Peygamber Efendimizin mübarek hanımı, “müminlerin annesi,” Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) en sadık sahabisi olan Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) kızı Hz. Âişe’nin fazilet ve meziyetleri saymakla bitmez.    

İlim, ahlak, takva bakımından da eşsiz olan Hz. Âişe, fıkıh, hadis ve Kur’ân tefsiri gibi hususlarda temayüz etmiş, müstesna bir insandır.

Hz. Âişe, nübüvvet güneşinin Mekke ufuklarını aydınlatmasından dört (veya beş) yıl sonra dünyaya gözlerini açmıştı. Babası Hz. Ebû Bekir, Mekkelilerın çoğuna muhalif olarak putlara tapmamış, asil ve temiz bir insandı, Ticaretle meşgul olurdu. Hâli vakti yerinde, Mekke’nin ileri gelen şahıslarından biriydi. Tevhid dininin son kalıntıları olan Hz. İbrahim’in Hanif dinine bağlı olanlardandı. Annesi Ümmü Rûmân da Peygamberimize ilk iman edenlerdendi.

Hz Âişe böyle asil ve temiz bir ailenin içinde, tevhid nurlarının aydınlattığı bir yuvada dünyaya gemişti. Çocukluğu, Müslümanlarla müşrikler ara­sındaki mücadelelerin en şiddetli olduğu devreye rastlar.

Her türlü müşrik zulüm ve baskısına rağmen, nübüvvet nuru parlamaya devam etti. İman-küfür mücadelesinin üzerinden henüz 10 yıl geçmişti. Hz. Âişe genç bir kızcağızdı. Sevimli, zeki ve güzeldi. Hz. Ebû Bekir gibi büyük bir sahabinin terbiyesinde yetişiyordu. Gerek böyle bir babanın terbiyesi, gerekse yaradılıştan Allah’ın kendisine verdiği zekâ ve kabiliyetler, onun büyük bir vazifeye namzet olduğunu gösteriyordu.

10. yıl, Peygamberimiz için “Hüzün Yılı” olmuştu. Zira aynı yıl için­de pek sevdiği, en zor günlerde yardım ve himayelerini gördüğü iki büyük insanı kaybetmişti. Bunlardan biri amcası Ebû Tâlib, diğeri de hanımı Hz. Hatice idi.

Nasıl üzülmesindi? Ebû Tâlib, Kureyş’in ileri gelen itibarlı şahsiyeti idi. Ye­ğenini koruyor, müşriklerin daha fazla üzerine gelmelerine mâni oluyordu. Hz. Hatice ise, yaşlı olmasına rağmen, Peygamber’e (a.s.m.) gösterdiği eşsiz sadakat, itaat ve teslimiyet ile eşine rastlanmaz bir vefa ve kadirşinaslık örneği ver­mişti. Herkesin Resûl-i Ekrem’i inkâr edip ondan uzaklaştığı o çetin günlerde onu ilk tasdik eden olmuş, şefkat ve himaye kanatlarını üzerine germişti. Kö­tü anlarda onu teselli etmiş, hüzün ve sevincini paylaşmıştı.

Hz. Hatice’nin vefat ettiği bu Hüzün Yılı’nda Cebrâil, Resûl-i Ekrem’e gele­rek onu teselli etti, Hz. Âişe’nin suretini ona göstererek, “Ey Allah’ın Resûl’ü, Hatice’ye muka­bil bu kız senin hüzün ve yalnızlığını bir nebze giderip, sana hanım olacaktır.” dedi.[1]

Bu hadiseden biraz sonra Osman bin Maz’un’un hanımı Havle, Peygambe­rimize gelerek Âişe ile nikâhlanması teklifinde bulundu. Peygamberimiz o sırada yalnız bulunuyordu. Havle’nin teklifini müspet karşıladı. Onu kendisi­ne vekil tayin etti.

Havle (r.anha), sevinçle Hz. Ebû Bekir’in evinin yolunu tuttu. Kapıyı ona Ümmü Rûmân açtı. Hz. Havle hemen müjdeyi verdi. Ümmü Rûmân, sevin­mekle beraber bir şey diyemedi, çünkü Hz. Ebû Bekir evde yoktu.

