PEYGAMBERIMIZIN ÜMMÎLIĞI VE BÜTÜN HAYATININ BELLILIĞI, BILDIKLERINI İLAHÎ VAHIY İLE BILDIĞI VE BILDIRDIĞI

Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça bildirildiği üzere, Peygamberimiz (a.s.) ümmî idi, okuma-yazma bilmezdi.[168]

Arap kavmi de, genellikle ümmî idiler.[169]

Bunu, Peygamberimiz (a.s.) da:

“Biz ümmî bir cemaatız. Ne yazı yazarız, ne de hesap biliriz!” buyurarak açıklamışlardır.[170]

Peygamberimiz (a.s.), peygamberliğe nail olduğu gece Cebrail (a.s.) tarafından “İkra’!=Oku!” diyerek okumaya tekrar tekrar zorlandığı zaman, hep “Mâ ene bi kâriîn=Ben okuma bilmem” cevabını vermişti.[171]

Peygamberimiz (a.s.)ın okuryazar olmadığı da, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanmaktadır:

“Sen, bundan önce, hiçbir kitap okur değildin. Hâlâ da, elinle yazı yazmazsın. Öyle olsaydı (okur yazar olsaydın) bâtıl söyleyenler, muhakkak, şüphelenebilirlerdi.”[172]

Peygamberimiz (a.s.)ın doğumundan peygamberliğe erdiği tarihe, kırk yaşına kadar olan hayatı, Kureyş müşriklerinin gözleri önünde geçmişti. Kendisinin hayatından, onlara gizli, kapalı kalan bir taraf yoktu.

Müşriklerin arasında, Peygamberimiz (a.s.)ın doğumunu, çocukluğunu, gençliğini, peygamberliğe erinceye kadar geçirdiği hayatını günü gününe bilenler bile vardı; ve onlar Peygamberimiz (a.s.)a karşı olanların safında bulunuyorlardı.

Peygamberimiz (a.s.)ın aralarında doğup büyümüş olduğu müşrik hemşehrilerine, akrabalarına karşı, Yüce Allah tarafından “De ki: ‘Ben, ondan (Kur’ân’dan) önce, aranızda bir ömür durmuş, yaşamı sırrıdır! Siz hâlâ

aklınızı kullanmaz mısınız?'”[173] buyurularak inkâr ve itiraz damarlarına basıldığı halde, Mekkeli müşrikler susmuşlar, susmak zorunda kalmışlarsa, bu ancak Peygamberimiz Aleyhiselamın hayatından kendilerince bilinmeyen bir taraf bulunmadığını gösterir.

Peygamberimiz (a.s.)ın, vahiy gelmeye başladığı tarihe kadarda, ne Kitabdan, ne de imandan haberi yoktu.

Bu gerçeği de, Yüce Allah, Peygamberimiz (a.s.) tarafından mü’min, münkir, müşrik herkese okunan şu âyetle açıklamıştır:

“İşte, Biz, sana da böylece Emrimizden bir Ruhu variyettik. Halbuki, (bundan önce) sen ‘Kitab, nedir? İman, nedir?1 bilmezdin. Fakat, Biz, onu (Kufân’ı) bir nur yaptık. Bununla, kullarımızdan kimi dilersek, ona hidayet veririz. Şüphesiz ki sen her halde doğru bir yolun rehberliğini yapıyorsun!”[174]

Peygamberimiz (a.s.), kendisine birşey sorulduğu zaman, o hususta vahiy nazil olmamışsa “Bilmiyorum!” buyurur veya vahiy gelinceye kadar susar, kendiliğinden birşey söylemezdi.[175]

Bu gerçek de, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanır

“Sahibiniz (doğru yoldan) sapmadı, bâtıla da inanmadı. O, kendi (rey ve) nevasından söylemez! O (Kur”ân), kendisine (Allah tarafından) ilka edilegelen vahiyden başka (birşey) değildir.”[176]

“O, âlemlerin Rabbinden indirilmedir! Eğer (Peygamber) bazı sözleri Bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, onun sağ elini (kudret ve kuvvetini) alıverirdik! Sonra da, hiç şüphesiz, kendisinin kalb damarını koparırdık. O vakit, sizden hiçbiriniz buna engel de olamazdınız!”[177]

Peygamberimiz (a.s.)a kendiliğinden bilemeyeceği birçok gerçeğin Allah tarafından vahiy ile bildirildiği de Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanır:

1- Nûh Tufanı[178] anlatıldıktan sonra:

“Bunlar gayb haberlerindendir ki, sana vahyediyoruz.

