte taraftan Cahcah da, “Yetişin muhacirler, neredesiniz?” diye seslendi.[11]

Feryatları duyan ensar ile muhacirler derhal toplandılar. Kılıçlarını sıyırdı­lar. Az kalsın büyük bir fitne kopacak, Müslümanlar birbirine gireceklerdi. Mu­hacirlerle ensar­ın bazı ileri gelenleri, araya girip, yatıştırıcı konuşma­lar yap­tılar.

O sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz, topluluğun bulunduğu yere geldi ve “Câhiliyye insanlarının davası mı güdü­lüyor? Nedir bu çığlıklar, bu feryatlar? Derdiniz nedir?” diye sordu.

Ashap, bir muhacirin ensardan bir Müslümanı tokatladığını söyleyince, “Bı­rakınız şu Câhiliyye âdet ve davasını… Çünkü o, bir murdarlık, bir kötülüktür. Câhiliyye davasını güden, kendini cehenneme atmış olur”[12]buyurdu.

Bunun üzerine Sinan, Cahcah üzerindeki hak ve davasından vaz­geçti.

Abdullah b. Übey’in İşi Alevlendirmesi

Bu esnada münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Se­lûl’ün ortaya atıldığı gö­rüldü. Zira, bu hadise, onun için ele geçmez bir fırsattı. Bunu bahane ederek Müslümanların arasını bozabilirdi. Nitekim “Ey ensar! Bu muhacirler, sâye­nizde kuvvet ve şöhrete nâil olmuş­larken, şimdi bi­ze böylesine hakaretle mu­amele ediyorlar” diye bağırdı.

Sonra şeytanî bir tavırla kavmine dönerek, “Bunları şehrinize getirip yer verdiniz, mal ve erzakınıza ortak yaptınız. Uğradığınız bu hakaretlere tek se­bep, yine sizsiniz. Val­lahi, bir Medine’ye dönecek olursak en izzetli ve kuvvetli olan (güya kendisi ve etbaı) en zelil ve en zayıf olanı (hâşâ Pey­gam­be­ri­miz ve muhacirler) oradan sürüp çıkaracaktır”[13]diye konuştu. Arkasından da bir sü­rü herzeler savurdu.

Orada bulunan genç sahabe Hz. Zeyd b. Erkam, Abdullah b. Übey’in bu sözle­rine karşı çıktı ve “Vallahi, kavminin içinde zelil ve menfur olan, ancak sensin! Muhammed (a.s.m.) ise, Allah tarafından aziz kılınmıştır” dedi.

Başmünafık, bu sözler karşısında derhal vaziyet değiştirdi ve “Ey kardeşi­min oğlu! Sus! Vallahi, ben şaka yapmıştım!”[14]diyerek münafıklığını ortaya koy­du.

Hz. Zeyd b. Erkam susmadı. Abdullah b. Übey’den işittiklerini olduğu gibi gelip Peygamber Efendimize haber verdi. Efendimizin rengi birden değişti. Ya­nında Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Sa’d b. Ebî Vakkas, Muhammed b. Mes­leme gibi muhacir ve ensardan zât­lar bulunuyordu. Her şeye rağmen meseleyi tah­kik etmeyi uygun buldu. Hz. Zeyd’e, “Sakın, İbni Übey’e karşı bir kin ve düş­manlığından dolayı bunu söylemiş olmayasın?” diye sordu.

Zeyd (r.a.), “Hayır! Vallahi, bunları ondan işittim!” dedi.

Resûl-i Ekrem, tekrar, “Yanlış duymuş olamaz mısın?” diye sordu.

Hz. Zeyd, aynı şekilde bu sözleri münafıkların reisinden kelimesi kelime­sine işittiğine dair ikinci defa Allah adına yemin etti.

Abdullah b. Übey’in bu sözleri sarfettiği haliyle orduda duyuldu. Ensardan bazıları, “Kendi kavminin efendisi hak­kında haksız yere isnatta bulundun” di­yerek Hz. Zeyd b. Erkam’ı kınadılar.

Zeyd, onlara cevaben, “Vallahi, ben bu sözleri ondan işittim! Ve eğer bu sözleri babamdan dahi işitmiş olsaydım, yine Re­sû­lul­lah’a gidip söylemekten asla geri durmazdım. Allah Teâlâ’nın, Peygamberine bu hususta vahiy indirip, kimin yalancı olduğunu bildireceğini ve Re­sû­lul­lah’ın sözlerimi doğrulayaca­ğını umarım” dedi.

Sonra da, “Allahım! Resûlüne, sözlerimi doğrulayacak vahyini indir!”[15]di­ye dua etti.

O sırada Hz. Ömer, “Yâ Re­sû­lal­lah! Müsaade buyur da şu münâfığın boy­nunu vurayım! Eğer onu muhacirlerden birinin öldürmesini uygun görmüyor­sanız, Sa’d b. Muaz veya Muhammed b. Mesleme’ye emredin, onu öldürsün­ler!”[16]dedi.

Resûl-i Ekrem bu tekliften memnun kalmadığı gibi, cevabı da dü­şündürücü oldu: “Eğer ben onun öldürülmesine müsaade edersem, Medine eşrafından birçoğunun gönlüne korku ve endişe düşer. Ayrıca işin iç yüzünü bilmeyen halk, ‘Muhammed ashabını öldürüyor’ diye konuşmaya başladıkları zaman durum ne olur?”[17]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, günün en sıcak saati olmasına rağmen, mücahit­lere derhal Medine’ye doğru yola çıkmalarını emretti. Hâlbuki, o güne kadar, böyle günün en sıcak saatinde yola çıktığı vâkî değildi.[18]

Abdullah b. Übey’in, Söylediklerini İnkâr Etmesi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Abdullah b. Übey’i yanına çağırdı:

“Bana ulaşmış olan sözleri sen mi söyledin?” diye sordu.

Başmünafık, söylediklerini inkâr etti: “Hayır! Sana kitabı indirilmiş olan Allah’a yemin ederim ki ben o sözlerin hiçbirini söylemedim. Zeyd, muhakkak yalancıdır!” dedi.

Pey­gam­be­ri­mizden, Sıcakta Yola Çıkmanın Sebebini Sormaları

Peygamber Efendimizin, günün sıcak saatinde ordusunu harekete geçir­mesi, Müslümanlar arasında hayretle karşılandı.

Ensarın ileri gelenlerinden Üseyd b. Hudayr, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bu saatte yola çıkmak uygun değildir. Sen, böy­le zamanda yola hiç çıkmazdın” dedi.

Resûl-i Ekrem, “Adamınızın söylediğini duymadın mı?” buyurdu.

Üseyd b. Hudayr, “Hangi adam, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sor­du.

Peygamber Efendimiz, “Abdullah b. Übey…” dedi.