Biraz sonra Ebû Bekir (r.a.) geldi. Bu teklif karşısında sevinç ve heyecan duydu. Ancak bir endişesi vardı: Peygamberimizle kardeş olmuştu… Arapların âdetlerine göre, bir kimse kardeş olduğu birinin kızını alamazdı. Bu sebeple Hz. Âişe, Peygamberimize helal olur muydu? Hz. Havle’den, bunu öğrenmesi­ni istedi.

Havle (r.anha), Hz. Ebû Bekir’in bu endişesini Resûl-i Ekrem’e nakletti. Peygam­berimiz bütün batıl âdetleri yıkıp yerine doğru olanları ikame etmekle vazifeliydi. Havle’ye (r.anha) şöyle dedi:

“Ebû Bekir’e git, de ki, benim onunla kardeş olmam [kan ve sütkardeşi de­ğil] İslam kardeşliğidir. Bu sebeple kızıyla evlenmemizde bir mâni yoktur.”[2]

Havle bu cevabı hemen Hz. Ebû Bekir’e ulaştırdı. Böylece Hz. Ebû Be­kir’deki tereddüt de zail oldu. Bundan sonra Peygamberimizin Hz. Âişe ile nişanı yapıldı. Üç sene nişanlı kaldılar.

Mekke’den Medine’ye hicret pek hazin olmuştu. Yurtlarından apar topar kopan müminler kâh tek başlarına, kâh aileleriyle yollara dökülmüşlerdi. Bi­lindiği gibi, Hz. Ebû Bekir, Peygamberimizle birlikte hicret etmiş, çoluk ço­cukları Mekke’de kalmıştı. Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah, daha sonra anne­sini ve iki kız kardeşini alarak yollara düşmüştü. Yolda giderken Hz. Âişe’nin bindiği deve, çöle doğru süratle koşmaya başlamış, bir ara iyice gözden kay­bolmuştu. Neredeyse Âişe’yi üzerinden fırlatacaktı. Annesi buna çok üzülmüş, kızının başına bir şeylerin gelmesinden korkmuştu. Ne var ki, biraz sonra deve sakinleşmiş ve dönüp kendiliğinden kafileye katılmıştı.

Hz. Âişe, Medine’de annesi ve kız kardeşiyle birlikte Hazreçoğulları ma­hallesine yerleşmiş ve burada sekiz ay kalmışlardı.

Muhacirlerin çoğu Medine’nin hava ve suyuna intibaksızlık yüzünden has­ta olmuştu. Hz. Ebû Bekir ve kızı Aişe de bu hastalananlar arasındaydı.

Hastalık sona erip normal hayata dönünce Hz. Ebû Bekir, Re­sû­lul­lah’ın Hz. Âişe’yi neden yanına almadığını sordu. Resûl-i Ekrem ise henüz ona verecek mihri hazırlayamadığını söyledi. Bunun üzerine, Re­sû­lul­lah’ın uğrunda her şeyini feda edecek bir sadakat gösteren Hz. Ebû Bekir, borç olarak Hz. Âişe’nin mihrini vermeye hazır olduğunu bildirdi. Peygamberimiz bu teklifi kabul etti. Hz. Âişe’yi nikâhlayarak yanına aldı. 

Hz. Âişe’nin düğünü de nişanı gibi şevval ayında yapıldı. O güne kadar Arap­lar şevval ayında düğün yapmazlardı. Zira geçmişte bu ayda bir veba salgını ol­muş, bundan dolayı o ayı uğursuz sayarlardı. Hz. Âişe’nin evliliğiyle bu batıl inanış da ortadan kalkmış oluyordu.

Hz. Âişe düğünlerin şevval ayında yapılmasını tavsiye ederdi. Kendi düğü­nünü misal göstererek, en güzel, en talihli ve en bahtiyar kadının kendisi olduğu­nu söylerdi.

Bu düğünde kaldırılan hurafelerden biri de, gelinin, önünde ateş yakılarak götürülmesiydi.

Peygamberimiz bu evliliğiyle, erkeklerden ilk Müslüman ve sadık bir sahabisi olan Hz. Ebû Bekir’le daha da yakınlaştı.

