MÜŞRIK ULULARININ PEYGAMBERIMIZ (A.S.)A VE İSLÂMIYETE DÜŞMAN OLMALARININ BAŞLICA SEBEPLERI

Kureyşî müşrik ulularının Peygamberi iniz (a.s.)a ve İslâmiyete düşman olmalarının birtakım sebepleri vardı:

1- Kureyşîler yüzlerce yıldan beri putperest idiler. Ataları İbrahim ve İsmail (a.s.)ların tevhid

mabedi olan Kabe, çevresine dikilen üçyüz altmış putla, puthaneye çevrilmişti.[21]

Kureyşlilerden, evlerinde putu bulunmayan, evlerine girerken de, evlerinden çıkarken de ona el yüz sürmeyen kimse yoktu.[22]

Peygamberimiz (a.s.) ise, onların bu putperestliğini yeriyor,[23] hatıra gönüle bakmaksızın ve hiç kimseyi istisna etmeksizin, putlara taparak küfür ve dalâlet içinde ölüp gitmiş olan baba ve atalarının da[24] Cehenneme atıldıklarını,[25] helak olduklarını söylemekten çekinmiyordu.[26]

Kureyş müşriki erince ise, puflara tapmaktan daha üstün bir din yoktu ve olamazdı.[27]

2- Mekke şehri, İlahî Mâbed olan Kabe’si ile, Arap ülkesinin biricik dinî merkezi olup, her yıl oraya hac mevsiminde hac için, diğer zamanlarda da umre için, her taraftan akın akın gelinirdi.[28]

Bunun için, Kabe’yi açmak, kapamak, korumak demek olan hıcâbe;[29]

Hacıların su ihtiyacını karşılamak demek olan sıkâye;[30]

Hacılara yemek yedirmek demek olan rifâde[31] gibi dinî hizmetlerin yanısıra,

Dârü’n-NecVe diye anılan idare meclisi ile;

Sancaktariık demek olan liva;[32]

Başkumandanlık demek olan kıyâde[33] gibi askerî hizmetlerde ihdas,[34]ve kabilelerin ulularına tevcih edilmiş bulunuyordu.

Babadan evlada geçen bu hizmetler, kendilerine hem büyük nüfuz, hem de büyük çıkarlar sağlamakta idi.

Bunun için, müşrik uluları, kendilerinin dinî ve ticarî durumlarını sarsabilecek her harekete karşı koymayı çıkarlarının bir gereği saymakta idiler.

3- Peygamberimiz (a.s.), Kureyşîlerin azılı müşriklerinin kötülüklerini ortaya döken âyetleri[35] okuyup duruyordu.

Müşrik ulularından kimi, bu ve benzeri âyetlerde sıralanan kötülüklerin tümünü, kimisi de bir kısmını kendisinde bulup gocunmakta; bu kötülüklerle teşhir edile edile, bir gün gözden düşebileceklerinden kaygılanmakta ve tedirgin olmakta idiler.

4- Kureyş uluları; kendileri için üstün bir hak tanımayan, herkesi bir tarağın dişleri gibi eşit tutan[36]
ve “Sizin, Allah katında en şerefli ve değerli olanınız, Allah’tan (Allah’ın emirlerini yerine getirmemekten)
en çok sakınanınızdır”[37] diyen bir dini, nasıl benimseyebilirler, içlerine sindirebilirlerdi?

Nitekim, İslâm düşmanlarının en azılılarından olan Ebu Leheb:

“Ey Muhammedi Ben sana iman eder, Müslüman olursam, bana ne verilir?” diye sormuş, Peygamberimiz (a.s.) da:

“Müslümanlara ne verilirse, sana da o verilir!” buyurmuştu. Ebu Leheb:

“Onların üzerinde, benim için bir üstünlük olmayacak mıdır?” diye sormuş, Peygamberimiz (a.s.) da:

“Daha ne istersin?!” buyurunca, Ebu Leheb:

“Benim şu sıradan insanlarla bir tutulacağım bu dine yuh olsun!” demekten kendisini alamam işti r.[38]

Yine Ebu Leheb:

“Muhammed, bana, görmediğim birtakım şeyler vaad ediyor! Onların öldükten sonra olacağını söylüyor!

O, bu vaadlerden başka, acaba ellerime (avucuma) ne koydu?!” diyerek ellerine üfledikten sonra;

“Yuh sizlere! Ben sizde Muhammed’in söylediklerinden hiçbir şeyin mevcut olduğunu görmüyorum!” demiştir.[39]

5- Kureyş aileleri arasında, öteden beri, birbirlerine karşı çekememezlik huyları ve üstünlük dâvaları vardı.

Bunun için, Peygamberimiz (a.s.)ın Hâşim oğulları arasından peygamber olarak ortaya çıkmasıyla Hâşim oğulları ailesinin öteki ailelere karşı ezici bir üstünlük sağlayacağını düşünerek bundan telaşlananlar olmuştu. Nitekim, Ebu Cehil bu yoldaki duygusunu açıklamaktan kendisini alamamış:

“Biz ve Abdi Menaf oğulları, şeref ve şan hususunda şimdiye kadar çekiştik durduk:

Onlar halka yemek yedirdiler, biz de yemek yedirdik.

Onlar arabuluculuk ederek diyet yüklendiler, biz de arabuluculuk ederek diyet yüklendik.

Onlar halka bağışta bulundular, biz de bağışta bulunduk.