Üseyd b. Hudayr, “Ne söylemiş?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz, “‘Medine’ye dönünce, en aziz ve kuvvetli olan, en zelil ve zayıf olanı oradan muhakkak sürüp çıkaracaktır’ de­miş” dedi.

Üseyd b. Hudayr, “Yâ Re­sû­lal­lah! İstersen, sen, onu Me­dine’den sürüp çı­ka­rır­sın! Vallahi, zelil ve zayıf olan odur; aziz ve kuvvetli olan da sensin! Yâ Re­­sû­lal­lah, sen, yine de ona rıfk ve şefkat ile muamele buyur! Vallahi, Allah, se­ni bize getirdiği zaman, kavmi ona hükümdarlık tacı hazırlıyordu. O, elin­den saltanatı senin çekip aldığını sanmaktadır!” diye konuştu.[19]

Peygamber Efendimiz, mücahitlerin Abdullah b. Übey’­in söylediği sözlerle meşgul olmasını istemiyordu. Bu­nun için hareket emri verdiği günden ertesi günün sabahına kadar yola devam ettiler. Mücahitler son derece yorulmuş­lardı. Güneşin sıcaklığı etrafı basın­ca konakladılar. Yorgunluk ve uykusuz­luktan mecalleri kalmamıştı. Derhal uykuya daldılar.

Böylece Re­sû­lul­lah Efendimiz, dedikodunun ordu arasında büyümesine fır­sat vermemiş oluyordu.

Şiddetli Fırtınanın İfade Ettiği Mana

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuyla Bek’a mevkiinden hareket edeceği sı­rada şiddetli bir fırtına esti. Mücahitler korkup ürktüler. Gatafanların reisi Uyeyne b. Hısn’ın Medine’ye baskın yapmış olmasın­dan endişe duydular. Zi­ra, onunla yapılan anlaşma müddeti son bulmuştu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Size Uyeyne b. Hısn’tan bir zarar gel­mez” dedi; sonra da, “Korkmayınız! Bu fırtına, büyük bir kâfirin ölü­mü dolayısıyla es­mektedir!” buyurdu.

Gerçek, Resûl-i Ekrem Efendimizin haber verdiği gibiydi. Medine’ye var­dıklarında, münafıklara arka çıkan Yahudi büyüklerinden Rufâ’a b. Zeyd b. Ta­but’un aynı gün ölmüş olduğunu öğrendiler.[20]Bu adam, Pey­gam­be­ri­mizin ve İslam’ın azılı düşmanlarından biriy­di.

Hz. Abdullah’ın Teklifi

Kaderin cilvesi bu… Abdullah b. Übey nifakın reisliğini yaparken, oğlu Ab­dullah ise İslam’ı fevkalâde bir ciddiyet ve ittika içinde yaşayan halis bir Müslümandı. Babasının sözlerini duyunca, Resûl-i Ekrem’in huzuruna çıktı.

“Yâ Re­sû­lal­lah! Babamla aranızda geçen hadiseyi işittim. Onu öldürmek is­tediğinizi haber aldım. Eğer bu işi muhakkak yapacaksanız, bana emir buyu­runuz, şu anda gidip başını Huzur-u Şerif’e getireyim! Bütün Hazreçliler bilir­ler ki babama pek ziyade muhab­betim vardır. Onun öldürülmesini başkasına havâle ederseniz, ihtimal ki o adama karşı nefsimde bir düşmanlık meydana gelir ve bir kâfire karşı bir mü’mini öldürerek cehenneme müstahak olurum!” diye konuştu.

Sahabedeki iman, işte böylesine kuvvetliydi: Re­sû­lul­lah ve Müslümanlara hakaret eden babasının başını kesecek kadar!

Resûl-i Ekrem, verdiği cevapla, bu kahraman sahabeyi teselli etti: “Ey Ab­dullah! Babanı öldürmeyi istemedim; hiç kimseyi de onu öldürmekle vazife­lendirmedim. Aramızda yaşadıkça ona iyi davranırız!”[21]

Hz. Abdullah’ın, Babasının Önünü Kesmesi

İslam ordusu, Medine’ye yaklaşmıştı.

Akik denilen vadide Hz. Abdullah atından indi. Babası Abdullah b. Übey’in önünü kesti. Devesini ıhdırıp çöktürdü ve “İzzet ve kuvvetin Allah’a ve Resû­lüne âit olduğunu söylemedikçe, seni asla bırakmayacağım!” dedi.

Başmünafık birden şaşkına döndü. Bu sözleri hiddetli hiddetli söyleyen, oğ­lu Abdullah idi. Bunun nasıl yapabilirdi? İman etmiş görünen münafık, el­bette gerçek bir imanın insana neler yaptırabileceğini bilemezdi! Oğluna, “De­mek, sen, bu kadar insanlar arasında beni Medine’ye sokmayacaksın, öyle mi?” de­di.

Hz. Abdullah, “Evet” dedi. “Bugün insanlar arasında, en aziz kimdir, en ze­lil kimdir, sana öğretmeden seni asla bırakmayacağım! Hatta izzet ve şerefin Allah’a ve Resûlüne âit olduğunu burada itiraf ve ikrar etmezsen, boynunu vururum!”

Başmünafık, Hz. Abdullah’ın sözlerinde kararlı olduğunu anlayınca, mec­bu­ren, “Ben şehâdet ederim ki izzet ve kuvvet, Allah’a, Resûlüne ve mü’min­le­re âittir” dedi.

Hadiseyi duyan Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Abdullah’a, “Allah, seni Re­sû­lünden ve mü’minlerden dolayı hayırla mükâfatlandırsın” diyerek dua etti ve babasını serbest bırakmasını da kendisine emretti.[22]

Medine’ye Geliş

Resûl-i Ekrem Efendimiz, yirmi sekiz gün sonra Ramazan hilâli doğduğu zaman ordusuyla Medine’ye geri döndü.[23]

Münafıklar Hakkında Müstakil Sure İnmesi

Bütün bu olup bitenlerden sonra, başmünafık Abdullah b. Übey b. Selûl ile di­ğer münafıklar hakkında müstakil bir sure nâzil oldu. Surede meâlen müna­fıkların vasıflarından şöyle bahsediliyordu:

“Münafıklar sana geldikleri zaman, ‘Şehâdet ederiz ki sen muhakkak ve mutlak Allah’ın Peygamberisin’ dediler. Allah da bilir ki sen elbette ve elbette O’nun Peygamberisin. Fakat Allah, o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar ol­duğunu da biliyor.

“Onlar, yeminlerini bir kalkan edindiler ve Allah’ın yolundan saptırdılar. Hakikat, onların yaptıkları şeyler ne kötüdür!

“Bu (kötü amelleri şundandır): Çünkü onlar, (zâhiren) iman ettiler; fakat sonra kalpleriyle kâfir oldular. Bu yüzden kalplerinin üstüne (küfür) mühr(ü) basıldı. Onun için onlar (iman hakikatini) anlamazlar.