Ama Peygamberimizin bu evliliğindeki en büyük hikmet, Hz. Âişe’nin, nikâ­hında bulunduğu dokuz yıllık kısa bir müddet içinde kazandığı İslami ilim ve fa­ziletle İslam’a yaptığı hizmette aranmalıdır. Dinî hükümlerin zahirî olanları­nı Ashâbının görüp bilmesi her zaman mümkündü. Ama İslam’ın aile mahremi­yetine ait hükümleri böyle değildi. Bunların ümmete duyurulması için böylesi­ne zeki ve ferasetli bir hanıma ihtiyaç vardı.[3]

Bu mühim vazifeye namzet olacak birinin de, daha küçük yaştan itibaren Re­sû­lul­lah’ın terbiyesinde bulunması gerekiyordu. Zira bir insanın belli bir gaye için yetiştirilmesi, onun kabiliyetlerini tâ küçük yaştan itibaren o gayeye doğru yönlendirmekle mümkündür.

Nitekim kadınlardan Hz. Âişe bu vazifeyi yerine getirirken, erkeklerden de Enes bin Mâlik aynı şekilde Re­sû­lul­lah’ın terbiyesinde küçük yaştan beri bulun­muş, görüp duydukları birçok hadisi ümmete duyurmuştur.

Gençliğinin en verimli çağını Re­sû­lul­lah’ın yanında geçiren Hz. Âişe, kısa za­manda ondan pek çok şey öğrendi.

Hz. Âişe’nin, Peygamberimizin yanında ayrı bir yeri vardı. Re­sû­lul­lah onu pek çok sever ve bunu da zaman zaman ifade ederdi. Bir defasında Re­sû­lul­lah’a sordular: “İnsanlardan sana en sevimli kimdir?” Peygamberimiz (a.s.m.), “Âişe’dir.” buyurdu. “Erkeklerden, yâ Re­sû­lal­lah?” dediklerinde ise, “Babası.” buyurdu.[4]

Hz. Âişe, Peygamberimizin diğer hanımlarından daha faziletli olduğunu, bir şükür vesilesi olarak bizzat kendisi de ifade ederdi: “Benim gibi genç yaşta Re­sû­lul­lah ile nikâhlanan olmadı. Anne-babası ben­den başka muhacir olan olmadı. Benim beraatimi Allah semadan indirdi. Cebrâil (a.s.), Harîre’de inip benim suretimi ona arz etmiş ve ‘Onunla evlen, çünkü o senin hanımındır.’ demiştir. Re­sû­lul­lah ile aynı kapta birlikte yıkanırdık, başkala­rıyla böyle olmazdı. Namazda yanında dururdum, başkaları duramaz­dı. Yanın­da olduğum hâlde Cebrâil huzuruna girerdi, hâlbuki diğer hanımlarının ya­nında gelmezdi. Allah onun ruhunu, başı göğsüme yaslı olduğu sırada aldı. Benim evimde vefat etti, yine benim evime defnedildi…”[5]

Hz. Âişe’nin de ifade ettiği gibi, Cebrâil’i (a.s.) görme şerefi ona nasip olmuş­tu. Bunu da Hz. Âişe şöyle anlatır:

Bir gün Cebrâil’i (a.s.) odamdan gördüm. At üzerindeydi. Re­sû­lul­lah ona ni­da ediyordu. Re­sû­lul­lah evin içine girdiğinde ‘Yâ Re­sû­lal­lah, o çağırdığın kim­di?’ diye sordum.

“Sen onu gördün mü?” buyurdu.

“Evet.” dedim.

“Onu kime benzettin?” diye sordu.

“Dıhyetü’l-Kelbî’ye.” dedim.

“Sen muhakkak büyük bir hayır görmüşsün. İşte o, Cibril’dir.” buyurdu.