Onları bundan önce ne sen biliyordun, ne de kavmin biliyordu.

O halde, sen de (Nûh gibi) katlan!

Akıbet, hiç şüphesiz, takvaya erenlerindir!”[179]

2- Hz. Meryem’le İsa ve Yahya (a.s.)ların doğumları[180] anlatıldıktan sonra:

“Bunlar sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir.

Meryem’i onlardan hangisi himayesine alacak, diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Onlar bu hususta çekişirlerken de yine yanlarında değildin.”[181]

3- Yûsuf (a.s.)ın kıssası[182] anlatıldıktan sonra:

“Bu (kıssa) sana vahiy ile bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir.

(Yoksa) onlar hile yaparak işleyecekleri işi kararlaştırdıkları zaman sen onların yanlarında değildin.”[183]

4- Musa (a.s.)ın kıssası [184] anlatıldıktan sonra:

“Musa’ya o emri vahyettiğimiz vakit, sen batı tarafında (bulunuyor) değildin, görenlerden de değildin.

Fakat, Biz daha birçok nesiller yarattık da, onların (ömürleri) uzadıkça uzadı.

Sen, Medyen ahalisi içinde ikamet edici olup da, âyetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş de değilsin!

Ancak (geçmişlerin haberlerini sana) gönderenler, Biziz!

Musa’ya nida ettiğimiz vakit de, sen Tûr’un yanında değildin!

Fakat, sen Rabbinden bir rahmet olarak (gönderildin). Tâ ki, senden önce kendilerine inzar edici (bir peygamber) gelmemiş olan bir kavmi sen inzar edesin!

Olur ki, onlar iyice düşünüp öğüt kabul ederier.”[185]

Meallerini yazdığımız bu âyetler; Peygamberimiz (a.s.)ın hiçbir kimseden hiçbir şey öğrenmediğini, bütün bilgilerinin İlahî Vahye dayandığını açıklamakta ve buna aykırı görüşleri topyekün reddetmektedir.

Peygamberimiz (a.s.) kendisinden asırlarca sonra keşfe di I ece k veya keşfine çalışılacak birtakım ilmî, fennî gerçekleri de vahiy ile bildirmiştir. Meselâ:

Güneş, Ay gibi semavî ecramdan her birinin birer yörüngede yüzdükleri, döndükleri,[186]

Güneşin kendi karargâhına doğru seyrve cereyan ettiği,[187]

Göklere muvazene kanununun konulduğu,[188]

Semanın ilk halinin gaz olduğu,[189]

Dünyanın döndüğü,[190]

Her canlı şeyin sudan yaratıldığı, su ile canlı kılındığı,[191]

Âdem oğullarının zü niyeti eri ne zerreler halinde iken Yüce Allah tarafından idrak ve şuur veril
erek ilahî rububiyetin ikrar ettirilmiş olduğu,[192]

Bazı ürünlerin ilkah edici, aşılayıcı rüzgârlar gönderilerek meydana gelmelerinin sağlandığı,[193]

Salanlarında görülen harikulade işlerin kendilerine Allah tarafından ilham yoluyla yaptırılmakta
olduğu,[194]

Yerde yürüyen, havada uçan hayvanların da, insanlar gibi, birer topluluk oldukları,[195]

Ruhun mahiyetini kavramaya insan ilminin yetmeyeceği,[196]

İnsanların bütün tutum ve davranışlarının istinsah edilmekte (filme alınmakta) olduğu,[197]

Cansız, dilsiz sanılan şeylerin de insanların kolay kolay anlayamayacakları özel dillerle Allah’ı teşbih ettikleri, [198]

İki denizin, aralarına konulan perde ile, sularının birbirlerine karışmamalarının sağlandığı,[199]

Üç bin küsur yıl önce denizde boğulan Firavunun cansız cesedinin (karada yüksekçe bir yere)
atılıp arkasından geleceklere ibret olmak üzere korunacağı,[200]

Bir sultan’la (aşıp bastırıcı bir araçla) göklerin sınırlarının (uzayın) aşılabileceği,[201]

Göklerde de, yerdekiler gibi yaratıklar bulunduğu ve Allah dilediği zaman onların yerdekilerle biraraya getirileceği,[202] İlim ve fen dünyasınca ancak son zamanlarda farkına varılabilen; semanın genişletilmekte olduğu (Zâriyât: 47) gerçeği ve daha birçok gerçekler Yüce Allah tarafından vahiy ile bildirilmemiş olsaydı, Peygamberimiz (a.s.)ın onları ondört asır önce bilmesi, bildirmesi mümkün mü idi?[203]