“Onları gördüğün zaman, gövdeleri (kalıpları kıyafetleri belki) hoşuna gi­der. Eğer söylerlerse sözlerini dinlersin. Hâlbuki onlar, giydirilmiş (kocaman) odunlar gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar. Asıl düşman, on­lar­dır. O halde onlardan sakın. Allah gebertsin onları! Nasıl olup da (haktan) dön­dürülüyorlar?”[24]

Surenin daha sonraki ayetlerinde ise, Abdullah b. Übey’in sarfettiği sözler­den bahsediliyor ve meâlen şöyle deniliyordu:

“Onlar öyle kimselerdir ki ‘Allah’ın peygamberi yanında bulunan kimseleri beslemeyin. Ta ki dağılıp gitsinler’ diyorlardı. Hâlbuki, göklerin ve yerin hazi­neleri Allah’­ın­dır. Fakat o münafıklar ince anlamazlar.

“Onlar, ‘Eğer Medine’ye dönersek, andolsun, en şerefli ve kuvvetli olan(ımız) oradan en hakir (ve zayıf) olanı muhakkak çıkaracaktır’ diyorlardı. Hâlbuki, şeref, kuvvet ve galibiyet Allah’ındır, Peygamberinindir, mü’minle­rindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.”[25]

Allah, Zeyd’i Tasdik Etti

Bu ayetler nâzil olup, münafıkların, yalancıların ta kendileri oldukları haber verilince, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Zeyd b. Er­kam’ı huzuruna çağırdı. Ku­la­ğından tuttu ve “İşte, Allah yolunda kulağıyla vazifesini yerine getirmiş olan genç budur!” buyurdu; sonra da, “Ey Zeyd! Allah, seni tasdik etti!” dedi.[26]


__________________________________________________________

[1]İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 63.
[2]Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 584.
[3]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 63.
[4]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 63.
[5]Vakidî, Megazi, c. 1, s. 406.
[6]İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 298.
[7]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 64.
[8]İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 302; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 64.
[9]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 302.
[10]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 63.
[11]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 303.
[12]Buharî, Sahih, c. 4. s. 160.
[13]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 303.
[14]Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 597.
[15]Vakidî, a.g.e., c. 2, s. 417.
[16]Taberî, Tefsir, c. 28, s. 114.
[17]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 303.
[18]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 303.
[19]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 304.
[20]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 304.
[21]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 305.
[22]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2. s. 65.
[23]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 65.
[24]Münafıkûn, 1-4.
[25]Münafıkûn, 7-8.
[26]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 305.

Peygamberimizin Hz. Cüveyriye ile Evlenmesi

Hz. Cüveyriye, Benî Müstalık kabilesi reisi Hâris b. Ebî Dırar’ın kızı idi. Müreysi Gazâsı’nda alınan esirlerden biri de oydu. Kocası Müsafi b. Safvan, Pey­gam­be­ri­mizin amansız düşmanlarından biriydi. Harpte öldürülünce, Hz. Cüveyriye dul kalmıştı.

Esirler, mücahitler arasında bölüştürüldüğü zaman, Hz. Cü­veyriye, Sâbit b. Kays ile amcası oğlunun hissesine düşmüştü.[1]

Hz. Cüveyriye, Sâbit b. Kays’la anlaşmış, kesişme yapmıştı.[2]Tayin edilen fidyeyi ödediği takdirde hürriyetine kavuşacaktı. Fakat fidye ödeyecek imkânı yoktu. Bu sebeple Peygamber Efendimize müracaat etti ve fidye-i necatının ödenmesi hususunda yardım talebinde bulundu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ona, “Sana, bundan daha hayırlı olan yok mu­dur?” diye sordu.

Beklenmedik bir soruya muhatab olan Hz. Cüveyriye, birden şaşırdı. Hürri­yetine kavuşmaktan, tekrar anne ve babasına, yurduna varmaktan daha hayırlı ne olabilirdi?

Bir anlık bir tereddütten sonra, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Hakkım­da yapaca­ğınız bundan daha hayırlı şey nedir?”

Peygamber Efendimiz, “Senin fidye-i necatını ödemem ve seni zevceliğe ka­bul etmemdir” buyurdu.

Hz. Cüveyriye bütün bütün şaşırdı. Esaretten kurtulduğu gibi, böylesine bü­yük bir şerefe de nâil olacaktı. Bir an kendi âlemine daldı. Peygamber Efen­dimizin yurtlarına varmadan birkaç gün önceki rüyasını hatırladı: Ay, Me­dine’den sanki yürüyüp gömleğine girmişti.[3]Bir anlık şaşkınlıktan sonra, yü­zünde sevinç alâmetleri belirdi. Pey­gam­be­ri­mizin teklifine cevabı şu oldu:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Eğer beni bu şerefe nâil ederseniz, şüp­he­siz benim için bun­dan daha hayırlı bir devlet ve saadet olamaz!”[4]

Hâris b. Ebî Dırar’ın Müslüman Olması

Hz. Cüveyriye’nin babası Hâris b. Ebî Dırar da, o sırada, kızını kurtarmak için yanına develer alarak Medine’ye doğru yola çıkmış idi. Akik vadisine va­rınca develerine baktı. Kıyamadığı ikisini, vadide iki dağ arasında kuytu bir yere sakladı. Sonra, Peygamber Efendimizin huzuruna geldi.

“Yâ Muhammed! Kızımı esir almışsınız. Şunlar, onun fidye-i neca­tıdır” diye konuştu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Akik’te, filan dağlar arasında filan kuytuya sak­lamış olduğun iki deveyi neden getirmedin?” diye sordu.

Haris, birden şaşırdı. Hiç kimse, develeri oraya saklamış olduğunu bilmi­yordu. Artık beklemek manasızdı. Derhal, “Ben şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur; muhakkak sen de Allah’ın Resûlüsün! Vallahi, yaptığımı Al­lah’tan başka kimse bilmiyordu!” diyerek Müslüman oldu. Onunla birlikte, iki oğlu ve kavminden ya­nın­da bulunanlar da orada Müslüman oldular.[5]

Pey­gam­be­ri­mizin, Hz. Cüveyriye’nin Fidye-i Necatını Ödemesi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Sâbit b. Kays’a (r.a.) haber gön­de­rip, durumu ken­disine arz etti. Hz. Cüveyriye’yi kendisinden istedi. Sâbit b. Kays tereddüt göstermeden, “Babam anam sana feda olsun yâ Re­sû­lal­lah! Sana onu bağışla­dım!” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, fidye-i necatını ödeyerek Hz. Cü­vey­ri­ye’­yi baba­sına teslim etti.

Hz. Cüveyriye’nin, Pey­gam­be­ri­mizle Evlenmesi

Müslüman olan Hz. Cüveyriye’yi zevceliğe kabul etmek üzere, Peygamber Efendimiz, onu, babası Hâris b. Ebî Dırar’­dan istedi. Baba Haris buna muvafa­kat gösterdi.