Biraz sonra da, “Ey Âişe, Cibril sana selam ediyor!” dedi. Ben de selamına mu­kabele ettim…[6]

Hz. Âişe, hassas bir mizaca sahipti. İnsanlık icabı zaman zaman sinirlenir ve kızardı. Kızdığında bunu Re­sû­lul­lah’a olan hitap tarzıyla ortaya koyardı. Bir defasında Resûl-i Ekrem (a.s.m.), “Ey Âişe, senin kızdığın ve memnun olduğun zamanları ben bilirim.” buyurdu. Hz. Âişe, “Nasıl biliyorsun, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu. Peygamberimiz, “Memnun olduğun zaman ‘Muhammed’in Rabb’ine’ diye ye­min ediyorsun. Kızdığın zaman ise İbrahim’in Rabb’i hakkı için.’ diyorsun!” Hz. Âişe validemiz, Peygamberimizi sevindiren ve ona olan saygısını ifade eden şu mukabelede bulundu:

“Evet, yâ Re­sû­lal­lah, vallahi öyledir. Fakat ben sinirli olduğum zamanlarda sadece sizin isminizi dilimden bırakırım, sevginiz ise daima gönlümde ya­şar.”[7]

Re­sû­lul­lah ona iyi davranır, bir dediğini iki etmezdi. Hattâ onunla yarış eder­di. Bir defasında yarışı Hz. Âişe kazanmıştı. İkinci yarışta biraz şişmanladığı için Hz. Âişe yarışı kaybetmişti. Re­sû­lul­lah, “Bu, öncekine bedeldir [ödeştik].” diye latifede bulundu.[8]

Re­sû­lul­lah, Tebük ve Hayber Seferi’nden dönüyordu. Evin ön kısmında bir ör­tü vardı. Esen rüzgâr örtüyü kaldırmış, arkasında Hz. Âişe’nin çocukluğundan kalan oyuncakları meydana çıkmıştı.

Bu sebeple aralarında şöyle bir konuşma geçti:

“Ey Âişe, bunlar da ne?”

“Kızlarım.”

Fakat aralarında iki kanatlı bir de at bulunuyordu. Re­sû­lul­lah onu kastede­rek:

“Peki aralarındaki şu nedir?”

“Bir at.”

“Ya üzerindeki?”

“Kanatları.”

“Kanatlı at olur mu?”

“Duymadın mı, Hz. Süleyman’ın kanatlı atı vardı!”

Re­sû­lul­lah bu cevap üzerine, mübarek dişleri görününceye kadar tebessüm etti.[9] Bu aynı zamanda Hz. Âişe’nin zekâsına ve kültürüne işaret eden bir cevap­tı.

Hz. Âişe ilim ve zekâsı ile temayüz etmiş, Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) vefatından sonra Sahabe’nin mercii olmuştu.

Hz. Âişe hadis, fıkıh ve diğer dinî hususlarda ümmetin kendisine yaptığı mü­ra­caat­lara cevaplar verirdi. Ebû Mûsâ el-Eş’arî onun hadisteki derecesini ifade ederken, “Biz Peygamber’in Ashâbı, bir hadis üzerinde müşkilata uğradığımız­da Hz. Âişe’ye sorar ve Hz. Âişe’yi muhakkak o hadisin üzerinde bilgi sahibi olarak bulurduk.” demiştir.

Bazı dinî hususlarda tek başına hüküm çıkararak fakih sahabiler sırasına da geçmiştir.

Hz. Âişe’nin esas hizmeti şüphesiz, dinin aile mahremiyetine ait ve ümmetin öğrenmesi çok zor olan meselelerde olmuştur. Mahrem meselelerin Re­sû­lul­lah’ın yanında bahsedilmesinden, önceleri o da utanırdı. Fakat zamanla, dinin hükümlerini bildirmekte utanma olmayacağını idrak etmişti.

Bir gün Ümmü Süleym, Peygamberimize gelmiş ve şöyle bir sual sormuş­tu:

“Yâ Re­sû­lal­lah, kadın rüyasında erkeğin gördüğünü görse gusül icap eder mi?”