Onlarla kulak kulağa giden iki yarış atı durumuna gelince, onlar:

‘İşte, bizden, kendisine gökten vahiy gelen bir peygamber de var!’ dediler. Biz bunun dengini nereden bulup onların dengine ulaşacağız?

Vallahi, biz hiçbir zaman ona inanmayız, onu tasdik etin eyiz ![40]

Ona vahiy geldiği gibi, bize de vahiy gelinceye kadar!” demiştir.[41]

Mugîre b. Şu’be derki:

“Ben ve Ebu Cehil b. Hişam Mekke sokaklarından birisinde yürüyüp giderken, Resûlullah (a.s.) bizimle karşılaştı. Ebu Cehil’e:

‘Ey Hakem’in babası! Gel, Allah’a ve Allah’ın Resûlüne tâbi ol da, ben senin hakkında Allah’a dua edeyim?’ dedi. Ebu Cehil:

‘Yâ Muhammed! Sen ilahlarımıza dil uzatacak, onlara tapmaktan bizi men edeceksin, değil mi?

Sen ancak tebliğ ettiğin şeylere şehadet getirmemizi isteyeceksin, değil mi?

Vallahi, ben söylediğin şeylerin hak ve gerçek olduğunu bilseydim, sana tâbi olurdum’ dedi.

Resûlullah (a.s.) ayrılıp gidince de, bana dönüp:

‘Vallahi, ben iyi biliyorum ki; onun söyledikleri hak ve gerçektir.

Fakat, Kusayy oğulları ‘Kabe’nin hıcâbe hizmeti bizdedir1 dediler. Biz:

‘Evet!’ dedik. Onlar:

‘Nedve hizmeti bizdedir1 dediler. Biz:

‘Evet!’ dedik. Onlar:

‘Liva hizmeti bizdedir’ dediler. Biz:

‘Evet!’ dedik. Onlar:

‘Hac mevsiminde sıkâye hizmeti bizdedir1 dediler. Biz:

‘Evet!’ dedik.

Sonra, onlar halka yemek yedirdiler, biz de yedirdik.

Öyle ki, atbaşı beraber oluncaya kadar, onlarla yarıştık durduk.

Onlar, şimdi:

‘Bizden, bir peygamber de var” dediler.

Hayır! Vallahi, işte buna ‘Evet’ diyemeyeceğim’ dedi.”[42]

6- Kureyş ulularının telakkilerine göre; Kur’ân inecek idiyse, ne diye Kureyş ileri gelenlerinin yaşlı ve zengin olanlarından birisine inmiyordu?!

Nitekim, Velid b. Mugîre:

“Ben Kureyşlilerin seyyidi, ulu kişisi olduğum halde nasıl geri bırakılırım da, Muhammed’e vahiy iner?

Yahut, Sakîf kabilesinin seyyidi, ulu kişisi Ebu Mes’ud Amr b. Umeyru’s-Sakafî de bu hususta nasıl geri bırakılır?

Biz, bu iki kentin ulu kişileriyiz!” diyordu.[43]

Velid b. Mugîre, yine bir gün, aziz dostu Ebu Uhayha Saîd b. Âs ile de böyle konuşmuştu. Velid b. Mugîre:

“Ne olurdu, Muhammed’e gelen bu Kur’ân, Mekkelilerden yahut Tâiflilerden bir adama; meselâ Ümeyye b. Halef gibi birine inseydi ya?” deyince, Ebu Uhayha:

“Yahut, ey Abduşşems’in babası! Senin gibi birine, ya da Sakîf kabilesinden birisine ve meselâ:

Mes’ud b. Amr’a veya Kinane b. Abdi Yalil’e, yahut Mes’ud b. Muttalib’e veya onun oğlu Urve b. Mes’ud’a inseydi ya?!” demişti.[44]

Münebbih ve Nübeyh b. Haccac da, bir gün Peygamberimiz (a.s.)la karşılaşınca:

“Allah, senden başka, peygamber gönderecek kimse bulamadı mı?

İşte, orada şu kişi var. O senden daha yaşlı, daha zengin![45]

Eğer sadık isen, yanında bulunacak, senin peygamberliğine şehadet edecek bir melek getir!” demişlerdir.45

Ümeyye b. Ebi’s-Salti’s-Sakafî de, bir gün Ebu Süfyan’a:

“Ben, en son gelecek olan peygamberin sıfatını, kitablarda yazılı buldum ve sanırım ki, o bizim ülkemizde ba’s olunacaktır.

Sonra, bana şu da zahir oldu ki; o, Abdi Menaf oğulları içinden çıkacaktır.

Bakıyorum: Onların içinde de, gelecek peygamberin ahlâkı ile muttasıf, Utbe b. Rebia’dan başka bir kimse bulamıyorum!

Fakat, ona da, kırk yaşını geçmiş bulunduğu halde, vahyolunduğu yok!” demişti.

Ebu Süfyan derki:

“Muhammed (a.s.)ın peygamber olarak gönderildiğini Ümeyye b. Ebi’s-Salt’a haber verdim. Ümeyye:

‘O gerçekten peygamberdir! Kendisine tâbi ol!’ dedi. Ümeyye’ye:

‘Seni ona tâbi olmaktan alıkoyan nedir?’ diye sordum. Ümeyye:

‘Sakıf kadınlarının Abdi Menaf oğullarından bir gence tâbi olduğumu haber almalarından utanışım dır!’ dedi.”[46]