Peygamber Efendimiz, dört yüz dirhem mehir vererek Hz. Cü­veyri­ye’­yi zev­celiğe aldı.[6]

Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye’yi zevceliğe aldığını gören ashab-ı ki­ram, “Re­sû­lul­lah’ın zevcesinin akraba ve taallûkatı artık esir kalmamalıdır” diyerek ellerindeki bütün esirleri serbest bıraktılar. Bu esirler arasında sadece yüz tane kadın vardı.

Bunun için Hz. Âişe der ki:

“Ben, kavmi için Cüveyriye’den daha hayırlı, daha mübarek bir kadın bil­miyorum!”[7]

Gerçekten de, Hz. Cüveyriye bahtiyar bir kadındı. Bir günde, esir iken hem Resûl-i Ekrem Efendimize zevce olma şerefi ve saadetine erdi, hem de kavmi­nin esaretten kurtulmasına sebep oldu.

Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye’yi zevceliğe aldığını duyan Müsta­lıkoğullarından birçok kimse de, bu mürüvvet ve âli­ce­nab­lığa hayran ka­lıp, Medine’ye gelerek Müslüman oldular.

Peygamber Efendimizin bütün evliliklerinde ayrı ayrı hikmet ve maslahat­lar vardır. Bu evliliğinde de içtimaî bir hikmet ve maslaha­tı göz önünde bu­lundurmuştur. O da, kalpleri kendisi­ne ve İslam’a ısındırmak, kabileleri akra­balık bağı kurarak etrafında toplamak, kendisine ve İslam’a yardımcı kılmaktı. Malumdur ki insan bir kabileden veya bir aşiretten evlendiği zaman, onunla o kabile veya aşiret arasında bir yakınlık meydana gelir; bu da tabii olarak, on­ları o insanın yardımına koşturur.

İşte, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Cüveyriye’yle evlenmesinde bu maksat ve gayeyi gütmüştür. Ve bunda, görüldüğü gibi, muvaffak da olmuştur.

Hz. Cüveyriye’nin Asıl Adı

Hz. Cüveyriye’nin asıl adı “Berre” idi. Bu ismi beğenmeyen Resûl-i Ekrem Efendimiz, evlendikten sonra, ona cariyenin musağğarı olan ve “kadıncık” ve­ya “kızcağız” manasına gelen Cüveyriye ismini taktı.[8]

Hz. Cüveyriye, son derece ittika sahibi idi. Yoksullara, fa­kirlere karşı son de­rece şefkatli, merhametli davranırdı. Ye­mez, başkasına yedirir; içmez, baş­ka­sına içirirdi.

Bir gün Resûl-i Ekrem, odasına girerek, “Yiyecek bir şey var mı?” diye sor­muştu.

Hz. Cüveyriye, “Hayır yâ Re­sû­lal­lah! Yanımda yiyecek bir şey yok. Sadece bir davar kemiği vardı ki onu da kadın azatlımıza sadaka olarak verdim!”[9]ce­vabını vermişti.

Hz. Cüveyriye, Hicret’in 57. yılında vefat etti. Bâkî Kabristanı’na defnedildi


_______________________________________________________________________

[1]İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 307; İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 116.
[2]Kesişme yapmak, bir esirin tayin edilen muayyen miktarı kazanıp efendisine vererek esirlikten kurtul­maya kendini müsait hâle getirmesi demektir.
[3]İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 303.
[4]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 307; İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 117.
[5]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 308.
[6]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 308.
[7]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 308; İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 177.
[8]İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 118.
[9]Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 6, s. 430.

İfk Hâdisesi

Zâhiren iman etmiş görünüp hakikatte iman etmemiş münafıklar gürûhu, her zaman her fırsatta Resûl-i Ekrem Efendimizi ve ashabını rahatsız etmek gayret ve maksadını taşıyorlardı. Bu maksatlarında muvaffak olmak için de ellerinden gelen her yola başvurmaktan asla çekinmiyorlardı. Öyle ki Kâinatın Efendisinin lekesiz, tertemiz mahrem hayatına dil uzatacak kadar küstah ve âdice hareket edebilme cür’etini bile gösterebiliyorlardı.

İfk Hadisesi, Hz. Âişe (r.a.) validemize, münafıkların reisi Abdullah b. Übey tarafından yapılan iftira hadisesidir. Hadise şöyle cereyan etmiştir:

Hz. Âişe’den (r.a.) öğrendiğimize göre, Re­sû­lul­lah (a.s.m.) herhangi bir se­fere çıkacakları zaman Ezvac-ı Tâ­hi­rat arasında kur’a çeker, kur’a kime düşerse onu beraberinde götürürdü.[1]Benî Müstalık Gazâsı’nda ise, kur’a, Hz. Âişe vali­demize düşmüştü.[2]

Hadisenin bundan sonrasını bizzat Hz. Âişe validemiz şöyle anlatmıştır:

“Re­sû­lul­lah’la beraber sefere çıkmıştım. Bu sefer, hicab ayeti inzâl buyrul­duktan sonra idi. Bunun için ben hevdeçin içinde taşınır, konak yerine de yine hevdeç içinde indirilirdim. Bu suretle gittik.

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bu gazâsından (Benî Müstalık) dönüyordu. Medine’ye yaklaştığımızda bir konak yerine indi. Gecenin bir bölümünü orada geçirdi. Sonra göç edilmesini emretti.

“Hareket emri verildiği zaman, ben kalkıp ihtiyacımı gidermek için yalnız başıma ordudan ayrılıp gittim. Kaza-yı hacet ederek, dönüp bindiğim devenin yanına geldim. Göğsümü yokladığımda, Yemen göz boncuğundan dizilmiş ger­danlığımın kopmuş olduğunu fark ettim (Bu gerdanlığı annesi Ümmü Rû­man düğün hediyesi ola­rak takmıştı). Dönüp gerdanlığımı aramaya koyul­dum. Fakat onu aramak beni yoldan alıkoymuştu. Ben öyle zannetmiştim ki se­fere iştirak etmiş olanlar bir ay bekleseler dahi, benim devemi, ben hevdeçte bulunmadıkça sevk etmezler. Hâlbuki yolda bana hizmet edenler, gelip hev­de­cimi yüklemişler, bindiğim deveyi de hareket ettirmişlerdi. Onlar beni hevdeç içinde sanıyorlarmış. Çünkü o zaman kadınlar hafif idi; iri ve ağır vü­cutlu de­ğillerdi. Yemek de az yerlerdi. Bu sebeple hizmetçiler, hevdeci yükle­mek üzere kaldırdıklarında hevdecin ağırlık derecesinin farkına varamayarak yüklemiş­ler. Hem ben, küçük ve zayıf bir kadındım. Deveyi sürüp gitmişler.