Âişe de oradaydı. Ümmü Süleym’e, “Kadınları rezil ettin, ey Ümmü Sü­leym!” dedi. Bunun üzerine Re­sû­lul­lah, “Hayır, kadınları rezil eden sensin!” diye Âişe’ye karşılık verdi. Sonra Ümmü Süleym’e, “Evet, ey Ümmü Süleym, guslet­mesi gerekir.” buyurdu. Ümmü Süleym bu hadiseyi anlatırkan, bundan dolayı utandığını ifade eder…[10]

Hz. Âişe’den hadis rivayet eden Tâbiîn âlimlerinden Mesrûk, bir gün Hz. Âişe’ye gelir ve selam verir. Sonra da “Size bir şey sormak istiyorum, fakat uta­nıyorum!” der. Bunun üzerine Hz. Âişe’nin, “Ben senin annenim, sen de benim oğlumsun.” demesi üzerine Mesrûk, “Kadın, hayızlı iken kocasına neresi helal olur?” diye sorunca, Hz. Âişe, “Cinsî münasebet hariç her çeşit oynaşma.” ceva­bını vermiştir.

Re­sû­lul­lah’ın dizi dibinde yetişen Hz. Âişe, takvada da çok ileri gitmişti. Na­maz kılarken cübbe, geniş elbise ve göğüsleri üzerine sarkan bir başörtüsü gi­yerdi.[11]

Onun takva derecesini gösteren şu hadise de ibretlidir:

“Evlerinizde vakarı­nızla oturun. İlk [Cahiliye Devri kadınlarının] açılıp saçılarak ziynetlerini göste­rerek yürüdükleri gibi yürümeyin.”[12]mealindeki âyeti okuduğunda Cahiliye ka­dınlarının içinde bulunduğu fecaati hatırlayıp örtüsü ıslanacak kadar ağlar­dı.[13]

Tesettüre son derece dikkat eden Hz. Âişe, yanına gelenleri bu hususta ikaz ederdi. Bir gün kardeşi Abdurrahman’ın kızı Hafsa yanına gelmişti. Üzerinde içini gösteren şeffaf bir elbise vardı. Hz. Âişe bunu görünce, o elbiseyi giymemesi için ikazda bulun­muş ve “Bilmiyor musun, Allah Teâla, Nûr Sûresi’nde ne buyu­ruyor?!” demiştir.[14]

Bir defa hac mevsiminde kadınlar Hz. Âişe’ye gelerek onunla birlikte Hacerü’l-Esved’i ziyaret etmek istediklerini söylediler. Hz. Âişe onlara, “Siz gidebi­lirsiniz, ben erkeklerle birlikte ziyaret edemem.” dedi. Tavaf vazifesini de kala­balık döndükten sonra yerine getirdi.[15]

Tâbiîn’den Hz. İshak’ın gözleri görmezdi. Hz. Âişe onu kabul ettiği zaman ba­şını örterdi. Bir gün İshak, Hz. Âişe’ye “Ben âmâ olduğum hâlde benim yanımda örtünüyormuşsun. Hâlbuki benim sizi görmeme imkân yok!” demişti. Hz. Âişe, “Evet, sen beni görmüyorsun, fakat ben seni görüyorum!” diye cevap vermiş­tir.

Hz. Âişe kimseyi incitmez ve fenalık etmezdi. Binlerce hadis rivayet ettiği hâlde, onun birisi hakkında fena bir söz söylediği vaki değildir.

Müminlerin annesi, vaktinin büyük bir kısmını ibadetle geçirirdi. Resûl-i Ekrem’le birlikte geceleri teheccüt namazına devam ederdi. Resûl-i Ekrem’in vefa­tından sonra da bu namazları bırakmadığı rivayet edilir. Bir gece teheccüt na­mazı kılarken yeğeni Kâsım gelmiş, namazdan sonra “ne namazı kıldığı”nı sordu­ğunda Resûl-i Ekrem’in kıldığı teheccüt namazını kıldığını söylemişti.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bir gün eve dönmüş, Hz. Âişe’nin başının şiddetle ağrıdı­ğını gör­­müş idi. Hz. Âişe ağrının şiddetinden “Vah başım, vay başım!” diyordu. Bunun üze­­rine Re­sû­lul­lah kendisine, “Ne ehemmiyeti var Âişe? Eğer benden önce vefat edersen seni kendi elimle teçhiz eder, tekfin eder, namazını kılarım.” diye latife etti. Hz. Âişe “Yoksa ölmemi mi istiyorsun?!” dedi. Bunun üzerine Re­sû­lul­lah (a.s.m.), “Ey Âişe! Senin başının ağrısı geçicidir. Asıl baş ağrısı benimkidir ki, ondan kurtuluşum yoktur!” diyerek kendisinin ve­fat edeceğini haber verdi.[16]Sonra da Hz. Âişe’nin evinde kalmak için diğer ha­nımlarından izin istedi. Başını onun göğsüne dayadığı hâlde ruhunu Rahmân’a teslim etti. Ve onun odasına defnedildi.