“Gerdanlığımı, ordu ayrılıp gittikten sonra buldum. Hemen dönüp ordu­gâha geldim. Fakat onlardan kimseyi bulamadım. Hepsi çekip gitmiş. Ben de oradan evvelce bulunduğum yere geldim. Çarşafıma bürünüp yanımın üzerine uzandım. Hevdeç­te beni bulamayınca, aramak için yanıma gelirler sandım. O sırada gözlerimi uyku bürüdü; uyumuş kalmışım.

“Safvan b. Muattal, ordunun arkasına kalır, halkın mallarını araş­tırır, bir şey kalmışsa, kaybolmamak için, alıp diğer konak yeri­ne götürürdü.

“Safvan, askerin arkasından yürüyerek, sabaha karşı bulunduğum yere doğru gelmiş. Uyuyan bir insan karaltısı görünce, gelip başucuma dikilmiş ve beni görür görmez tanımış. Çünkü bize hicab ayeti inmeden evvel, onun beni görmüşlüğü vardı.

“Safvan, beni görünce şaşırarak ‘İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn=Biz Al­lah’ın kullarıyız ve muhakkak O’na dönüp varıcıyız’ dedi.

“Hemen onun sesine uyandım. Çarşafımla yüzümü örtüp büründüm.

“Vallahi, onunla ne bir kelime konuşmuşuzdur, ne de istircadan [“İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn”dan] başka ondan bir kelime işit­mi­şimdir.

“Bundan sonra Safvan, devesini ıhdırdı. Beni, binsin diye ayağını devesinin ön ayağına bastı. ‘Bin’ dedi ve kendisi geri çekildi.

“Ben de hemen kalkıp deveye bindim. Kendisi de devenin başını, yularını çekerek askere yetişmek için süratle ilerlemeye başladı.

“Sabaha kadar askerin arkasından yetişemedik.

“Nihayet asker, konak yerine inip yerleştiği sırada idi ki Saf­van’ın, devenin yularını çekerek konak yerine getirdiği görüldü.”[3]

Başmünâfığın Durumu Değerlendirmesi

Safvan b. Muattal, Hz. Âişe validemizi deve üzerinde getirirken, münafıkla­rın başı Abdullah b. Übey’le karşılaşmışlardı. Abdullah b. Übey, “Bu kimdir?” diye sordu.

“Âişe’dir” dediler.

Kavmi arasında itibarı oldukça sarsılan, bütün nazarları menfi şekilde üs­tüne toplamış bulunan başmünafık, bu masum hadiseyi diline dolamak istedi. Bu meş’um niyetini hemen orada izhar etti:

“Vallahi” dedi. “Ne Âişe o adamdan dolayı kurtulur, ne de o adam Âişe’den dolayı kurtulur!”

Daha bir sürü alçakça lâf etti.[4]

Ordugâh, başmünafık Abdullah b. Übey b. Selûl’ün yap­tığı iftirayla çalka­lan­dı.

Hz. Âişe der ki:

“İftiracılar, aleyhimde söyleyeceklerini söylemişler, ordugâh çalkalanmış! Vallahi, benim bunların hiçbirinden haberim yoktu!”[5]

Şen’î İftira

Görüldüğü gibi, hadise her türlü şaibeden uzak cereyan etmişti. Hz. Âişe vali­demiz, mâkul ve meşru bir mâzeret sebebiyle geride kalmış. Bir müddet son­ra, ordunun geride kalan veya düşen eşyalarını bulup sahiplerine teslim et­mek üzere toplamakla vazifeli gayet saf, temiz kalpli ve sonradan hasur ol­du­ğu, yani erkekliği bile bulunmadığı anlaşılan Safvan b. Muattal tarafından gö­rülmüş ve getirilip orduya yetiştirilmiştir.

Kur’an-ı Azîmüşşan’a göre, peygamberler, mü’minlere öz nefislerinden da­ha üstündür. Ezvac-ı Tâhirat da, “mü’­min­lerin anneleri” hükmündedir. Re­sûl-i Ekrem Efendimizden sonra bile zevcelerinden herhangi birini nikâhlamak ke­sinlikle yasaklanmıştır.[6]

Buna binaen, Allah’a ve Resûlüne gerçek manada iman etmiş ha­kikî bir Müslümanın, bu kadar kesin ve açık ayetler karşısında, Hz. Re­sû­lul­lah’ın, ge­rek sağlığında ve gerek Mele-i A’lâ’ya yükselişlerinden sonra, zevcelerinden her­hangi birisine, değil kötü gözle bakması, hatta böyle bir kötülüğü kalbinden geçirmesi bile tasavvur edilemez.

Allah ve Resûlüne gerçek manada iman etmiş ve onların emir ve yasakla­rına riayet eden gerçek bir mü’min ve Müslüma­nın, canından çok sevdiği Pey­gamberinin zevcesini, örtüsüne bürünmüş ve ya­payalnız uykuya dalmış hal­de görünce, onu hürmet ve saygı içinde deveye bindirip, or­duya süratle yetiştir­mesi kadar tabii ve zarurî ne olabilirdi?

İşte, gerçek manada bir mü’min ve Müslüman olan, hatta erkeklik özelli­ğinden bile mahrum bulunan Safvan b. Muattal da, dininin gereği olan bu va­zi­feyi yapmıştır.

Ne var ki kalplerinde hastalık bulunan, dilleriyle “İman etti” deyip, kalben iman etmemiş bulunan ve işleri güç­leri mü’minleri birbirine düşürmek olan mü­nafıklar, hususan Abdullah b. Übey b. Selûl, bunu bir ganimet bilmiş ve di­li­ne dolayarak Hz. Âişe valide­mi­ze şen’îce iftirada bulunmuştur. Maksadı, üze­rine toplanan nazarları dağıtmak, Resûl-i Kibriya Efendimizin nâzik ru­hu­nu rencide etmek ve Müslümanları birbirine düşürmek, onların birbirine karşı olan itimatlarını sarsmaktı.

Hz. Âişe’nin, Söylenenlerden Uzun Müddet Habersiz Oluşu

Münafıkların reisi Abdullah b. Übey’in başlattığı, Hasan b. Sâbit, Mistah b. Üsâse, Hamne binti Cahş ve halktan bazı saf Müslümanların, münafıkların tuza­ğına düşerek etrafa yaydıkları iftira hadisesinden, Hz. Âişe’nin uzun bir müddet haberi olmamıştı. Bu hususu Hz. Âişe (r.a.) şöyle anlatır:

“Medine’ye gelince, ben, çok geçmeden ağır bir hastalığa (hum­ma) tutul­dum. Bir ay çektim. Meğer bu esnada halk arasında As­hab-ı İfk’in iftiraları do­la­şıyormuş! Ben ise olanlardan bütünüyle habersizdim. Aleyhimde iftiraları Re­sû­lul­lah’la annem ve babam da duymuşlar, fakat bana hiçbir şeyden bah­setmiyorlardı.

“Yalnız, hastalığımda beni şüphelendiren bir husus vardı: Nebi’den (a.s.m.) daha önce hastalığım zamanında görmüş ol­duğum lütuf ve şefkati bu hastalı­ğım esnasında görmüyordum. Ve adımı bile zikretmeden ‘Hastanız nasıl?’ di­yor ve bununla iktifa ediyordu. Benim, iftiracıların uydurduklarından hiç ha­berim yoktu.”[7]

Söylenenleri Hz. Re­sû­lul­lah, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Âişe’­nin anneleri duy­muş olmasına rağmen, Hz. Âişe’ye bir şeyden bahsetmiyorlardı. Ancak yuka­rıda zikrettiğimiz şekilde, Hz. Re­sû­lul­lah’ın kendisine karşı tavrından Hz. Âişe endişe duyuyor ve üzülüyordu. Fakat bunun sebebinden haberi yoktu.

Hz. Âişe, İftirayı Nasıl ve Kimden Öğrendi?

Hz. Âişe, iftirayı kimden ve nasıl öğrendiğini de şöyle anlatır:

“Aradan yirmi küsur kadar gece geçmişti. Hastalığımı atlatmış, nekâhet devresine girmiştim.

“Bizler, o zaman Arap olmayanların evleri yanında edindikleri şu helâları, ko­kusundan tiksindiğimiz için, evlerimizin yanında bulundurmaz, Medine’nin kır­larına çıkardık. Kadınlar, her gece oraya, ihtiyaçlarını gidermek için çıkar­lar­dı.

“Ben, yine bir gece Mistah b. Üsâse’nin annesiyle, hacet giderme yerimiz olan Menası tarafına çıkmıştım. Mıs­tah’­ın annesi, çarşafına takılarak düşünce, ‘Mıstah yüzünün üzerine düşsün, kahrolsun!’ di­ye­rek oğluna beddua etti.

“Ben, ‘Ey ana! Ne diye oğluna beddua ediyorsun?’ dedim. Sustu, cevap ver­medi.

“İkinci kere ayağı dolaşıp düştü. Yine ‘Mıstah yüzünün üzerine düşsün, kahrolsun!’ dedi.

“Ben, ‘Ey ana! Ne diye oğluna beddua ediyorsun?’ dedim.

“Yine susup cevap vermedi.

“Üçüncü kere düştü. Yine ‘Mıstah yüzünün üzerine düş­sün!’ diye beddua etti.

“Ben yine ‘Ey ana! Ne diye oğluna beddua ediyorsun? Bedir Savaşı’nda bu­lunmuş bir zâta hiç sövülür, beddua edilir mi?’ dedim.

“O, ‘Vallahi, ben, ona, senin aleyhinde söylediklerinden dolayı beddua edi­yorum!’ dedi.

“‘O, neler söylemiş?’ diye sordum.

“Bunun üzerine, Mıstah’ın annesi, iftiracıların söyledik­lerini ba­na teker te­ker anlattı. Hastalığım tekrar geri geldi. Vallahi, üzüm­tüm­den hacetimi gider­meye bile güç yetiremedim ve döndüm. O ka­dar ağladım ki ağlamaktan ci­ğerlerim kopacak, parçalanacak sandım.”[8]

Hz. Âişe, Annesinin Evinde

Hastalığında, Hz. Âişe’ye annesi Ümmü Rûman bakıyordu.

Bir gün yine Re­sû­lul­lah, selam verip yanına girdi. Hz. Âi­şe’­nin ismini zik­ret­meden, “Hastanız nasıldır?” diye sordu. Başka da hiçbir şey konuşmadı.

Hz. Âişe der ki:

“(Bunun üzerine) Artık kendimi tutamadım. ‘Yâ Re­sû­lal­lah! Şimdiye kadar görmediğim eziyeti görüyor ve çekiyorum. Bana müsaade etsen de annemin evine gitsem. Hastalığıma orada bakılsa olmaz mı?’ dedim.

“Re­sû­lul­lah, ‘Gitmende bir mahzur yok’ dedi.

“Ben, ebeveynimin yanına gidip, aleyhimde haberin iç yüzünü anlamak is­tiyordum.

“Re­sû­lul­lah, yanıma bir hizmetçi katıp, beni babamın evine gönderdi.

“Annem, ‘Kızcağızım, sen niçin geldin?’ diye sordu.

“‘Anneciğim!’ dedim, ‘Halk, benim aleyhimde neler söyleyip duruyormuş da, siz bana hiçbir şey sızdırmadınız!’

“Annem, ‘Kızcağızım,’ dedi. ‘Sen kendini hiç üzme, sıhhatini düşün. Val­lahi, bir kadın senin gibi güzel ve kocasının yanında sevgili olsun ve onun bir­çok ortağı bulunsun da onu kıskanmasınlar ve onun aleyhinde birtakım lâflar çıkarmasınlar; bu pek nâdirdir!’

“‘Babamın bundan haberi var mı?’ dedim.

“‘Evet…’ dedi.

“‘Re­sû­lul­lah’ın da haberi var mı?’ diye sordum.

“‘Evet…’ dedi.

“Kendimi tutamadım, ağladım.

“Babam, damda Kur’an okuyordu. Sesimi duyunca, indi. Anneme, ‘Nedir bu hali?’ diye sordu.

“Annem, ‘Aleyhindeki dedikodulardan haberi olmuş’ dedi.

“Babamın da gözleri yaşla doldu.

“O gece, sabaha kadar hep ağlayıp durdum.”[9]

Pey­gam­be­ri­mizin Ashabıyla İstişâresi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe aleyhinde yapılan iftiranın etrafta konu­şul­duğu günlerde vakitlerinin çoğunu evinde geçiriyor, dışarıya pek çıkmı­yor­du.

Konuyla ilgili vahyin gelmesi gecikince, ashabıyla konuştu, onların fikirle­rini aldı.

Hz. Ömer’in Görüşü

Hz. Ömer, “Yâ Re­sû­lal­lah! Hâşâ, bu, büyük bir bühtan ve iftiradır. Kat’î bili­yorum ki bu, münafıkların yalanıdır. Allah Teâlâ, bedeninize sinek kondur­maktan sizi koruyor. Bedenini böyle pisliklere konan sineklerden bile muha­faza eden, onları bedenine yaklaştırmayan Allah, nasıl olur da aileni, böyle kö­tülüklere bulaşmaktan korumaz?” diye fikrini beyan etti.

Hz. Osman’ın Kanaati

Hz. Osman ise, görüşünü şöyle açıkladı:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Allah, üzerine insan ayağı basmasın ya­hut yeryüzündeki pis­likler üzerine düşmesin diye gölge­ni­zi yere düşürmekten korumaktadır. Böy­le gölgenizi bile hiç kimseye çiğnetmezken, nasıl olur da sizin ailenizin na­musunu herhangi bir kimsenin kirletmesine meydan ve imkân verir?”