Re­sû­lul­lah’ın vefatından sonra herkes Hz. Âişe’ye hürmet duyuyor, bilmedik­leri hususlarda ona müracaatta bulunuyorlardı. Onunla iftihar eden Hz. Ebû Bekir ölüm, döşeğindeyken ona karşı hislerini şöyle dile getiriyordu:

“Ey kızım, benden sonra senden daha sevimli bir servet bırakmıyorum. Seni kaybetmekten daha büyük bir fakirlik ise bilmiyorum.”[17]

Hz. Âişe aynı zamanda hadis ve fıkıhta talebeler de yetiştirmiştir. Bazı ha­nımlar ondan aldıkları ilimle temayüz etmişlerdir. Bunlar arasında Âişe bint-i Talha ile Amre bint-i Abdurrahman, Hafsa bint-i Şîrîn, en meşhur olanlarıdır. Hattâ Âişe bint-i Talha, çeşitli beldelerden Hz. Âişe’ye gelen çeşitli hediye ve mektuplara cevap verir, bir nevi Hz. Âişe’nin kâtipliğini yapardı. Ömer bin Abdülaziz bu kadın için, “Hz. Âişe’nin hadislerini ondan daha iyi bilen yoktur.” demiştir.

Hz. Âişe’den hadis rivayet eden Tâbiîn büyükleri de vardı. Bunlar arasında Sâid bin el-Müseyyeb, Alkame bin Kays, Mesruk bin el-Ecda en meşhurları­dır.

Mesruk, bir gün Hz. Âişe’nin huzuruna çıkmıştı. Ona “Rasulullah’ın ahlakını bana anlatır mısın?” dedi. Hz. Âişe, “Sen Kur’ân okuyan bir Arap değil misin?” dedi. O “Evet.” deyince, “İşte, onun ahlakı Kur’ân’ın tâ kendisidir.” diye cevap verdi.[18]

Hanım talebelerinden Amre de bir gün kendisine “Re­sû­lul­lah evde bulundu­ğu zaman nasıl idi?” diye sordu. Hz. Âişe buna şöyle cevap verdi:

“O da sizin er­keklerinizden biri gibiydi; lakin insanların en yumuşağı ve en iyisi, çok gülüm­seyen ve tebessüm eden birisiydi.”[19]

Hz. Âişe çok ıstıraplı ve sıkıntılı günler yaşamasına rağmen hiçbir zaman geçim darlığından şikâyetçi olmamıştır. Hz. Peygamber’in saadethanesinde maddi refah görmemekle beraber, o hep başkalarının refahını ister, kanaatkâr bir hayatı her şeye tercih ederdi.

Re­sû­lul­lah’ın vefatından sonra İslam fetihleri gelişmiş, halk ganimetler saye­sinde refaha ermişti. Ancak Hz. Âişe, Resûl-i Ekrem zamanındaki hayatından kılpayı bile ayrılmamış, kanaatkârlığına devam etmişti.