Hz. Ali’nin Görüşü

Hz. Ali ise, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Bir gün bize namaz kıl­dırıyordun. Na­maz içinde iken, ayakkabılarını çıkarmıştınız. Size uyarak biz de çıkarmıştık. Namazı bitirince, ayakkabılarımızı çıkarmanın sebebini bize sormuştun. Biz de sana uymuş olmak için çıkardığımızı söylemiştik. Bunun üzerine siz, ‘Temiz ol­madıkları için onları çıkarmamı bana Cebrail emretti’ demiştiniz. Böyle, ayak­kabılarınıza bulaşan bir pislik, size bildirildiği ve onları pislik bulaşığın­dan dolayı çıkarmanız size emredildiği halde, ailenize, namus kirletecek kö­tü­lüklerden bir şey bulaşsın da, onu çıkarmanız için size emredilmesin, olur mu hiç?” diye fikrini açıkladı.[10]

Hz. Âişe’nin Hizmetçisinin Görüşü

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu arada, Hz. Âişe validemizin hizmetçisi Be­ri­re’nin de görüşünü sordu.

Berire, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki ben onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Onun hakkında kusur olarak sadece şunu söyleyebilirim: Kendisi çok genç bir ka­dındı. Ev halkının hamurunu yoğururken uyuya kalırdı da, evde beslenilen koyun gelir, hamurunu yerdi.”[11]

Hz. Zeyneb’in Görüşü

Hz. Zeyneb (r.anha), Pey­gam­be­ri­mizin zevceleri arasında güzelliği ve Efen­di­miz yanındaki mevkii ile kendisini Hz. Âişe validemizle eşit görür ve onunla daima rekabet halinde bulunurdu. Buna rağmen Hz. Âişe hakkında bu hususta en küçük bir kötü zanna kapılmamıştı. Re­sû­lul­lah, bu hususta onun görüşünü de sorunca, şu cevabı verdi:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Ben, işitmediğimi ‘İşittim’ demekten kulağımı, görmediğimi ‘Gördüm’ demekten gözümü korurum. Vallahi, ben onun hakkında hayırdan başka hiçbir şey bilmiyo­rum.”[12]

Pey­gam­be­ri­mizin Hitabesi

Aslında Resûl-i Ekrem Efendimiz, zevcesi Hz. Âişe’nin böyle bir isnattan uzak olduğunu çok iyi biliyordu; ancak böylesine haince ve sinsice plânlı bir if­tiranın halk arasında yayılması, kendisini son derece üzmüştü. Bu, Hz. Âişe’­ye karşı ister istemez tavrını değiştirmesine sebep ol­muş­tu. Nitekim mes­citte irad ettiği hutbede bunu açıkça ifade ediyordu:

“Ey Müslümanlar cemaati! Ailem aleyhindeki iftirasıyla beni üzüntüye dü­şüren bir şahsa karşı bana kim yardım eder? Hâlbuki, vallahi ben, ailem hak­kında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Onlar (iftiracılar), öyle bir adamın ismini de ileri sürdüler ki ben onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmi­yorum.”[13]

Pey­gam­be­ri­mizin, Hz. Âişe’yle Konuşması

Hz. Âişe’ye iftira edilişin üzerinden bir ay gibi uzun bir müddet geçmiş ol­ma­sına rağmen, Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) bu hususta herhangi bir vahiy inmedi.

Mescitte ashabına irad ettiği hitabesinden birkaç gün sonra, Hz. Ebû Be­kir’in evine vardı. Selam verdikten sonra, Hz. Âişe’nin yanına oturdu ve “Ey Âişe! Hakkında bana şöyle şöyle sözler erişti. Eğer sen bu isnatlardan uzak isen, yakında Allah, seni onlardan be­rî ve uzak olduğunu açıklar. Yok, eğer böy­le bir günaha yaklaştınsa, Allah’tan af dile ve O’na tevbe et! Çünkü kul, gü­nahını itiraf ve sonra da tevbe edince, Allah da ona afv ile muamele buyu­rur.”

Hz. Âişe, o andaki durumunu da şöyle anlatır:

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.) sözlerini bitirince, gözümün yaşı kesildi. Öyle ki gözya­şından bir tek damla bulamıyordum.

“Hemen babama dönüp, ‘Re­sû­lul­lah’a bu hususta benden taraf cevap ver’ dedim.

“Babam, ‘Vallahi kızım! Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) ne diyeceğimi bile­mi­yorum!’ dedi.

“Sonra anneme döndüm. ‘Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) bu hususta benim tarafım­dan sen cevap ver’ dedim.

“O da, ‘Vallahi, ben de Re­sû­lul­lah’a ne diyeceğimi bilmi­yorum!’ de­di.”[14]

Hz. Âişe’nin Cevabı

Baba ve annesi Re­sû­lul­lah’a herhangi bir cevapta bulun­mayınca, Hz. Âişe biz­zat konuşmak mecburiyetinde kal­dı. Şe­hâdet getirip, Cenab-ı Hakk’a hamd ve senâda bulunduktan sonra, “Vallahi” dedi. “Ben anladım ki siz halkın yap­tığı dedikoduyu işitmişsiniz. Hatta onlara inan­mış gibisiniz! Şimdi, ben size o kötülükten uzağım, de­sem —ki Allah biliyor, uzağımdır— beni doğrulamazsı­nız! Faraza, ben, kötü bir iş yaptım (!) desem, —ki Allah biliyor, ben böyle bir şeyden uzağım— siz, beni hemen tasdik edersiniz! Vallahi, ben kendim için de, sizin için de Ya­kub’­un (a.s.) oğullarıyla olan mi­sâlinden başka getirecek misâl bulamıyorum. Nitekim o zaman o, ‘… Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Si­zin şu anlatışınıza karşı yar­dı­mı­na sığınılacak, ancak Allah’tır’[15]demişti.”[16]

Pey­gam­be­ri­mize Vahyin Gelişi

Henüz Resûl-i Kibriya Efendimiz yerinden kalkmamıştı. Ev halkından da hiç kimse dışarı çıkmamıştı. Peygamber Efendimize hemen orada vahiy geldi. Hz. Âişe o ânı da şöyle anlatır:

“Re­sû­lul­lah’ı, vahyin ağırlığı ve şiddetinden terlemek gi­bi vahiy alâmetleri bürüdü. Nitekim vahiy sırasında, kış günleri bile kendisinden inci tanesi gibi ter dökülürdü. Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) üzerine elbisesi örtüldü, başının altına da derinden bir yastık konuldu. Vallahi, ben ne korktum, ne de aldırış ettim. Çünkü o fenalıktan uzak olduğumu ve Allah Teâlâ’nın bana zulmetmeyeceğini biliyordum. An­nemle babamın ise, halkın ağzında dolaşan dedikodular, Allah tarafından doğrulanacak diye korkularından ödleri kopuyor, cansız düşüvere­ceklerini sanıyordum.”[17]

Vahiy hali Resûl-i Kibriya Efendimizin üzerinden kalkınca, sevincinden gü­lüyordu. Hz. Âişe’ye, “Müjde ey Âişe! Yüce Allah, seni, kesin olarak tebrie etti, yapılan iftira­dan berî ve uzak kıldı.” dedi.[18]

Hz. Ebû Bekir de son derece sevindi. Yerinden kalkıp, kızı Hz. Âi­şe’nin ba­şını öptü.

İnen Ayetler

Cenab-ı Hak, konuyla ilgili olarak Resûlüne indirdiği ayet-i kerimelerde şöyle buyurdu:

“O uydurma haberi getirenler içinizden (mahdut) bir zümredir.

“Onu siz kendiniz için bir kötülük sanmayın. Bilâkis, sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese kazandığı günah (nisbetinde ceza) vardır. Onlardan günahın büyüğünü yüklenen o adama da pek büyük bir azap vardır.

“Onu (iftirayı) işittiğiniz vakit, erkek mü’minlerle kadın mü’­min­ler, kendi vicdanları (önünde) iyi bir zanda bulunup da, ‘Bu, apaçık bir iftiradır’ demeleri (lâzım) değil miydi?

“Buna karşı dört şahit getirmeli değil miydiler? Mademki bu şahitleri geti­remediler; o halde onlar, Allah katında yalancıların ta kendileridir!

“Eğer dünyada ve ahirette Allah’ın ihsan ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, o daldığınız dedikodu sebebiyle size muhakkak büyük bir azap çarpardı.

“O zaman siz, o (iftirayı) dillerinizle (birbirinize) yetiştiriyordunuz; hak­kın­da hiçbir bilginiz olmayan şeyi, ağızlarınızla söylüyor ve bunu kolay (gü­nah olmayan şey) sanıyordunuz. Hâlbuki, o(nun günahı) Allah katında bü­yüktür.

“Onu (iftirayı) duyduğunuz zaman, ‘Bunu söylemek bize yakışmaz. Hâşâ! Bu büyük bir iftiradır’ demeniz (lâzım) değil miydi?

“Eğer siz gerçekten iman eden kimselerseniz, böyle bir şeye ebedîyyen bir daha dönmenizi Allah size yasaklıyor!

“Allah, size ayetlerini açık açık bildiriyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir; tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.

“Mü’minler içinde, kötü sözlerin yayılıp duyulmasını arzu edenler yok mu? Dünyada da, ahirette de onlar için acıklı bir azap vardır! Onları (kötülüğü yay­mak isteyenleri) Allah bilir, siz bilmezsiniz.

“Ya üzerinizde Allah’ın fazl ve rahmeti olmasaydı, ya hakikat Allah çok esirgeyici, çok merhametli olmasaydı, haliniz nice olurdu?”[19]

Böylece, Cenab-ı Hak, vahiyle Hz. Âişe hakkında söylenenlerin bir iftiradan ibaret olduğunu haber vererek hem Resûlünün temiz ruhunu ve pâk vicdanını üzüntüden kurtardı, hem Hz. Ebû Bekir’in şahsiyetinin küçük düşürülmesine müsaade etmedi, hem de Müslümanlar arasında zuhur eden fitne ve fesadın büyümesine fırsat vermedi.

En Üstün Beraat

Bir gün, Hz. Abdullah b. Abbas’tan, Hz. Âişe’yle (r.anha) ilgili ayetlerin tef­siri so­rulmuştu. Şu izahta bulunmuşlardı:

“Yüce Allah, dördü dört şeyle beraat ettirmiş, yapılan iftiralardan onları temize çıkarmıştır:

“1) Hz. Yusuf’u, Züleyha’nın kendi ehlinden getirilen bir şahidin diliyle be­raat ettirmiştir.

“2) Hz. Mûsa’yı, Yahudilerin dedikodularından, elbisesini alıp getiren taşla beraat ettirmiştir.

“3) Hz. Meryem’i, kucağındaki oğlunu dile getirip, ‘Ben Allah’ın kuluyum’ diye söyletmek suretiyle temize çıkarmıştır.

“4) Hz. Âişe’yi ise, Yüce Allah, kıyamete kadar bâkî kalacak olan i’cazkâr ki­tabı Kur’an’daki o azametli ayetlerle beraat ettirmiştir; ki bu derece belâğatlı temize çıkarmanın benzeri görülmemiştir. Bakınız da, bununla diğer beraat et­tirmeler arasındaki büyük ve üstün farkı görünüz.

“Yüce Allah, bunu ancak Resûlünün mertebesinin yüceliğini ortaya koymak için yapmıştır.”[20]

İftiracıların Cezaya Çarptırılmaları

Resûl-i Ekrem Efendimiz, konuyla ilgili vahiy geldikten sonra çıkıp halka bir hutbe irad etti, sonra da gelen Kur’an ayetlerini onlara okudu.

Bilâhare, yapılan iftirayı dilleriyle yaymakta en çok ileri giden Mistah b. Üsâse, Hassan b. Sâbit ile Hamne binti Cahş’a had vurulmasını emretti. İftiracı­lara had olarak seksener kamçı vuruldu.[21]


__________________________________________________________________________

[1]Buharî, Sahih, c. 3, s. 154.
[2]Buharî, Sahih, c. 3, s. 154.
[3]İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 310-311; Müslim, Sahih, c. 8, s. 113-114.
[4]Taberî, Tefsir, c. 18, s. 89.
[5]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 311.
[6]Ahzab, 6, 53.
[7]Müslim, Sahih, c. 8, s. 114.
[8]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 311-312; Müslim, a.g.e., c. 8. s. 114; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 332-333.
[9]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 311-312; Müslim, a.g.e., c. 7, s. 115; Tirmizî, a.g.e., c. 5, s. 333.
[10]Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 624-625.
[11]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 313-314; Müslim, a.g.e., c. 8, s. 115.
[12]Müslim, a.g.e., c. 8, s. 118.
[13]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 312; Müslim, a.g.e., c. 8, s. 115; Tirmizî, a.g.e., c. 5, s. 332
[14]Müslim, a.g.e., c. 8, s. 116; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 6, s. 197
[15]Yusuf, 18.
[16]Müslim, a.g.e., c. 8, s. 116.
[17]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 315; Müslim, a.g.e., c. 8, s. 117.
[18]Müslim, a.g.e., c. 8, s. 117; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 6, s. 197.
[19]Nur, 11-20.
[20]Nesefî, Tefsir, c. 3, s. 138.
[21]İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 315; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 6, s. 35.