Bir gün Ümran bin Zeyd huzuruna girmiş ve “Selâmün aleyküm, ey anne!” de­mişti. “Aleykümü’s-selâm!” dedikten sonra da Hz. Âişe ağlamaya başlamıştı. Ümran “Ey anne, seni ağlatan ne?” diye sorunca, Hz. Âişe şöyle cevap vermişti:

“Duydum ki, sizlerden bazıları her çeşit yemekten istediği kadar yiyebiliyor ve bu kendilerine hoş geliyormuş. Nebinizi hatırladım, onun için ağlıyorum! Çün­kü o, bu fâni âlemden ayrılıncaya kadar midesini bir günde iki yemekle doyura­mamıştı. Kâh hurmadan yer, ekmekten yiyemezdi; ekmeği bulduğunda da hur­madan yiyemezdi. İşte beni ağlatan budur…”[20]

Hz. Âişe günlerinin çoğunu oruçla geçirirdi. Bir defasında kızgın bir arefe gününde oruçlu idi. Şiddetli sıcak sebebiyle baygınlık geçirmişti. Bu hâlini gören kardeşi Abdurrahman, ona orucunu bozmasını söylemişti. Hz. Âişe kardeşine şöyle cevap vermişti:

“Resûl-i Ekrem’den duydum: Arefe günü oruç tutanın bir senelik günahları bağışlanır.”[21]

Hz. Âişe, 2 bin 210 hadis rivayet ederek “en çok hadis rivayet eden yedi sahabiden dördüncüsü” oldu. Bu hadislerden birkaçının meali şöyledir:

“Kadınların en hayırlısıyla evlenmeye bakın. Denginiz olan kadınlarla evle­nin ve emsalinizin kızlarını isteyin.”[22]

“Re­sû­lul­lah hiçbir hizmetçisini ve hiçbir hanımını dövmemiştir.”[23]

“Allah yumuşaklıkla muamele edilmesini sever.”[24]

“Kadın kaburga kemiği gibidir, düzelteyim dersen kırarsın!”[25]

Hz. Âişe her hâliyle Müslüman hanımlarının ideal manada örnek alacağı bir hayat geçirmiştir. O da her fâni gibi bu âleme veda etmiş, Re­sû­lul­lah’a kavuş­muştur.

Muâviye devrinin son zamanlarıydı… Birçok karışık hadiseyi görüp geçiren ve ismi etrafında dalgalanmalar meydana gelen Hz. Âişe, artık hastalanmıştı. Hicret’in 58. senesi Ramazan ayının 17. gecesi 66 yaşındayken vitir namazından sonra ruhunu Rahmân’a teslim etti.

Hastalığı sırasında kendisini ziyaret eden İbni Abbas, “Âişe ezelden beri müminlerin annesi idi, Hz. Peygamber’in en sevgili zevcesidir. Teyemmüm hükmü onun sebebiyle nazil olmuştur. Kur’ân’ın, onun şanına inen âyetleri mescitlerde okunuyor.” sözleriyle onu methedince, Hz. Âişe sözünü kesti ve “İbni Abbas, beni bu gibi medih­ler­den uzak tut!” dedi.

Vefatı ümmet arasında derin bir üzüntü meydana getirdi. Cenazesine çok bü­yük bir kalabalık katıldı. Namazını o sırada Medine vali yardımcısı olan Ebû Hüreyre kıldırdı. Baki Kabristanı’na defnedildi. Ashâb, “Peygamberlik haremi­nin bir meşalesi daha söndü.” diyerek hüzünlerini dile getirdi.

Allah ona rahmet eylesin!
_________________________________

[1]Tabakât, 8: 63.
[2]age., 8: 59.
[3]Mektûbât, s. 26.
[4]Tabakât, 8: 67.
[5]age., 8: 64.
[6]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 13.
[7]age.
[8]Ebû Dâvud, Cihad: 68.
[9]age., Edeb: 54; Buhârî, Edeb: 81.
[10]Müslim, Hayz: 29.
[11]Tabakât, 8: 71.
[12]Ahzâb Sûresi, 33.
[13]Tabakât, 8: 81.
[14]age., 8: 71.
[15]Buhârî, Hac: 64.
[16]Tabakât, 2: 226.
[17]age., 3: 195.
[18]Tabakât, 1: 364.
[19]age., 1: 365.
[20]age., 1: 406.
[21]Müsned, 6: 128.
[22]İbni Mâce, Nikâh: 48.
[23]age., 51; Müsned, 6: 232.
[24]Buhârî, İsti’zan: 22; Müsned, 6: 37, 85, 199.
[25]Müsned, 6: 279.

Yazar: Sahabeler Ansiklopedisi